Dini Referanslar Reklam Algısını Etkiler mi?

Geçen sene bir grup arkadaşımla Fokus Grup çalışması yaptık. Fokus Grup çalışması, kalitatif araştırma yöntemlerinin en sık kullanılanlarından biridir. Bir moderatör yönetiminde 8-12 kişi ile yapılır. Amaç, oluşturduğunuz grubun araştırdığınız konu ile ilgili neler düşündüğünü derinlemesine incelemektir. Bizim araştırma konumuzun ana başlığı “reklam algısı”ydı. “Dini referanslar reklam algısını etkiler mi?” sorusunun cevabını aradık. Oluşturduğumuz gruplardan ilki tesettürlü ve ağırlıklı olarak dini eğitim almış kadınlardan, diğeri ise tesettürsüz ve hayatını dini referanslarla yaşamayan kadınlardan oluşuyordu.

İlk sorduğumuz sorular ve elde ettiğimiz bulgular klasik satınalma tespitleriydi. Reklamın, kişilerin satınalması üzerinde çok büyük bir etkisi yoktu, genellikle geçmiş tecrübelerine dayanarak satınalma yapıyorlardı.

Araştırmanın esas üzerinde durduğu dondurma reklamlarıydı çünkü dondurma reklamları genel olarak kadın öğesinin yoğunlukla kullanıldığı, çok fazla cinsel içerikli çağrışımları olan reklamlardır. Hanımların reklamlardaki kadın öğesine ve kullanımına ne kadar dikkat ettiklerini sorgulamak için çeşitli sorular sorduk ve videolar izlettik. Tesettürsüz kadınlardan oluşan grupta kadının bir özne olarak algılanmadığını fark ettik, onlar daha çok reklamın özellikleri, reklamdaki kadının giydiği kıyafet veya görseller üzerine konuştular. Reklamların cinsel teması ile değil, kurgu ve estetiği ile ilgilendiler.

Tesettürlü kadınların ise ilk ifadeleri ise çok fazla kadın öğesinin kullanıldığı ve bunun rahatsız edici olduğu yönündeydi. Hatta bazıları sırf bu nedenle sözkonusu markayı tercih etmediklerini söylediler. Onlara göre reklamda çok sayıda cinsel çağrışım vardı ve bu rahatsız ediciydi. Kritik sorulardan biri olduğunu düşündüğümüz “Anne olsanız çocuğunuzun dondurma reklamları izlemesinden rahatsız olur muydunuz?” sorusu karşısında iki grup çok farklı yönlere gittiler.

Tesettürlü olmayan kadınlar, bu durumun onları rahatsız edeceğini çünkü çocuklarının tüketim odaklı bir çocuk olmasını istemediklerini söylediler. Ayrıca çocuğun sağlığı açısından da bunun sakıncalı bir durum olduğunu, çok fazla dondurma tüketmenin zararlı olduğunu söylediler.

Tesettürlü kadınlar ise bu durumun onları reklamların içerdiği cinsel çağrışımlar ve öğeler nedeniyle rahatsız edeceğini böyle bir durumda çocuğun dikkatini başka yöne çekeceklerini ifade ettiler. ”Günümüzde çekicilik reklamın en büyük kozu” şeklinde tespitte bulunan katılımcılar, aslında tüketicinin her şeyi farkında olduğunu vurguladı.

Kadınlara reklamlardaki kadın öğesi hakkında direk düşünceleri sorulduğunda ise tesettürlü olmayan kadınlar, toplumun eskisine göre daha rahat olduğu için bunun normal olduğunu, hatta reklamda biraz da abartı olması gerektiğini söylediler. Tesettürlü kadınlar ise kadın öğesinin kullanımı ile ilgili görüş belirtirken, reklamlarda sadece seksi kadın değil seksi erkeğin de kullanıldığını eklediler. Tüm reklamlarda benzer öğeler kullanıldığı için katılımcılar bu reklamların oldukça normal olduğunu, aksi durumunda reklamların ilgi çekmeyeceğini, bu nedenle tepki göstermenin gereksiz olduğunu belirttiler.

