Başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü yazıyorum 12.11.2016

4 yaşındaki yeğenime annesi soruyor, “bugün okulda hangi duayı öğrendin? Oku bakalım” çocuk başlıyor; “saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe’de..” devreler yanmış, adresler karışmış bizim oğlanda. Dua niyetine şiir okuyor. Okulda sürekli tekrarlanması ona bu şiir bir dua olmalı fikri vermiş olabilir

Yıllardır Atatürk’ü anma programları yaparız. Şiirler okunur, konuşmalar yapılır. Ama Atatürk’ü gerçekten konuşmayız, konuşamayız. “Cıs”tır çünkü. Konuşulmamalıdır. Ama onun adına birileri 78 yıl sonra bile olsa konuşabilir. Ölümünün üzerinden geçen bunca zamana rağmen bugün yaşasaydı kimi severdi, kimi sevmezdi, ne söylerdi, ne söylemezdi sorularının cevabı ilginç şekillerde verilir.

Yıllar önce maksat gülmek olsun diye Atatürk’e bir mektup yazmıştım. Başörtüsü yasaklarının devam ettiği, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili gak desek Atamızın izindeyiz diye susturulduğumuz dönemdi. Madem işler böyle yürüyor ben de bir mektup yazıp, olayın trajikomikliğini anlatayım dedim. Başladım yazmaya…

“Sevgili Atatürk;
Çizdiğin çizgiden yürümek için elimizden geleni yapıyoruz, modern çağdaş olmak için tek birbirimizi doğramadığımız kaldı.
Tamam, bazı devrimler yaptın, kimi doğru kimi yanlış, ama madem bu devrimler oldu, madem ben bu ülkenin vatandaşıyım, neden benim çok basit hak ve özgürlüklerim elimden alınıyor?
Modernlikse, modernliğin zirvelerindeyim, okuyorum üretiyorum, rejime tehdit olan tarafım nedir?

Sürekli sana gelip, dolaylı yollarla bizi şikayet ediyorlar, bak valla korkulacak bir tarafımız yok. Hem düşünüyorum da şimdi gelsen bizim eve, otursak yemek yesek, çay içsek eminim çok keyifli vakit geçireceksin, sana sormak istediğim bazı sorular var, cevap verirsin değil mi? Söz aramızda kalacak.

Ne zaman bir yenilik konuşulsa, bunun senin ilkelerine aykırı olduğundan dem vuruluyor,
İnsanlar dokunulmazlığı senin üzerinden elde etmeye çalışıyor,
Hatta traji komik bir olay oldu, evini yıktırmak istemeyen bir gecekondu sahibi, evinin bahçesine senin büstünü dikti,
Nitekim linç ediliriz korkusundan belediye evi yıkamadı…”
Sonradan Atatürk’e mektup diye bir etkinlik olduğunu öğrendim. Ciddi ciddi çocukları toplayıp Atatürk’e mektup yazdırıyorlarmış. Bu psikoloji üzerinde çalışmak lazım.

Hayatım boyunca farklı dünya görüşünden insanlarla sohbetlerimde iki “ama”lı soru cümlesine muhatap oldum. Birinci ama, sana çok saygı duyuyorum ama ben içki içerken yanımda oturur musun? İkinci ama, Atatürk’ü seviyor musun? Bu iki amanın ben de yarattığı itici etkiyi tahmin bile edemezsiniz.

İçki mevzusu kenarda dursun Atatürk’le ilgili sevgi baskısı beni hep irite etmiştir. Hiçbir zaman nefret etmedim ama hiçbir zaman muhabbet de beslemedim. Tarihimin önemli figürlerinden biri oldu benim için. Bir insan olarak değerlendirdim, hataları olan, doğruları olan, zaman içinde tercihlerini değiştirebilen, olgunlukla birlikte hayata bakışı şekillenen bir insan. Biraz da aldığı eğitim nedeniyle bu toprağın genetik kodlarını farklı yorumladığını düşündüm. Affetmediğim, asla anlamayacağım devrimleri var. İlk gençlik yıllarındaki elitist ve üstten bakışının ileriki yaşlarda tecrübe ve olgunlukla beraber değiştiğini tanım yerindeyse Atatürk’ün ileriki yaşlarında millileştiğini düşündüm hep. Dinle olan ilişkisi beni ilgilendirmedi hiçbir zaman. Milli duruşu önemliydi benim için.

