O Kapı Ne Zaman Çalındı?

110420131516475174592_2

“Kafirun aslında bir kırılmanın romanı, ikincisi bir kaosun, üçüncüsü bir dağılmanın romanı olacak” diyen Gazeteci-Yazar Ahmet Tezcan, Alkım’ın altından kimse geçemez adlı üçlemesinde yakın tarihimize bozkır ortasından bakıyor. 

Ahmet Tezcan’ın son kitabı Alkım’ın Altından Kimse Geçemez’i Şair Mevlana İdris şöyle tanımlıyor “Bu Kadar Türkiye’yi nasıl kırk yıl içinde tutmuş, bilmiyorum. Yazarın bıraktığı bu büyük nefes bir yanıyla taşranın mikro kimliklerinin harika bir dönemsel deşifrasyonu, ama diğer yandan merkezin makro arenasındaki düşünsel ve siyasal kimliklere direkt bir dokunuş olarak atmosfere yayılıyor.” İki Hikmet var Tezcan’ın romanında. Biri 9 çocuk babası, Said Nursî sevdalısı Şoför Çerkez Hikmet Usta, diğeri ömrünün 22 yılı hapislerde geçmiş komünist doktor Hikmet Ali Kıvılcımlı. Birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren seven, anlayan ve ortak bir dil oluşturan bu iki adamdan yola çıkarak bir toplumsal bir ayrışmayı anlatan Ahmet Tezcan’la romanı üzerine konuştuk.

Alkımın Altından Kimse Geçemez neyi hikâye etmede?

Bu roman, bir üçlemenin ilki. Üç dönemi, daha doğrusu üç darbe dönemini Anadolu’dan bozkırın tam ortasından, orada yaşayan insanların algılayışıyla anlatmaya çalışacağım. Üçünün da ana başlığı aynı; Alkımın Altından Kimse Geçemez.

Kitaptaki tasvirler çok canlı. İlk göze çarpan bu oluyor.

Sadece mahallenin yapısı, sokakları falan değil, orada yaşayan insanlar üzerinden bir mahalle tasviri var. Bunu özellikle yaptım. Eski mahallelerde komün hayatı söz konusuydu. Kimse kapısını kapatmaz, kilitlemezdi çünkü ayıptı. Yazın bağlara gidilir, kışın oturulan evlerin kapısı kilitlenir, anahtar bütün komşuların bildiği bir yere bırakılırdı. İhtiyacı olan varsa gelsin açsın diye. O dönemde hırsızlıklar da olmazdı, hırsızlık çok ayıp bir şeydi. Herkes evinin ihtiyacını ortaklaşa yapardı. Böyle bir mahallede bir takım hadiseler oluyor. Bu tabi o günlerde Türkiye’nin genel siyasi ve toplumsal yapısı ile doğrudan alakalı bir şey. Ve ilk kırılma başlıyor. Kafirun aslında bir kırılmanın romanı ikincisi bir kaosun üçüncüsü bir dağılmanın romanı olacak. Bu roman 1961-62 arası Adnan Menderes ve bakanlarının asılması ile sonuçlanan darbe döneminde geçiyor. İkinci romanda hikaye 1970-72 yılları arasında yine bozkırın ortasına Kırıkkale’de geçecek. Ve yine İç Anadolu şivesi ile yazılacak. Bu şiveyi özellikle kullandım. Edebiyat fakültesi öğrencisi iken, Anadolu ağızları dersine giren hocamız rahmetli Prof. Dr. Sadettin Buluç bize “ağzınızı bozmayın evladım” derdi. Ağzı bozmamak küfür anlamında değil, yerel ağzınızı bozmayın o kelimeler kaybolmasın onları kullanın derdi.

Burası sizin yaşadığınız, çocukluğunuzun geçtiği mahalle mi? Hikayedeki küçük Mahmut siz misiniz?

Biraz benim, biraz ağabeyim, tabi bir de hayalimdeki Mahmut var. Mahmut benim ağabeyim, daha yaşını doldurmadan vefat etmiş. Ben de karaktere onun adını verdim, en azından kitapta yaşasın diye.