Tesettürlü olmayan katılımcılardan biri, toplumdaki cinsel tabular ne kadar fazla olursa bu tip reklamların o kadar ilgi çektiğini, tabuların azalması ile birlikte reklamların sıradanlaşacağını ifade etti.

Dikkatimi çeken bir husus sadece tesettürlü olmayan kadınların değil tesettürlü olan kadınlarında reklamın tabiatı gereği cinsel öğe kullanımının normal olduğu konusunda fikir birliği içinde olmalarıydı. Bunu kendi içlerinde normalleştirdiklerini gözlemledim. Bazıları kadının bu şekilde kullanılmasının kendileri için de oldukça incitici ve aşağılayıcı bir şey olduğunu söylediler ve reklamda entellektüel ve güçlü bir kadın karakterinin onları rahatsız etmeyeceğini eklediler. Yani sorun varlık değil, nitelikti.

Tesettürlü olan kadınlara bu kadar eleştirdiğiniz halde neden bu markaların ürünlerini kullanıyorsunuz diye sorduğumuzda aldığımız cevap manidardı.

“Ama ne kadar konuşursak konuşalım, yine de tüketiyoruz. Bu da bizim açmazımız. Sonuçta bundan hep rahatsızlık duyacaksınız ama yine de yapacaksınız. Günlük hayatta biz böyle şeylerle çok karşılaşıyoruz. Mesela bazen boykot malları oluyor, bir zaman böyle gidiyorsunuz bir ay iki ay falan, sonra kendi içinizde savaşıyorsunuz ve yine alıyorsunuz. ”

Elbette çalışma profesyonellerce, çok sayıda kişi üzerinde yapılmış bir çalışma değil ve genelleme yapmak yanlış olabilir. Ama kişilerin söyledikleri üzerinden bazı çıkarımlarda bulunmak mümkün.

Benim fikrim, dini referansların ürün reklamlarını izlenmeyi\beğenmeyi\algılamayı etkilediği ama satınalma alışkanlıklarını değiştirmediği yönünde. Kısa süreli ürün boykotları olsa da kişiler uzun vadede alıştıkları lezzetleri tercih ediyorlar. Bu dirençsizliğin onları rahatsız ettiği ve içsel sorgulamalara ittiği aşikar. Ama onlar bu tip çelişkilerin hayatlarının bir parçası olduğunu düşünüyorlar.

09/05/2011

magnum_203x150

Yalancı Meme, Sanal Sohbet

Üzerinize afiyet memeyi bırakmam zor olmuş, direnmişim uzun zaman. Gerçi beş yaşına gelip ağzına attığı cicibebeyi anasının sütüyle ıslatanları duyunca normal bir bebek olduğuma kanaat getirdim.

Sonra bir emzik dönemi başlamış bende, uzun zaman onunla oyalanmışım, kandırmışım kendimi yani. Memeden umudu kesince yalancı da olsa, kandırsa da emzikle teselli bulmuşum.

Emziği bıraktığım günü hatırlıyorum, tuvalete düşmüştü, afedersiniz. Herhalde anacığımın yaptığı duaların karşılığıdır o gün yaşadığım damak dengesizliği. Düşürmeseydim kaç sene emerdim Allah bilir.

İnsanın karnını yiyecek doyuruyorsa, zihnini de sohbet doyurur elbette.Sanal sohpetleri yetişkinlerin yalancı memesi olarak görürüm. Çok uğraşırsınız ama bir türlü tadı olmaz, sanaldır sentetiktir. Doyurmaz ama kandırır. Oyalar kısaca, aynı yalancı memenin karnı acıkan çocuğu oyaladığı gibi…

Gün içinde kaç kez yüzyüze iletişim kuruyoruz insanlarla?