Yıllar sonra bugün bakıyorum. Herşey değişiyor bu konu hiç değişmiyor. Anlamak, konuşmak, tartışmak yerine, ilkel kabile mantığı ile tabulaştırıyoruz. Bu tavır devam ettiği sürece aramızdaki mesafe de kapanmayacak. O “ama”lar hep kalacak.

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/basima-bir-sey-gelmeyecekse-ataturku-yaziyorum/

5 Kasım Pazar saat 21’de A Haber’de!

Teröre destek veren milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, yargı yolu açıldı…
Peki HDP’li vekiller mahkeme kararına rağmen ifade vermeye neden gitmedi?
Bazı HDP milletvekillerinin tutuklanması hangi odakları harekete geçirdi?
Ana muhalefet partisi CHP, neden HDP ve PKK’nın sözcülüğüne soyundu?
***
Zeynep Bayramoğlu soruyor; Emniyet Eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz, Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür
İlahiyatçı Sosyolog Erol Erdoğan canlı yayında yanıtlıyor…

Wellcome to Tüketim Club 05.11.2016

1999 yılında vizyona giren ve dünyada milyonlar tarafından izlenen Dövüş Kulübü filmi şimdiye kadar yapılmış en keskin tüketim kültürü eleştirisi olma unvanını hala koruyor. Film, 1996’da yazılmış bir romanın uyarlaması. Yazar, aykırı bir kişilik, Chuck Palahniuk. Palahniuk’i yeraltı edebiyatının prensi olarak niteleyenler de var.
 
Tyler Durden, filmin kahramanın bir yolculukta tanıştığını düşündüğü kişi ama aslında şizofrenik bir halisünasyon. Dövüş Kulübünün kuralları ve Durden’in felsefesi filme damgasını vuruyor hatta bir dönem bazı bloglarda Durdenizm diye bir akım bile konuşuldu. Tyler Durden karakterinin beni en çok etkileyen repliği ise şudur: “Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için… Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız.” Tüketim kültürünü ve sıkışmış insanı anlatan bundan daha iyi bir cümle bilmiyorum.
 
Modern dünyanın ve kapitalizmin verdiği tüketme ihtiyacı afyonu hepimizi sarhoş ediyor. İşin kötüsü çabuk bağımlılık yapıyor. Son zamanlarda tüketim alışkanlığı olarak yeni bir akım gelişti: Kapsül gardırop akımı. Temel ilke 10-15 adet standart kıyafet belirlemek ve sürekli onları giymek. Rivayet o ki dünyadaki ünlü siyasetçiler ve girişimciler bu akıma uyuyor.
 
Akımın Amerika’daki en önemli temsilcisi Başkan Barack Obama. Sürekli gri ve mavi renklerini ve standart bir modeli tercih eden Obama, “karar vermem gereken şeylerin sayısını düşürüyorum, çünkü daha önemli kararlar almak zorundayım” diyor. Evet dünyanın polisliğini yapmak zor bir iş. Genç yazar Alice Gregory de bir süredir bu akıma kendini teslim edenlerden. Sözleri ilginç, “Üniforma fikriyle seçebileceğimiz birkaç parça kıyafet özellikle açgözlü olmanızı engelliyor. Ayrıca insana kendini daha olgun hissettiriyor” Türkiye’de bu akıma uyduğu söylenen en ünlü isim ise Cem Yılmaz. Yıllardır aynı siyah tişört, aynı pantolon ve aynı ayakkabı ile sahnelerde.
 