Kitabı okurken mahallelinin bu denli ayrıntılı tasvirinin nedenini tam olarak çözememiştim. Sonunda anladım ki o mahallenin insanları o şekilde tasvir edilmeseydi hikâyenin sonu bu kadar anlamlı olmayabilirdi.

Kesinlikle, bu bir şahsın hikâyesi değil bu bir mahallenin, şehrin hikâyesi de değil. Bütün Türkiye’nin hikâyesi, büyük kırılma noktalarından birini anlatıyorum. Biz ormana bakarken ağacı unuturuz. Aslında olan bitenden hikâyedeki en küçük fert Mahmut ne kadar etkileniyorsa büyükler de o kadar etkileniyor. Kitabın ilk başları aşure gibi geliyor insana ama aşurenin bir özelliği vardır. İçindeki her şey kendi özelliğini, tadını koruyarak o lezzete katkıda bulunur yani yetmiş iki millet bir araya gelmiş. Arada fikir ayrılıkları da olsa müştereklikler o kadar fazla ki. Bir siyasi fikirden dolayı başka bir insanı kaybetmek neredeyse kendi gövdesini kaybetmek kadar anlamlı.

Bir grubun kanaat önderi kabul ettiği bir adamı diğer grubun kardeşi yapıyorsunuz. Hatta öyle ki bu iki adam birbirlerini kendilerini tutamadan seviyor.

Çünkü ikisi de insan. Biz ideoloji ve inançlarımızı çok fazla düşündüğümüzde karşımızdakinin insan olduğunu unutuyoruz. Yaşadığımız dönemde nefret söyleminin hâkim olmasının nedeni bu. İstiyoruz ki herkes bizim şablonumuza uysun. Vahdet dediğimiz hadise aynıların beraberliği değil. Vahdet bir orman. Farklılıkların, farklılıkları ile birlikte bir arada yaşayabilmelerine vahdet deniyor. İki Hikmet birbirlerini tanıdıkları andan itibaren ne kadar müştereklikleri olduğunu fark ediyorlar. Neden çünkü ortada bir anne var, anne özeldir dolayısıyla şefkat bağı ile birbirlerine bağlı oldukları için birbirlerini anlayabiliyor ve farklılıkları ile birlikte sevebiliyorlar.

Bu sevgi bağını kopartan siyaset mi?

Güç olan yerde menfaat şebekeleri vardır. Onlar da kendi varlıklarını sürdürmek için baskı altına alabilecekleri kitleler oluştururlar. Bu romandaki temel fikir şudur; koskoca bir milleti gökkuşağının altından geçirip tabiatını değiştirmeye kalktılar. Ama bu mümkün değil. Fıtrat esastır, her şey aslına rücû eder.

Aynı Deli Muharrem’in dediği gibi sanırım. “Beni de böyle gandırdılar. Al bunu iç alkımın altından geçen didiler. Bi bakdım ben alkımın altından geçememişim amma alkım benim üstümden geçmiş”

Aynen öyle. Fıtrata aykırı hiç birşey kalıcı değildir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın annesi Münire Hanım’ın evinize geldiği dönemleri hatırlıyor musunuz?

Ben yoktum o dönemde. Romanda kasıtlı olarak bir değişiklik yaptım. Doktor Hikmet Bey’in annesinin bizim eve geldiği tarih 1949-51 arası. Ben 57 doğumluyum. Kırşehir hapishanesinden tahliye olduğu tarih 1951, bunu kasıtlı olarak 1960-61’e getirdim. Çünkü 1960’a baktığınızda komünist doktor cezaevinde, üstelik son cezası 163. maddeden, yani irticai faaliyetten içerde yatıyor. Yani, hangi dönem olursa olsun Halk Parti, cunta, Demokrat Parti, Hikmetler için bir şey değişmiyor, Hikmetlerin kaderi değişmiyor. İlk kurucu meclisten olan Müfit Hoca’nın ağzından verdiğim bir şey var “Bunlar renkli bardaklar içine konulmuş su gibi, sadece bardağın rengi değişik, öz aynı.” Öz dediğimiz şeyle oynanmış. Buna dikkat çekmek için tarihi 1961’e getirdim. Bu kitap Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın biyografik romanı veya benim ailemin hikayesi değil. O günleri yaşayıp da romana almadığım karakterler var.