İşin trajik yanı, iletişim aygıtlarının yüzyüze iletişime geçtiğinizde bile bizi bloke etmesi, mesaj, ileti, uyarı, arama vs… Bir şekilde teknoloji yüzyüze gelmememiz için çaba sarfediyor adeta.

Marshall McLuhan televizyonu Berlin Duvarına benzetmişti. Aynı evin içindeki insanların arasına duvar ördüğünü söylemişti. Şimdi yaşasa internet için ne derdi acaba?

Neyse ben bi online olayım bakım, kim var?

04/05/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Bir Başka Olur Kraliyet Düğünü

65562-abd-televizyonlarinda-en-cok-kullanilan-ifade

Beklenen düğün gerçekleşti. İki şahit yeterliydi gerçi, ama belli ki prens işi sağlama almak istedi. Tabi düğün Cuma namazı vakti olunca beklenen katılım az oldu. Televizyon kanallarından, sözlüklerden takip ettik seremoniyi. Twitter ahalisi cemi cümle dakika dakika yorumladı düğünü. Takı kuyruğundayım şeklinde lokasyon belirtenler mi ararsınız, geline değil kız kardeşine methiye düzenler mi…

Düğünde cümle alemi dehşete düşüren bir olay oldu. Hadsiz hudutsuz bir başörtülü kadın kiliseye girmesin mi! Hemen gözler laikleri aradı, bekledik ki, biri çıksın rahibin kürsüne biri bu kadına haddini bildirsin desin veya güvenlik görevlisi gelsin kolundan sürüsün. Yok, hiç biri olmadı. Kilise kamusal alan değil belli ki! Neyse, aklımıza not ettik bu ayrıntıyı.

Düğünle ilgili en çok konuşulan şeylerden biri istisnasız bütün kadınların başında şapka olmasıydı. Tabi hemen tespiti yaptık, “demek onlarda da şapka kanunu var, ama kadınlar için”. Sonradan Google amcaya sorduk, dedi ki İngiltere’de düğünlerde kadınların şapka takması gelenektir. İçimiz buruldu tabi biraz.

Bu arada atlamadan söyleyeyim Prens Harry kilo almış, son gördüğümde dal gibi bir delikanlıydı. Az dikkat etse yediklerine iyi olur, sarayda yaşıyorum diye salmasın kendini.

Gelelim gelinliğe… Herkesin ittifakken söylediği şey, gelinliğin çok sade ve şık olduğuydu. Bu akşam gidin bir düğün salonuna 10 katı parıltıda gelinlikler görmeniz mümkün. Şu gelinlik mevzusu da acayip. Batı kültüründe gelinlik giyme sebebi gelinin güzelliğini sergilemesi değil, ailenin statüsünü göstermekmiş. Üst sınıf gelinler parlak kumaşlar ve iddialı renkler kullanırlarmış. Daha düşük sosyal sınıfa mensup gelinler de ellerinden geldiği kadar üst sınıf gelinleri taklit etmeye çalışırmış. Gözünü sevdiğimin sosyal düzeni hiç mi değişmezsin? Hala alt sınıf üst sınıfı taklitte…

Sonraları Avrupa beyaz gelinliği benimsemiş. Beyaz gelinlik evlenecek kadının temizliğine, masumluğuna ve yeni bir hayata güzel girmesine vurgu yapacak bir unsur olarak algılanmış. Bırrr!

Osmanlı’da ise gelinlik giymenin farklı bir mantığı var. Genç kızların süslü giyinmesi ayıp karşılandığı, sadece evli kadınların süslü giyinmesi normal göründüğü için evlilik süslülüğe ilk adım olarak görülürmüş. Allahtan batılılaşmışız da genç kızların giyebildiği renkler ve kıyafetler değişmiş. En çok imrendiğim şey ise şudur; saray hanedanının gelinlikleri kırmızı olurmuş. Hangi ara bu kırmızı renk itibar kaybetti merak ediyorum. Şimdi birine kırmızı gelinlik giyeceğim desen, “e deli kırmızıyı sever” der, en afillisinden bir deli etiketi yapıştırır alnınıza.