Aklıma kötü rüyalar gördüğümü üzerimde bir ağırlık hissettiğimi söylediğimde bana tavsiyede bulunan yaşlı kadının sözleri geliyor “kullanmadığın kıyafetlerini ver, gardırobunu boşalt, yükünü azalt, ruhun rahatlar”
 
Satın alma öğrenilen bir davranış. Neyi, nasıl, hangi sıklıkta satın alacağımızı yaşarken öğreniyoruz. Öğretilerin niteliği ise bu soruların cevabını belirliyor. Kendinizi nasıl tanımladığınızla ilgili bir şey bu. Kısaca örnek vereyim. Okullarda öğrendiğimiz ekonomi tanımını hatırlayın. “Sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla optimum şekilde karşılanması.” Bakın bu tanımla ihtiyaçlarınızın sınırsız olduğuna, kaynakların sınırlı olduğuna iman etmiş oluyorsunuz, ihtiyaçları karşılama konusunda ise tek kutsalınız akıl. Oysa bizim inancımız duruma çok farklı bakıyor. İnsanın ihtiyaçlarının sınırlı, Allah’ın inayetinin sınırsız olduğunu söylüyor. Üstelik bu ihtiyaçları karşılarken bir ahlak sistemine bağlı olmamız gerektiğini vurguluyor.
 
Kendimizi hangi eksenden tanımladığımız dünya üzerindeki kaynakları ne kadar kullandığımızı belirliyor yani. Bu nedenle ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, ruhumuzun açlığı ve nefsimizin sinir krizleri ile boğuşuyoruz. Ve genelde kaybediyoruz.
 

Mecidi’nin Hz.Muhammed Allah’ın Elçisi filmi vizyonda.

Hz. Muhammed’in çocukluğunu anlatan İranlı yönetmen Mecit Mecidi’nin son filmi ‘Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi’ Cuma günü vizyona girdi.
Film ile ilgili Prof.Dr Nihat Hatipoğlu, Sosyolog Necdet Subaşı ve Sinema Yazarı İhsan Kabil ile konuştum. Bakın ne dediler?

Dünya dönüyor, biz izliyoruz 22.10.2016

Erbil’e yaptığım seyahatte en fazla duyduğum “Haşdi Şabi” ismi olmuştu. Şii milislerin tamamına verilen bir isim bu. Devam eden Musul operasyonu ile ilgili en fazla dile getirilen temenni Haşdi Şabi’nin bir Sünni kendi olan Musul’a girmesiydi. Nedenini Kerkük’ten gelen bir görüntü ile anladım. Kerkük yakınlarında bir köyü işgal eden Haşdi Şabi güçleri köyün imamını öldürmüşlerdi. Yerde yatan cansız bedenin göğsünü açtılar, kalbini çıkardılar ve çiğ çiğ yediler.

***

O şaşırmış bakışları ve yüreğimizi dağlayan sükûneti ile zihnimize kazınan Umran şehit oldu dediler. Umran geçtiğimiz ağustos ayında Esad rejimi ve Rusya’nın hava saldırılarında yaralanmıştı. İddia o ki 5 yaşındaki Umran bir kez daha hava saldırısına yakalandı ve hayatını kaybetti. Bir arkadaşım yazdı bugün, Umran hayatta ve durumu ağırmış, babası artık dünya çocuğumu rahat bıraksın, bizim derdimiz bize yetiyor demiş.

***

Ordu’da 2,5 yaşında bir çocuğun darp edilmesi görüntüleri güvenlik kameralarına yansıdı. Bir kadın ve bir erkek restorana yemeğe gitmişlerdi. Kadının oğlu çocuk bölümünde oynuyordu, sonra bilemediğimiz, bilmek istemediğimiz bir nedenle adam restoranın oyun bölümüne gitti ve çocuğu dövdü. Defalarca tokat attı adam, çocuk kaçmadı adamla iletişime devam etti. Adam tutuklu, çocuk devlette, kadını bilmiyoruz.