Said Nursi ile Komünist doktorun gıyabi buluşması da dikkat çekiyor romanda…

Aslında ikisi de aynı noktaya farklı pencerelerden bakıyor. Hikmet Kıvılcımlı 70’li yıllarda evine gelen Dev-Genç’li delikanlılara içeri girerken, “Delikanlı burası Müslüman evi ayakkabılarını çıkar da gir” diyen bir komünist. Atılgan Bayar’ın babası Zühtü Bayar’ın anlattıklarından biliyoruz, sık sık namaz kılan ve Kur’an okuyan bir adam. Zaten Esma-ül Hüsna ile ilgili şerh yazmış tek komünisttir. Özel bir karakter, biyografik romanı muhakkak yazılmalı. Kitabı yazarken en büyük endişem Doktor Hikmet Bey’e haksızlık olacak bir şey yazmaktı. Yazımı 20 yıl sürdü bu hikâyenin. İlk satırlar ile son satırlar arasında 12 yıl var. Ben şuna inanıyorum kimse yazar olamaz, sadece bazılarına ilk okur olma şansı lütfedilir. Dolayısıyla her şey zuhurata tabi. Bu işin bitmiş olması beni sevindirdi.

Roman kahramanının Hikmet Kıvılcımlı olduğu erken duyuldu. Nasıl tepkiler aldınız? Sizin profilinizde bir insanın böyle bir hikaye yazmasına…

O kadar değil benim profilim, çok farklı algılanıyor. Ben bile bazen kendimle ilgili şaşırıyorum. Kanal 7’de program yaparken çıkmış dinci kanala kominist komünist konuşuyor diyen çoktu. Romanda da buna benzer özellikler var. Baktığınızda Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın yazdıkları ile Said Nursi’nin yazdıkları arasında çok benzerlikler var.

İki kütüphaneyi barıştırmak mı istiyorsunuz?

Öyle bir iddiam yok.

Menderesin ölümünden sonra kapı kapandı ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dediniz. Karamsar mısınız bu konuda?

Allah olmasaydı, ya da Allah’a inancım olmasaydı umutsuz olurdum. Bektaşi şeyhi merhum Ayar Baba’nın bir sözü var. “Allah var ne gam var, yan gel yat keyfine bak” Bunların hepsi ilahi bir oyun, bir senaryo. Asıl yazar orda. Bu ayrışma konusunda fatura tamamen siyasetin üstündedir. Halkın dahli yoktur. Siyaseti güç savaşı ve şehvetle kullanan yönetimler sözkonusu.

Diğer iki kitap ne zaman okuyucularla buluşur?

2014’ü üç romanı da bitirmiş olarak noktalamak istiyorum, Allah ömür verirse. Peki medya? Belki arada dinlenmek için medya ile ilgilenebilirim. Medya ile ilgili artık bir şey söylemek ve yapmak istemiyorum. Her şeyi söylediğimi ve yapmam gereken her şeyi yaptığımı düşünüyorum. Bir tek şey var. Altı temel üzerinde yeni medya anlayışını yazmak istiyorum.

ZEYNEP BAYRAMOĞLU

http://haber.stargazete.com/kitap/o-kapi-ne-zaman-calindi-/haber-744284

‘Akil’lik ücretine yanıt!

A Haber’de yayınlanan Her Yöne 80 Dakika programına katılan Hilal Kaplan, içinde bulunduğu Akil İnsanlar İç Anadolu Grubu’nun yol haritası ve çalışma yöntemleriyle ilgili bilgi verdi.