Peki rengarenk gelinliklerden nasıl buz beyaz gelinliklere geldik diye sorarsanız, adres II Abdülhamit’in kızı Naime Sultan. Bu topraklarda ilk beyaz gelinliği giyen kendisi olmuş.

Genel akım, gelin dediğin gelinlik giyer, gelinlik de illaki beyaz olur dese de, ben bunun bir moda esareti olduğunu düşünüyorum. Neden herkes gibi giyinmek zorundayız ki? Pembe bir elbiseden gelinlik olmaz mı? İlla hediye paketi kıvamında fiyonklanmalı mıyız? Danteller gipürler paçalardan akmazsa nikah sakata mı girer?

Düğünle alakalı Cemil İpekçi’nin bir TV progamında yaptığı yorumu da dip not olarak eklemek isterim. Feyz aldım zira. İpekçi gelinliği çok beğendiğini söyledi ve gösterişli giyimle alakalı şu yorumu yaptı. “Kadınlar modadan kurtulup beyinlerini giydirseler daha iyi olacak, beyinlerini giydiren kadınların modası geçmiyor çünkü.”

Haydi beyinlerimizi giydirelim derim ben bu sözün üstüne, altına, sağına, soluna…

03/05/2011

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi III

220px-Edward_Bernays

Bernays’ın bilinçaltı ile alakalı ilk ve belki de en başarılı çalışması Amerikan Tabacco Şirketi için yaptığı çalışmadır. Kadınların halka açık yerlerde sigara içememesi nedeniyle pazarı küçük olan şirket Bernays’tan kadınların sigara içmelerini sağlamak için bir şey yapıp yapamayacağını sormuştur. Bernays’ın bu konu ile ilgili yaptığı çalışma oldukça ilginçtir. Dayısı Viyana’da olduğu için Amerikanın ilk psikanalistlerinden olan A.A. Brille’e danışmıştır. Brille sigaranın penisi simgelediğini ve eğer sigara ile erkek iktidarına meydan okuma fikrini bir araya getirirse kadınların sigara içeceğini söyler. Bernays’ın “Özgürlük Meşaleleri” adı ile yaptığı kampanya çok başarılı olur ve kadınlar arası sigara kullanımı ciddi olarak artar. Artık sigara içen kadın güçlü ve bağımsızdır.

Bernays Freud’un bahsettiği bilinçaltı irrasyonel fikirlerin ispatını bu kampanya ile görmüştür. Çünkü sigara içerek bağımsız ve güçlü olma fikri tamamen irrasyonedir. Ama kadınlar kendilerini sigara içerek güçlü hissetmektedir.

Bu durum daha öncede bahsettiğim gibi tamamen alakasız objeler ile duygusal bağlantı kurma ve o objelerin ait olduğu sınıfa dahil olma isteğidir. Kişiler bir yere ait olmak veya arzu ettikleri bir sıfat için alakasız objelerle irrasyonel bağlantılar kurabilirler.

Modern pazarlamanın deneyimsel pazarlama olarak tanımladığı, yani bireye ürünü değil onun yaşattığı deneyimi satmak aslında tam olarak bunun karşılığı gelebilir. Bunun nedeni arzın oldukça fazla olmasıdır. Piyasada pek çok aynı ürün varken bir tanesini almanız ve o ürünü hangi nedenle aldığınızı bu mantık ile açıklamak mümkündür.

Bernays’ın savaş sonrası üretim hatlarındaki fazla ürünün satılması ile ilgili yaptığı çalışma da endüstri devrimi sonrası ticaretin aslında kişilerin zihinleri üzerinden yapıldığını göstermektedir.