***

Manisa’da evinin önünde oynarken kaybolan 3,5 yaşındaki Irmak’ın komşusu tarafından öldürülüp gömüldüğü ortaya çıktı. Katil parasızlıktan kadınlarla birlikte olamıyorum, ruhum bozuk dedi itirafı esnasında. Aile çocukları kaçırıldı diye düşünüyordu, katledildiğini öğrendi.

***

Bir hastane odası, arkada olan bitenden habersiz yatan hastalar, hepsinin farklı hikayeleri var. Sevenleri, aileleri muhtemelen kapı önünde bekliyor, bir umut iyi haber gelir diye… O hastaların sağlığından sorumlu bir hemşire, “ölmeye ramak kalanlardan tablo”lar konsepti ile selfie çalışmaları yapıyor. Üstelik bir komedi tadında, sanki ölümün komik bir tarafı varmış gibi. Bu genç kadın canlı yayında özür diledi, cehaletten yaptım dedi. Aslında eğitim alıyorlarmış, hasta mahremiyeti kırmızı çizgiymiş, hastaların yüzü belli değilmiş ama hasta yakınları ve tüm Türk halkından özür dilermiş. Bir an o yatan hastalardan biri annem olsaydı ne hissederdim diye düşündüm. Bu özür beni tatmin eder miydi? Bir değil birçok “tablo” çeken bu kadının özrü gerçekten samimi miydi? Bir insan aynı hatayı onlarca kez cehaletten yapabilir mi? Ne kadar cevapsız sorular bunlar…

***

Her gün bunlar gibi onlarca haber görüyoruz. Her birine bir tepki verip, bak insanların başına neler geliyor deyip, ibretlikler listesine yazıyoruz. Adalet, merhamet, sevgi kavramları başkalaşıyor ruhumuzda. Dünya dönüyor, biz izliyoruz…

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/dunya-donuyor-biz-izliyoruz/

Musul Sancısı 19.10.2016

Musul 10 haziran 2014’te DAEŞ’in eline geçmişti. Örgüt, ağustos ayında Erbil’in kapısına dayandığında ise Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetimi Türkiye’den yardım istedi. Türkiye bir süredir Başika kampında Sünni Haşdi Vatani güçlerine ve Peşmerge’ye eğitim veriyor. Irak Başbakanı İbadi’nin İran güdümlü açıklamalarına ve Amerika’nın rahatsızım çığlıklarına rağmen Türkiye sahadan çekilmedi. Pazartesi gecesi beklenen Musul operasyonu başladı. Kuzeyden Peşmerge ve Ninova Muhafızları, güneyden Irak ordusu çok cepheli bir savaşa girişti. İleriki günlerde operasyonun genişlemesi bekleniyor. Bu süreçte Türkiye’nin masada ve sahada olması, operasyon sonrasında bölgede sözü geçer bir aktör olması için şart. Çünkü asıl kritik konu DAEŞ sonrası ne olacağı…

En büyük endişe Şii milislerin kente girmesi. Mezhepçi katliamlarla bilinen Haşdi Şabi’nin Musul’a girmesi durumunda daha önce Felluce ve Tikrit’te yaşananlara benzer olaylar gerçekleşebilir ve bu gerçekleşirse 1 milyonu aşkın Musullunun göç etme ihtimali var. Göç dalgasının ilk vuracağı yerlerden biri Erbil.

Hafta sonu Erbil’deydim. Kürt İslam Partisi Genel Sekreteri Selahaddin Muhammed Bahaddin ile görüşme imkanımız oldu. Bahaddin, Musul için etnik katliam korkusunu dile getirdi. Şii militanlar kente girmez Haşdi Vatani kontrolü sağlarsa sorun olmayacağını, sürecin diyalogla yürütülmesi gerektiğini söyledi. Musul’da DAEŞ’e karşı mücadelenin önemine vurgu yapan Bahaddin, yapabiliyorlarsa kendileri yapsınlar, yapamadıkları için yurtdışından birlikleri çağırdılar şeklinde açıklama yaptı.