Kaplan, akil insanların devletten ücret aldığı söylentileriyle ilgili olarak “Devlet bize sadece teknik ve lojistik destek sağlayacak. Bir de bu kadar hedef göstermeden sonra belki bir koruma sağlar” dedi.
Kaplan illerde kadınlara özel toplantı yapmayı planladıklarını aktardı, konferans salonlarına kapanmak yerine halkın arasına karışmayı tercih edeceklerini söyledi.

İÇ ANADOLU GRUBU’NDAN KADINLARA ÖZEL TOPLANTI
Bir yol haritası çıkarttık. Cumartesi – Pazar Konya’dayız. Cumartesi günü öğleden sonra iki buçukta Dedeman Otel’de bir toplantı yapacağız buradan da Konya halkına duyuralım. ilk Konya’dan başlayalım istedik çünkü bir evliyalar şehri. Yunus Emre, Taptuk Emre, Hazreti Mevlana, onlardan el alıp biraz devam edelim istedik.

Öncelikli olarak ulaşabildiğimiz herkese ulaşmaya çalışacağız. STK’lar, kanaat önderleri, cemaat liderleri, şunu da belirtmek istiyorum, her ilde kadınlara özel toplantı yapmak istiyoruz. Beril Dedeoğlu ile aynı gruptayız, sadece ikimizin katılacağı bir toplantı. Biz kadınları özel dinlemek istiyoruz. İki saat üç saat de olsa kadınlara özel, kreş gibi bir şey ayarlayıp, çocuklu kadınların da gelebileceği bir toplantı yapmak istiyoruz. Müslüman hassasiyetleri yüksek, haremlik selamlık oturmak isteyebilirler bu yüzden kadınlar rahat etsin istedik.

BİZDEN KONFERANS SALONLARINA KAPANMAYIP HALKIN ARASINA KARIŞMAMIZ BEKLENİYOR
Sosyal medyadan insanlara önerileri sorduğumda, yolda Muharrem Ertaş dinleyin, İç Anadolu insanının duygularını anlarsınız diyenler oldu, üniversitelere gelin diyenler oldu. Halkın arasına karışın, konferans salonlarına kapanmayın diyenler oldu. Bu bizim ilk deneyimimiz. Eksik kalanları tekrar o şehre gidip tamamlamaya çalışacağız.

BU KADAR HEDEF GÖSTERİLMEDEN SONRA DEVLET BELKİ BİZE KORUMA SAĞLAR
Saha çalışmamız iki ay sürecek sonra raporlayacağız. Bu iş için yaklaşık beş altı programı şahsen ben iptal ettim. Gruptaki diğer katılımcılar da konferanslarını, ziyaretlerini iptal etti. Para alacağız gibi söylentiler dolaşıyor, hiçbir ücret almayacağız, devlet bize sadece teknik lojistik destek sağlayacak. Bu kadar hedef gösterildikten sonra bir de koruma sağlanabilir belki. Bazı odaklar bizi şeytanlaştırma derdindeler. Bizim sözümüzden başka hiçbir şeyimiz yok. Gideceğiz oraya insanlarla duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağız. Biz grup olarak az konuşup çok dinlemeyi düşünüyoruz. Umuyorum kimse bu tip dezenformasyonlara itibar etmiyorlardır. Gelsinler görsünler, toplantılarda ne kadar medeni bir ortamda olacağız.

hilal kaplan

Her Yöne 80 Dakika’da Emek Sineması’nın yıkımı konusu masaya yatırıldı

A Haber’de Zeynep Bayramoğlu’nun moderatörlüğünü üstlendiği Her Yöne 80 Dakika’da Emek Sineması’nın yıkımı konusu masaya yatırıldı.

Programda Vivet Kanetti ve Mutlu Tönbekici arasında hararetin oldukça yükseldiği dakikalar yaşandı. Kanetti Emek Sineması’nın kesinlikle yıkılmaması gerektiğini savunurken, Tönbekici sinemanın aynı binada dördüncü kata taşınmasının akla uygun olduğunu öne sürdü.