Önde gelen Wall Street bankacılarından, Lehman Brothers’tan Paul Mazer’in bu konuda yaptığı açıklama bu konuda kült niteliğindedir. “Amerika’yı ihtiyaç kültüründen arzu kültürüne dönüştürmemiz gerekiyor.”

04/05/2011

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi II

220px-Edward_Bernays

Günümüzde kişiler ihtiyacı olmayan ürünleri almak için sevmedikleri işlerde çalışmaktadır. Tüketim yaşam standardı haline gelmiş tüketmeyen birey, birey olarak görülmemektedir.

Bunda şüphesiz modern bilimindeki insan tanımının önemli rolü vardır. Modern bilimde ekonomi, sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı olan kaynaklarla karşılanması olarak tanımlanır. Burada dikkat çekici olan husus insanın sınırsız ihtiyaca sahip olan bir varlık olarak tanımlanmasıdır. Oysa insanın ihtiyaçları sınırlı ve belirlidir. Güncel olarak insanların ihtiyaç olarak gördüğü şeylere yakından bakıldığında, bunların ihtiyaç değil, sosyal grupların anahtarları olduğu görülmektedir. Kişilerin ait olmak istedikleri sınıfların özellikleri tüketimi belirlemektedir. İnsanların kafasındaki ihtiyaç tanımı artık tamamen farklıdır. Arzu, ihtiyaç olarak tanımlanmaya başlamıştır.

Bernays, kişilerin bu kitlelere ait olma ihtiyacını Freud vasıtası ile keşfetmiş ve başarı ile kullanmıştır. İlk olarak basın mensubu olarak çalışmaya başlamış zaman içinde halkla ilişkilerin kurucusu haline gelmiştir. Almanya-Avusturya savaşı sırasında halkı bilgilendirmek için Amerikan Hükümetine yardım etmiş, Amerikan halkının desteğini sağlamıştır. Savaşın gerekçesi olarak Avrupa’ya demokrasi getirme amacını göstermiştir. Dikkat edilirse aradan nerdeyse 100 yıl geçmiş olsa da Amerika’nın savaş propagandası yaparken aynı gerekçeleri gösterdiği görülebilir. 7 Ekim 2001 Yılında Afganistan’a, 20 Mart 2003’te Irak’a girerek başlattığı savaşlar için kamuoyu desteği çalışması yaparken Amerikan hükümeti aynı söylemi kullanmıştır; “Onlara demokrasi getireceğiz.” Özgürleştirme ve demokrasi getirme isteği o kadar çoktur ki, Irak’ın başta tarihi dokusu olmak üzere, asker ve sivillerin yerleşkelerine yapılan askeri operasyona “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adı verilmiştir. Bernays’ın Wilson’u kamuoyu gözünde insanları özgürleştiren biri, bir kahraman haline getirmesi, yani bu konuda stratejik bir propaganda yapması bu anlamda manidardır.

Almanya-Avusturya savaşı sırasında yaptığı çalışma sonucu Wilson’un bir halk kahramanı haline geldiğini görmesi, kitlelerin verdiği tepkiler, Bernays’a ticari hayatta böyle istekli kitleler oluşturma fikrini vermiştir. Propaganda kelimesinin Hitler’le bağdaştırılması ve oldukça olumsuz algı oluşturması sebebiyle Bernays yeni terim arayışına girmiş ve sonunda “Halkla İlişkiler” terimini literatüre kazandırmıştır.

02/05/2011

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi I

220px-Edward_Bernays

Size Psikoanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud ve Onun Halkla İlişkilerin babası kabul edilen yeğeni Edward Bernays’dan bahsetmek istiyorum.