Operasyonun başlaması ve DAEŞ’in Tel Afer’e çekilmesi durumunda 70 bin Türkmen’in yaşadığı şehir koalisyon güçleri tarafından yerle bir edilebilir. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşed Salihi, kentin büyük bir yağma ve zorunlu göce sahne olacağı görüşünde. Ayrıca Amerika’nın PKK’yı piyon olarak kullandığı bu planın gerçekleşmesi durumunda Tel Afer-Sincar-Habur hattında 85 kilometrelik PKK koridorunun oluşacağını, sonra bu koridorun Haseke-Tel Abyad-Ayn el-Arap hattına bağlanacağını söylüyor. Salihi ayrıca Irak’ta da bir güvenli bölge kurulması gerektiğini ve Suriye’deki Fırat Kalkanı’na benzer bir harekatın gündeme alınması gerektiğini belirtiyor.

Gelelim bu savaşın bizi en çok ilgilendiren kısmına…

DAEŞ’le mücadele ettiği bahanesiyle PKK’yı Suriye’nin kuzeyine yerleştiren ABD, aynı planı Irak’ta hayata geçirmeyi planlıyor. Eski Musul Valisi Esil Nuceyfi, Haşdi Şabi’nin operasyonda yer alması sorun yaratır, PKK’nın operasyona katılması ise bir felakete yol açabilir diyor. PKK’nın Musul operasyonunda rol alması demek, Fırat Kalkanı ile Suriye’de hüsrana uğrayan terör örgütünün Irak’ta can suyu bulması demek.

Sancılı günler bizi bekler.

Erbil’de bulunma nedenim Grup Tillo’nun Ahmedi Hani Divanı galasıydı. Başbakanlık Tanıtma Fonu ile Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen konsere siyasetçiler de katıldı. Yaptıkları müziğin ötesinde verdikleri mesajlar çok önemliydi. Siyaset, savaş, kan, gözyaşı… “Coğrafya kaderdir” sözüne inat Türkçe ve Kürtçe şarkılar söyleyen Grup Tillo’nun konseri bence oldukça anlamlıydı. Tüm emeği geçenlere teşekkür ederim.

Sağ olsunlar, var olsunlar.

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/musul-sancisi/

16 Ekim Pazar Kadraj’da!

Gribal enfeksiyon ve salgın virüslere karşı en iyi tedavi ne?
Alerji olan hastalar dirençlerini nasıl artırabilir?
Yıllarca tavsiye edilen Omega-3 kansere mi sebebiyet veriyor?
Okul dönemi çocuklarının dikkat dağınıklığı nasıl önlenir?
Zeynep Bayramoğlu soruyor; Biyoloteknoloji ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu canlı yayında yanıtlıyor…

Yeşil Devrim

Modern çağın vebası kanser 50’li yıllarda dünyada ölüm sebebi olarak 5.sıradaydı, şimdilerde 2.sırada (1.sırada kardiyovasküler hastalıklar var). İnsanoğlu kanserin tedavisi konusunda çok yol katetmiş olsa da, bu hastalığı tam olarak yeryüzünden silmek şimdilik imkansız görünüyor. İşin kötü tarafı kanser ile ilgili birbirini besleyen farklı etkenler var.

Pek çok değişkene bağlı olsa da beslenme ile hastalıklar arasında bir bağ olduğu genel kabul. Sahi biz ne yiyoruz? Soframızdaki meyvenin sebzenin tadı eskisi gibi mi? Değil elbette. Çünkü artık çok kalabalığız, en kısa zamanda en fazla ürünü almak için toprağın sınırlarını ve kendi sınırlarımızı zorluyoruz.

Dünya tarihinde üç tarım devrimi var. Sonuncusu ve bizi en çok ilgilendiren “yeşil devrim”. Daha fazla ürün elde edebilmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, pestisit, herbisit, kimyasal gübre ve sulama gibi teknolojilerin tarımda kullanılması.