Emek Sineması’nın yıkımına karşı çıkanların Ergenesol adıyla kategorize edilmesinden rahatsızlığını ileten Vivet Kanetti, sinemanın yıkılmaması için 350 sanatçının imzası olan deklarasyona dikkat çekti ve “Sadece bu 350 kişi istediği için bile Emek Sineması yıkılmamalıdır” dedi. Tönbekici’nin sinemanın aynı binada dördüncü katta, aynı metrekarede, 1800’lü yıllardaki halinde olduğu gibi localı yapılacağını, 10 sinemanın yan yana olmayacağını belirtmesi üzerineyse programda tartışma alevlendi. 350 sanatçının açıklamasındaki dilinin kırıcı olduğuna işaret eden Tönbekici ile Kanetti arasında gerilimli diyaloglar yaşandı.

Mutlu Tönbekici: Bina tamamen yıkılacak. Mevcut olan restore edilemiyor çünkü bina zaten çökmüş durumda. Bina yüzeyi hariç tamamen yerle bir edilecek. Yeni yapılacak olan Emek olduğu yerde de yapılsa yine sahte bir Emek olacak

Vivet Kanetti: Niye sahte olsun, şu haliyle toparlanabilir
M.T. – Hayır toparlanamıyor. Binanın ön tarafı öyle bir çöküntü ki
V.K. – İstense toparlanır. Sadece bu sürecin hatırına
M.T. – Bunun süreçle alakası yok
V.K. – çok alakası var
M.T. – 25 yıllığına satılmış zaten bu bina 1993 yılında
V.K. – 25 yıl nedir ki hemen geçiverir
M.T. – istersen karşılıklı konuşalım, hassas olduğunu biliyorum ama sesi yükseltmeye gerek yok, elim ayağım titriyor. Bana göre tırıvırı, ülke yangın yerine dönmüş, burada Emek ne olacak
V.K. – Tırıvırı demen ne kadar acı
M.T. – Acı falan değil, bu dilde tartışıldığı için ikna olmuyor kimse
V.K. – Nasılmış dil
M.T. – Tepeden bakan bir dil. ben bugün tüm mimarların yazılarını okudum, öyle tepeden bir dille yazılmış ki.
V.K. – Sen karşı yazıları okudun mu Ergenesol falan
M.T. – Beni o ilgilendirmiyor, ben mimarların yazılarını okudum, çok kırıcı bir dilleri var
V.K. – O 350 kişiyi okudun mu
M.T. – Onların dili de kırıcı
V.K. – Hayır, yıkmayın hayallerimizi, yaşatalım diyorlar kısacık bir metin
M.T. – Bizim tartıştığımız iyi filmler gösteren sinemamızın olması mıdır, yoksa birinci kattan sinemaya girilen bir yerden mi bahsediyoruz. Benim anlamadığım şey, bana dördüncü kata çıkmak istemiyoruz yeterli bir bahane gelmiyor. AVM’nin içinde bir şey istemiyoruz yeterli bir bahane olarak gelmiyor. Bu Emek’ten sadece düzayak olacak diye bir kural yok. Arkadaki İpek sineması yandıktan sonra 40 yıldır o binaya insan girmemiş. Beyoğlu’nun ortasında bir bina cesediyle yaşıyoruz, biz ne biçim sinemalarda izliyoruz diye protesto etmiyor, leş gibi kokusu vardı. En son bu sinema kendi kendine kapandı, rekabet edemedi. O kadar seviyorlardı da niye gitmiyorlardı. Bakımsız, bir sürü sebeplerden dolayı olmadı. Ben buranın Paris’teki gibi bir kültür merkezi olmasını isterim. Para diye bir şey var. Rant diyorlar, rant ayıp bir şey değil. Bu binanın restorasyonu pahalı ve o firma bunun parasını kazanmak zorunda.

emek sineması

http://www.ahaber.com.tr/webtv/videoizle/emek-sinemasina-karsi-cikanlarin-kirici-bir-dili-var