Freud yaptığı çalışmalarla her insanın zihninde cinsel ve saldırgan güçler olduğunu keşfetti. Freud’a göre bu güçler kontrol edilmediği taktirde bireyler ve toplum kaos içine sürüklenecekti. Her insanın zihninde gizli kalmış bir bölüm vardı ve bu bilinçaltıydı. Freud’a göre insan zihninin bilinçli olan kısmının, bilinçaltından haberi yoktu ve bu iki bölümü birbirinden ayıran bir bariyer olduğu için kişiler aslında içlerinden geleni açıklayamıyordu. Bu kapalı olan kısım yani bilinçaltını anlamanın en iyi yolu rüyalardı.

Bu keşiften yola çıkan Freud, kitle psikolojisi (massenpsychologie) kavramını ilk olarak ortaya atan kişi olmuştur. Freud 1921’de yayınladığı Massenpsychologie und Ich-Analyse (Kitleler Psikolojisi ve Ben’in Analizi) adlı kitabında kendisinden önce de Le Bön (1895) ve McDougall (1920) tarafından ele alınan bir konuyu, daha kuramsallaştırmış, kalabalık ve kitle içerisinde bireylerin değişmesi olgusunu kendi perspektifinden irdelemiştir.

Freud’un ilk çalışmaları çevresi tarafından kabul görmemiştir, özellikle histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açmıştır. Bunu takip eden 10 sene boyunca Freud yandaş ve öğrenci bakımından yalnız kalmış çeşitli maddi sıkıntılar yaşamıştır. Peki, nasıl oldu da bir dönem bilim dünyasından dışlanan Freud, bir ekol kurucusu haline geldi? Bugün psikolojinin en büyük ekollerinden olan Psikanalitik Psikoloji ekolünün kurucusu olan Freud’un bütün dünyada tanınmasında en büyük pay şüphesiz Amerikalı yeğeni Edward Bernays’dır.

Bernays 1891 yılında Viyana’da dünyaya gelmiş, 1 yaşındayken ailesi ile birlikte Amerika’ya göç etmiştir. Bernays, Sigmund Freud’un hem anne hem baba tarafından yeğenidir. Babası Bernays’ın aile şirketinde çalışmasını istemiş ama Bernays bu fikre hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. Dayısı ile hiçbir zaman bağını koparmayan Bernays, Freud’a hayatı boyunda destek olmuş, onun kitaplarını İngilizceye çevirmiştir. Zaman içinde Freud’da yeğenin çabası ve yardımları karşılığında hiç sempati durmadığı halde kitaplarının Amerika’da basılmasına izin vermiştir.

Bernays kitleleri manipüle etmek için Freud’un fikirlerinin ilk kullanan kişidir. İnsanların içinde gizli kalmış irrasyonel güçler olduğu fikrinden çok etkilenmiştir. Bunu para kazanmak için manipüle etmeyi düşünmüştür. Bu işte o kadar başarılı olmuştur ki, “kalabalıkların zihinleri okuyan adam” olarak ünlenmiştir.

Bu konuda ne kadar başarılı olduğunu örneklerle bir sonraki yazımda yazacağım.

29/04/2011

Zihin Oynaşları

Geçtiğimiz hafta Fransa’dan gelen bir radyocu ile görüştüm. Konumuz üniversitelerde başörtüsü sorunuydu. Neler yaşadığımı, bu durumun beni nasıl etkilediğini, gelecekle ilgili neler düşündüğümü sordu.

Bu nazik genç kadın İstanbul’a ilk defa geliyormuş ve en yakın arkadaşından bu seyahatte kendisine eşlik etmesini istemiş. Bir saatlik röportaj saatler süren sohbete döndü. Sonrasında akşam yemeği yendi. Bir kere daha anladım ki, dini, ırkı, yaşam tarzı hiç fark etmeden kadınların ortak dertleri aynı. Sohbet nasıldı diye sorsanız çok kadınsı(!) derim.

Başörtüsü ile ilgili kişisel tarihim gösterişsiz ama anlamlıdır. Uygulanan şiddeti duygusal boyutta fazla yaşadım. Elbette bunun nedeni kişisel özellikler de olabilir. Yasak karşısında madden direnen ama duygusal olarak zayıf düşen biriyim.