Nüfus artışını göz önüne alırsak dünyanın tarımda kendini kimyasalın kollarına atışını anlayışla karşılayabiliriz. Gıda sektörünün gelişmesi, konserve ürünler, paketleme, transfer gibi konular göz önüne alınırsa bir miktar haklılık payı bile bulunabilir. Ama işin içinde başka şeyler de var.

Yeşil devrim terimi ilk kez United States Agency for International Development USAID’in eski müdürlerinden William Gaud tarafından kullanılmış. 1968 yılında yaptığı bir konuşmada Gaud bakın yeşil devrimi nasıl tanımlıyor. “Bu Sovyetlerin vahşi Kızıl Devrimi ya da İran Şahı’nın Beyaz Devrimi gibi değil. Ben buna Yeşil Devrim diyorum.” İlginç bir tanımlama doğrusu.

(Uluslararası Kalkınma Ajansı ismi ile faaliyet gösteren bu kurumun adına 2011 yılında yayınlanan Wikileaks belgelerinde rastlıyoruz. Belgelere göre kurum, Mübarek karşıtı ayaklanmaları organize ettiği söylenen sivil toplum kuruluşlarına ve bazı muhaliflere milyonlarca dolar para aktarmış.)

Yıllar süren genetik araştırma ve denemelerden sonra yeşil devrimin ilk etkileri Meksika’da kendini göstermiş. Rockfeller Vakfı ve Meksika hükümeti işbirliği ile yapılan çalışmalarda Meksika, buğday üretiminde kendine yeter bir hale gelmiş. İkinci uygulama yeri ise Hindistan. Hindistan’da yeşil devrim uygulamasını hükümet, Ford Vakfı ile yapmış.

İki ülkede de yüksek verimlilik elde edilirken, ilk başlarda birkaç kez ürün veren tohumlar yılda sadece bir kez ürün verir hale dönüştürülmüşler. Peki bu durum nelere sebep olur? Tohum üreticisine bağlı olursunuz, maliyetiniz artar. Maliyetin artması demek küçük ölçekli çiftçilerin yok olması, bazılarının ise fazla zenginleşmesi demek. Bir ülkeyi kendine bağlamanın daha naif bir yolu var mıdır? Toprağı değiştir, ürün kontrolünü eline al, borçlandır…

Bütün bunları bir kenara bırakalım. Sadece bir kez ürün veren hormonlu tohumlar ile beslenen insanlar haline geldik. Prof Dr İbrahim Saraçoğlu’nun bu konu ile ilgili tespiti ise tüyler ürpertici. Saraçoğlu bu tohumlara ebter tohum diyor yani soyu kesik tohum ve ekliyor, soyu kesik tohumlar soyumuzu kesiyor.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/yesil-devrim

Dövülen İmam, Savunulan Şort

İmam, genel anlamıyla önder, devlet adamı, lider, mezhep kurucusu, cemaate namaz kıldıran kişi anlamına gelir. Hz. Muhammed (s.a.v)in makamlarından biridir. Her ne kadar modern sistem içinde sadece namaza önderlik eden kişi olarak görülse de, asıl anlamı bunun ötesindedir. Bir çeşit otoritedir, imamlık makamı.

İmam karakteri deyince aklıma ne geliyor? Bu soruyu sordum kendime. İşte cevaplar…

*İmamlar ahlak yoksunudur. Yakın dönem tarihini anlatan veya son dönemde çekilmiş filmleri bir düşünün. İmam, kadınları kapı deliğinden izler, aldığı dini eğitim nedeniyle bastırdığı (ki aldığı dini eğitim bunu bastırmak üzerinedir, öyle düşünmeniz istenir) doğal güdülerini kontrol etmekten yoksundur. Sürekli takiye yapar. Söyledikleri ile eylemleri birbirine terstir. Dini ilmi üfürükçülük ve cincilik ile sınırlıdır. Paracıdır, gözü açtır. Genelde çirkindir. İllaki sakallıdır ama o sakal, karakteri daha da itici göstermeye hizmet eden bir sakaldır. (Bu durumun istisnaları var. Onlardan biri, ATV ekranlarında yayınlanan senaryosunu Eda Tezcan’ın yazdığı Diğer Yarım dizisindeki İmam Sabri karakteriydi. Mahallemdeki caminin imamı olsa, beş vakit namazı camide cemaatle kılmak isteyeceğim bir karakterdi. Bu vesile ile tekrar teşekkür ederim Eda’ya.)