Başörtüsü yasağı nedeniyle zihnimde oluşan anlamsız bağlantıları, yersiz alınganlıkları yok etmem uzun senelerimi aldı. En ufak bir ima karşısında kılıç kuşanarak saldıran, sonrasında çapraz sorgulamalarla kendini heba eden kız yok artık. Aklı selim değerlendirmeler yapmayı öğrendim zamanla.

Röportaj esnasında, eski yaşadıklarıma geri döndüm, tekrar tekrar düşündüm. Üniversiteye ilk başladığım günlerde başımı kapının tam önünde açardım. Ağır ağır hareketlerle çıkarırdım örtümü, katlardım. İç tülbendimin çapraz bağlarını çözmek iki dakikamı alırdı. Bunu neden yaptığımı uzun uzun sorguladım sonraları… Öyle ya bir insan neden kendi canını bu kadar acıttığını sorgulamalı. Anladım ki bu bir savunma mekanizması, kimse sizi incitmesin diye kendi kendinizi daha fazla incitmek…

Bunun bir de adı var literatürde ama yok o kadar değildir diyip geçiyorum…

Son soruları gelecek üzerineydi yeni arkadaşımın. Ne düşünüyorsun dedi. Neler yapmak istiyorsun. Hayallerin nedir?

Bakın bu hayal denen şey acayip bir şeydir. Zihin oynaşı derim ben hayal kurmaya. Çocuklukta otomatiktir, ergenliğe geçişle birlikte terk edilir. Yetişkin olduğu halde hayal kurmak gerçek dünyaya adapte olamadığınızı veya içinizde hala bir çocuğun yaşadığını gösterir. Zaman içinde hayatın acımasızlığına karşı sığınılan bir kale haline gelir. Elbette burada kastedilen hayaller, kariyer veya gelecek üzerine kurulan o sapına kadar yetişkin hayaller değil. Başka dünyalar başka renkler başka atmosferlerle ilgili…

Hayallerimi düşündüm sonra…

Sahi, gelecekle ilgili hayallerim nedir dedim kendi kendime. Geldi aklıma birkaç şey, sonra neden olamayacakları ile ilgili bahaneleri sıraladım.

Baktım ki hayallerimde de başörtülüyüm, hayallerim de yasaklı, hayallerim bile başörtülü…

29/04/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Tedbirsiz Çocuk Olmayınız

kandahar afganistan(1)

Komşu kızı Rana beni oturmaya davet etti. Kıpkızıl saçları, naif ve zarif duruşuyla hayranı olduğum bu dört yaşındaki hanımefendiye oturmaya gittim. Rana bekletilmeye gelmezdi, zira teklifine “yarın akşam gelirim inşallah” diye cevap verdiğimde, annesine dönüp “lütfen Zeynep’e söyle gelmezse çok üzüleceğim” demişti. Kapıdan içeri girdiğimde çizgi film izliyordu, beni görünce selamladı ve hemen elimden tutup odasına götürdü, yeni aldıkları barbi bebek evinin detaylarını gösterdi teker teker. Sonra anne tavşan Bibi ile bebek tavşan Zozo’yu aldık kucaklarımıza, elimizde oyuncak fırçalar başladık kulaklarını taramaya. Lütfen hafife almayınız, tavşankulağı taramak ciddi bir iştir.

Huşu içinde kulakları tararken Rana derin bir nefes aldı ve başladı konuşmaya.

-Zeynep, erkekler hep huysuzdur hep huysuzdur, her şeyi bozmak ve yıkmak isterler!

Böyle net bir yargı karşısında şaşırdım, düşündüm uzun uzun, sonunda ağzımdan “haklısın” kelimesi çıkıverdi. Bu yaşıma geldim bu kadar net konuşmadım dedim kendi kendime.