*Fıkralarda yüz kızartıcı işlerin failidir. Tahkir edilir.

*Son olarak siyaset… Türkiye Cumhuriyeti’ni işgal etmek isteyen, vatandaşlarına kurşun sıkan hain kalkışmanın baş aktörleridir sözüm ona “imamlar”.

İşte zihnimizdeki imam kodları bunlar. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımız, imamlar artık kendilerini tanıtırken “imam” demeye utanıyor demişti.

Özenle kullanmamız gereken bu kavramı nasıl bir hale getirdiğimizi farkında mıyız?

15 Temmuz gecesi sala okurken şiddet gören, saldırıya uğrayan 60 din görevlisi var. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez bu kişilerle geçtiğimiz günlerde bir araya geldi ve onlardan 15 Temmuz gecesini dinledi. O gece saldırıya uğrayan imam ve müezzinlerin ortak şikayetleri, saldırıları gerçekleştiren kişilerle ilgili savcılığa başvurmuş ancak sonuç alamamış olmaları. Saldırganlar ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmışlar.

Kamuoyunun en çok bildiği İzmir’deki olayı düşünelim. İzmir Narlıdere Kutlu Yalvaç Camisi müezzininin darp edilmesini hepimiz izlemedik mi? İfade değil, net görüntülerden bahsediyorum. Her şey açık ve net görülmüyor muydu kayıtlarda?

Peki bu saldırı neye ve kime yapıldı? Kutsal bir mekana, bir din görevlisine, bir devlet memuruna, 15 Temmuz işgal girişimine karşı okunan selaya, kamu malına…

Peki biz neyi tartıştık? İstanbul’da şort giydiği için bir meczup tarafından şiddete uğrayan kadını. (Geçmiş olsun. Utanç verici bir olaydı)

Tartışmayalım mı? Tartışalım. Gündem yapmayalım mı? Yapalım. Herkes giyim kuşamında özgür. Ama neden bir imamın uğradığı saldırıyı gündeme getirirken, bu saldırıyı tekrar hatırlatmak zorundayız?

Bir Müslüman olarak din görevlimin uğradığı saldırıyı tekfir ederken giyim kuşam savunması yapmak zorunda mıyım? Benim şort giyenle, mini etek giyenle bir derdim yok ki.

Kendimizi ifade etmek için sürekli “ona da karşıyız” savunması yapmak bizim kaderimiz mi?

http://www.gazetebirlik.com/yazi/dovulen-imam-savunulan-sort

“FETÖ terörizminin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası”

Amerika Birleşik Devletleri bir süredir 11 Eylül olaylarında Suudi Arabistan’ın rolünü vurgulayan ve Suudi rejiminin Amerikan mahkemelerinde yargılanmasının yolunu açan yasa tasarısını konuşuyordu. Amerikan Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, “Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası” (JASTA-Justice against Sponsors of Terrorism Act ) olarak adlandırılan yasayı kabul etti. Yasa tasarısı Başkan Barack Obama’nın önüne geldi ve veto edildi. Obama, tasarının kabul edilmesinin müttefiklerle ilişkilerde sorunlara yol açacağını belirtti. Diğer yandan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tasarıya “uluslararası ilişkilerde endişe kaynağı” olduğu gerekçesiyle karşı çıktı ve 750 milyar dolar değerinde FED tahvili ve bonosunu hatırlatarak rest çekti. Başkanın vetosuna rağmen Senato ezici çoğunlukla yasayı tekrar kabul etti. Görev süresinin sonuna yaklaşan Obama 8 yıllık başkanlığı süresince ilk defa Kongreden gelen bir yasa için yeniden veto hakkını kullanamadı, çünkü yasa 3’te 2 çoğunlukla kabul edilmişti.

Suudi Arabistan bono ve tahvillerini satarak Amerika’yı “yakacak” mı, bunu ileriki günlerde göreceğiz. Amerika-Suudi Arabistan ilişkileri yakın zamana kadar sorunsuz ilerlemişti ama Amerika’nın İran ile uzun yıllardır süren kan davasını bitirmesi ve nükleer anlaşma yapması uzmanlar tarafından iki ülke arasına kara kedi girdi yorumlarına neden olmuştu.Suudi Arabistan’a mahkeme yolunu açan yasa sonrası kocasını Pentagon’da kaybeden Stephanie DeSimone isimli kadın Suudi Arabistan’ın saldırılarda sorumlu olduğunu ileri sürerek dava açtı. DeSimone Suudi Arabistan’ın El Kaide’ye ajanlar ve sivil toplum kuruluşları eliyle maddi destek verdiğini savunuyor. Bu, ilk açılan dava, şüphesiz zaman içinde devamı gelecek. Gelelim konunun bizimle ilgili tarafına. Başkan Obama yasa tasarısını reddederken, diplomasideki “mütekabiliyet” ilkesine vurgu yapmıştı. Bu, şu demek, mütekabiliyet ilkesinin doğal sonucu olarak başka ülkelerde de ABD hukukuna karşı dokunulmazlık kaldırılıp yargılama yolu açılabilir.11 Eylül saldırıları sonrası “terörle mücadele” kapsamında Usame Bin Ladin’in yakalanması için başlatılan ve 14 yıl süren Afganistan Savaşı neticesinde on binlerce sivil hayatını kaybetti.Amerika 2003 yılında Birleşik Krallık ile birlikte Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğunu ve bu silahları başka ülkelere karşı kullanacağını iddia ederek Irak’ı işgal etti. Kimyasal silahları tüm dünya aradı ama bulamadı. Ortadoğu’nun en önemli kültür şehirlerinden biri olan Bağdat yerle bir edildi. Sonuç: Bir milyon sivil hayatını kaybetti, 4.7 milyon kişi yer değiştirdi. Bu vahşi müdahale Ortadoğu’da bugün yaşadığımız sorunların temel nedenlerinden biri oldu.15 Temmuz 2015 tarihinde Fetullahçı Terör örgütü eliyle Türkiye’de bir askeri darbe yapılmak istendi. 241 vatandaşımız şehit, 2 bin 194 vatandaşımız gazi oldu. Bu terör örgütünün başındaki kişi Fetullah Gülen Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. CIA’e yakınlığıyla bilinen RAND Corporation adlı düşünce kuruluşunda çalışan, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi eski Başdanışmanı, eski CIA yetkilisi Graham Fuller ve Washington Üniversitesi’nde ders veren eski CIA görevlisi Profesör George Fidas, Gülen’in yeşil kart dosyasındaki referans isimler. Sanırım Gülen bu isimlerle Kestane Pazarı’nda çay içerken tanışmamıştır. Amerika, bir taraftan Türkiye’nin Gülen’i iade taleplerine karşılık demokrasi vaazları verirken, diğer taraftan Türk hükümetinin uyarılarına rağmen PKK-PYD’ye yardım etmeye devam diyor.FETÖ, bir terör örgütü, 15 Temmuz günü Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine saldırmış, meclisini bombalamış, sivilleri katletmiş bir örgüt. Bu örgütün elebaşını kendi topraklarında barındıran ve bu örgütün hiçbir faaliyetini yasaklamayan Amerika Birleşik Devletleri’ni terör sponsoru olarak tanımlasak yanılır mıyız? Bu durumda yapılacak düzenlemelerle 15 Temmuz olayları sonrası hayatını kaybeden ve yaralananlar için Türk Mahkemelerinde Amerika aleyhine dava açmamız abes mi olur?Ezcümle: “FETÖ Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası” talep ediyorum.