Meğer bizim küçük hanım yuvaya gitmeye başlamış, yuvadaki erkekler de biraz haşarıymış. Yapmış gözlemi, yapıştırmış analizi…

Rana’yla zaman geçirirken çocukları ve çocuk olmayı düşünüyorum. Bitmez tükenmez enerjilerini zihinlerinin netliği ile açıklayabilir miyiz? Gözlem yapıp ders çıkarıyorlar ve yollarına devam ediyorlar, o kadar net ki renkler onlar için, siyah siyah, beyaz beyaz…Kaçamak hesaplar, tali yollar yok akıllarında, belki de bu nedenle enerji yüklüler ve deliksiz uyku uyuyabiliyorlar.

Yalnız tek bir problem var çocuk olmak tedbirsizliği gerektirir, net ve safsındır bir zarar verene kadar herkes güvenilirdir gözünde, işte bu nedenle çocukluğun kendine has bir kırılganlığı vardır. Aniden gelir, şok eder, savunmasız bırakır…

Büyümenin kötü bir şey olduğunu düşündüm hep, büyümek dedikleri aslında üşümektir dedim, şairin kelimelerini çalarak. Yalnızlaştırır, neşenizi alır sizden dedim. Ama belki de doğru olan büyümektir, daha yalnız ama daha güvenli olmayı göze alabilmektir.

Eğer iflah olmaz, yaramaz, uslu durmaz bir ruhunuz varsa en azından tedbirli bir çocuk olmayı deneyin, yoksa benim gibi savunmasız yakalanabilirsiniz.

28/04/2011

Müslümanların Dilemmaları

Üniversiteyi bitirip iş hayatına başladığımda biri bana şöyle demişti;

“Üniversitede 4 senede öğrendiklerini 8 sene unutmak için çabalarsın”. Gariptir, hayat pratikleri sizi öğrendiklerinizi unutmaya zorlar. Nereden baksanız uyumsuz bir tablo çıkar meydana, öğrenilenler, yaşananlar, hissedilenler, talep edilenler, falan filan…

Bütün bunlar sonunda ortaya çıkan, kıyamet kadar dilemmayla mücadele etmeye insan olmak deniyor. Özelde ise Müslüman olmak.

Müslümanların dilemmaları, eğitim hayatlarında aldıkları bilgiler ve öğrendikleri İslami geleneğin çakışmasıyla ortaya çıkan ikilemler.

Hayatlarını etkileyen önemli kararlarda belirleyici olabiliyorlar.

Misal;

Ekonominin tanımını öğreniler,

Ekonomi, insanların sınırsız tüketim isteklerinin sınırlı kaynaklarla en iyi nasıl tatmin edileceğini inceleyen bilim dalıdır. (evet süper bir tanım bu!)

Bu cümle ile kendini ve hayatı tanımlar Müslüman…

İhtiyaçları sınırsızdır, her şeyi ister ve tabi ki kaynaklar sınırlıdır, bu ihtiyaçları karşılarken fayda maliyet ekseninde düşünmelidir.

Peki yaşadığı (en azından çalıştığı) İslami gelenek insanı nasıl tanımlar?

İnsan ihtiyaçları sınırlıdır, bellidir yaşamak için neye ihtiyacı olduğu ve Allah’ın inayeti sonsuzdur, kaynak sonsuzdur. Üstelik bunları karşılarken doğaya, insana ve düzene zarar vermemelidir.

Aldığı bu iki çelişik bilgi onu tam bir girdaba sürükler…

Beğendiği çantayı almazsa öleceğini düşünen, istediği arabaya sahip olamazsa depresyona gireceğini sanan Müslümanlar gerçekten ne üzerinden kendilerini tanımladıklarını tekrar düşünmeliler.Zira insan tanımını hangi referans noktasından yaparsak, yaşantımızı o şekillendirir.

Zengin miyim?

Hayır!

Bekara karı boşamak…

Hadi canım!

24/04/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor