Aradığınız Gence Şu Anda Ulaşılamıyor 28.09.2016

Sohbetlerde gençleri eleştirmek kadar konforlusu yoktur. Nerede eski gençlerle başlar, biz böyle değildikle bitirirsin işi. Apolitiklikten sol kroşe, aklı havada olmaktan sağ kroşe atıp, sen ne anlarsınla şık bir tekme savruldu mu, zavallının hali kalmaz ayağa kalkmaya. Ben gençlere bakınca üç grup görüyorum.  Hızla apolitikleşenler: Bunlar internet alışveriş sitelerinin, moda bloglarının, Instagramın bir numaraları kullanıcıları. Dünya yansa bir bağ otları yanmıyor. Darbe sonrası halk sokaklarda demokrasi nöbeti tutarken onları kafelerde trend muhabbetleri yaparken gördük. Yediklerinin içtiklerinin fotoğraflarını çekmeden doyduklarına inanmıyorlar. Hatta bu fotoğrafları çekmek için yemek yediklerini bile düşünebiliriz. Bu grupta ideolojik olarak ayırt etmeksizin her tür genç var. Başı kapalısından tut, koluna Atatürk dövmesi yaptırana kadar.

Anarşizme özenenler: Demokratik hareketten anladığı şiddet göstermek olan bir grup bu. Sosyal medyayı da oldukça etkin kullanıyorlar. Herhangi bir siyasi tartışmaya katkıları sadece küfür düzeyinde. Ezberlenmiş slogan cümleleri var. Başını sonunu değiştirip sürekli tedavüle sokuyorlar. Bazıları anarşizmi söz boyutunda yaşarken bazılarının direkt uygulamaya geçtiğini de görüyoruz. Suça bulaşıyorlar ve dönülmez bir yola giriyorlar. Bu kara delikteki gençler de tek bir ideolojiye sahip değiller. Diğer gruptaki çeşitlilik burada da söz konusu. 15 Temmuz ile biraraya gelenler: En sevdiğim grup bunlar. İdeolojik olarak ne kadar farklı da olsalar darbeye karşı omuz omuza durdular. Meydanlarda birlikte nöbet tuttular. Aslolan vatandır gerisi teferruattır dediler. Tankın karşısına beraber çıktılar. Birbirlerinin etnik kökenlerini ve ideolojilerini sorgulamadılar, toprak ortak paydamızdır dediler. Hepsi alnından öpülesi gençler.

Bizi 2023 Türkiye’sine taşıyacak olan işte bu gençler.  Farklılığımızdan çoktur ortak noktamız diyen gençler.  Bu memleket için hep birlikte çalışmalıyız diyen gençler. Bu gençlerin sesini daha çok duymak istiyorum. Hatta hepimiz susalım onlar konuşsun. Onlar konuşsun biz kaybolan ümitlerimizi geri kazanalım.  Gelelim gençleri eleştirme mevzusuna. O kadar eleştiri yaptıktan sonra bu cümleyi abes mi buldunuz? Bulmayınız. Her konuda olduğu gibi eleştiri konusunda da dengeyi tutturmamız gerektiğini düşünüyorum. Ne yerden yere vurmalı, ne boş vermeli.

Aşırı eleştiriyi hiç dinlememeye bağlayanlardanım.  Gençlerle iletişimi eleştiri üzerine kurunca, kulaklarımız sağırlaşıyor.  Dünyada çok satan psikolog ve toplum yorumcu Dr. Jean M. Twenge’nin “Ben Nesli” kitabı gençler ve jenerasyon farkları ile ilgili farklı bir bakış açısı kazandırabilir size. Ama ben çok fazla jenerasyon farkına takılmadan şunu söylüyorum. Gençleri daha fazla dinlememiz gerekiyor. Düzeltiyorum, önce onları dinlememiz sonra konuşmamız gerekiyor. Biz dinlemeyi pas geçip konuşmaya başlıyoruz. Gençler anlatmak istiyorlar çünkü dertleri var. Modern dünyanın getirdiği problemler, aldıkları batı eğitiminin onlara dayattıkları ile geleneksel olan arasında sıkışıp kalıyorlar.  Eleştiriyi azaltıp, dinlemeyi çoğaltırsak parlak bir gençlik olacak.  Aksi takdirde aradığımız gence ulaşılamayacak, telefon hep kapalı olacak.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/aradiginiz-gence-su-anda-ulasilamiyor

25 Eylül Pazar, Kadraj’da!

Osmanlı’dan Türkiye’ye eğitim sisteminin temelleri neye dayanıyor?

Medreseler, tekkeler ve diğer eğitim kurumları nasıl bir işleve sahipti?

Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de yapılan eğitim reformlarının amacı neydi?

Din eğitiminde yaşanan sıkıntılar Fetullahçı Terör Örgütü’nü nasıl doğurdu?

Kadraj’da Zeynep Bayramoğlu soruyor; AK Parti İstanbul Milletvekili Nureddin Nebati, Türkiye İmam Hatipliler Vakfı (TİMAV) Genel Başkan Yardımcısı Muhiddin Okumuşlar, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Coşkun Yılmaz ve Yeni Birlik Gazetesi Yazarı İlahiyatçı Sosyolog Erol Erdoğan canlı yayında yanıtlıyor…

Kadraj her pazar saat 21:00’de A Haber’de…

 

 

İlahiyatçılara Bırakılamayacak Kadar Önemli Konular 24.09.2016

Geçtiğimiz sene davet üzerine İstanbul’daki ilahiyat fakültelerinden birine konuşmacı olarak gittim. İmam hatip mezunları, ilahiyatçılar ile aynı literatür eğitimini aldıkları için birbirlerinin dillerinden anlarlar. İmam-hatip liselerinin ilahiyat fakültelerinin hazırlık sınıfı gibi olduğunu söylesek yanlış olmaz. Ben de bir imam hatip mezunuyum, bu nedenle ilahiyatçılara muhabbetim diğerlerinden farklıdır. Bu hislerle yola çıktım, lakin heyecanla gittiğim fakülteden ciddi hayal kırıklığı ile ayrıldım.

İlahiyat fakültelerinde büyük sıkıntılar var. Öğrenciler uzun yıllarını ilim tahsiline ayırmış hocalarından daha çok cemaat ve tarikat liderlerine itibar ediyor. (Bu konunun ayrıca tartışılması gerekiyor. Elbette her şey diplomadan ibaret değil ve bizim çok muteber din büyüklerimiz var ama yıllarını ilim tahsiline ayırmış hocaların, diğerleri yanında dikkate alınmaması önemli bir mevzu) Bunun nedeni ilahiyat hocalarının gençlerle iletişim konusunda doğru dili yakalayamamış olmaları ve gündem mevzularına yeteri kadar ilgi göstermemeleri olabilir. Zira yaptığım programlardan öğrendiğim, “ilahiyatçı konformizmi” denilen bir şey olduğu. Çoğu ilahiyat hocası suya sabuna dokunmayan konularda konuşma konusunda oldukça istekliyken, güncel mevzularda sessizleşiyor.

Türkiye’nin en saygın ilahiyatlarından biri olduğunu kabul ettiğim bu fakültede, kız öğrenciler ön sıralara oturmasın arka sıralara otursun çünkü tahrik oluyoruz diyen, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler aynı asansöre binmemeli tartışması yapan ilahiyat öğrencilerinin varlığının ciddi olarak tartışılması gerektiğini düşünüyorum. O gün planım öğrencilerle medyayı konuşmaktı ama bu duyduklarımdan sonra konuşmayı tamamen değiştirdim.

Ciddi sosyal problemleriniz var. Bugün bu topraklarda terör denen bela olmasa üzerinde en fazla konuşacağımız konu şüphesiz eşcinsellik olacak. Ciddi bir lobi faaliyeti ve özendirici kampanyalarla karşı karşıyayız. Dizilerde en sevimli karakterlerin eşcinseller olması bir tesadüf olamaz. Ensestte (sadece bilinen vakalar) dünya sıralamasında ilk beşteyiz, pedofili ciddi bir bela, en fazla porno site tıklanan ülke olmanın yanında, çocuk pornosunun dağıtımında iki ana hub’a sahibiz. Bu büyük sosyal problemler karşısında üretim yapan bir ilahiyat camiası yok. Elbette akaid, tefsir çalışmaları önemli ve yapılmalı ama geleceğimizi, aile yapımızı tehdit eden bu problemler önemli değil mi?

Fakülte öğrencilerine bu konularda çalışma yapmalarını tavsiye ettim. Çünkü ben Müslüman bir iletişimci olarak ilahiyat camiasının bana bir bakış açısı kazandırmasını istiyorum. Kuranın bu konulara yaklaşımını, önleyici olarak neler yapılmasını tavsiye ettiğini bilmek istiyorum. Öğrencilere bu konularda onların sesinin daha fazla çıkması gerektiğini söyledim. Kız öğrencilerden biri söz istedi ve içimi yakan şu cümleyi söyledi; “hocam, bu konular ilahiyatçılara bırakılamayacak kadar önemli konular”. Öğrencinin bu sözleri en başta ilahiyat camiası olmak üzere hepimizin üzerinde düşünmesi gereken sözler. İnsanın sadece bireysel değil sosyal hayatını da düzenleyen bir dinin mensuplarıyız ve ilahiyatçıların sesini daha fazla duymaya ihtiyacımız var. Konformist bir tutum uzun vadede canımızı yakmaya devam edecek. İlahiyatlar sosyal meselelerde bir referans noktası haline gelmeli. Bunun yolu da ilahiyat fakültelerindeki eğitimin yeniden revize edilmesi ve akademisyen kalitesinin arttırılmasından geçiyor sanırım.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/ilahiyatcilara-birakilamayacak-kadar-onemli-konular

Bir Problemimiz var 21.09.2016

MİT Krizi ile başlayan, 17-25 Aralık ile devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimi ile sona eren FETÖ kalkışması, Türk Siyasi tarihinin en büyük ihanetlerinden biri olarak hafızalarımızda yerini aldı. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu karanlık kadroların, devlet kademelerinden ve özel sektörden temizlenmesine halkın büyük çoğunluğu destek veriyor. Türk halkı, egemenliğine yapılan bu saldırının, kendisine çevrilen namluların, şehit ve gazilerinin hesabının sorulmasını istiyor. Elbette, bu işin görünen tarafı. Görünmeyenin de ise büyük bir hayal kırıklığı var.
Halkın dini değerlerini sömüren bu hain grup, beraberinde pek çok dini oluşumu da töhmet altında bıraktı. Cemaatler, tarikatlar ve sivil toplum kuruluşları mevcut durumdan oldukça rahatsız. Yaşanan hayal kırıklığı ve beraberinde gelen güvensizlik kurban bağışlarında da kendini gösterdi. Aldığım bilgilere göre, sivil toplum kuruluşlarına yapılan kurban bağışları geçen seneye oranla %30 düşük. Ciddi bir güven bunalımı yaşıyoruz.

Kendi kavramlarımıza yabancılaşır olduk. Hizmet, himmet, imam gibi bize ait, sevdiğimiz kavramları kullanmaktan imtina ediyoruz artık. Çünkü anlamlar ve zihinler kirlendi. Türkiye’deki cemaat ve tarikatların sosyal işlevlerini kimse inkar edemez. Dini hikayeleştirerek öğrenir, sohbet ve ilim meclislerine önem veririz. Sohbet meclisleri modern hayatın sığınılacak limanları gibidir. Allah’ı ve peygamberini hatırlatan bu meclislerin ruhumuza iyi geldiğini düşünenlerdenim. Gittikçe bireyselleşen hayatlarımızda bir arada olmanın güzelliğini hatırlatan bu meclislerin yokluğu hepimizi etkiler. Bunlar madalyonun iyi yüzü. Ama eleştirmemiz, üzerinde düşünmemiz gereken taraflar da var. Dini grupların şeffaflaşması, kayıt altına alınması, liyakat ve biat kavramlarının yeniden sorgulanması gibi.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Hac için gittiği Mekke’de basın mensuplarına açıklamalar yaptı. Görmez, Türkiye’ye döner dönmez sivil dini yapılarla bir araya geleceklerini söyledi. 15 Temmuz sonrası yaşanan büyük sıkıntıyı Görmez de farkında, “15 Temmuz’dan sonra değerlendirmelerde bazı yanlışlar yapılıyor. Bu yanlışlardan bir tanesi, bir ihanet üzerinden topluca bütün dini yapılarıdini cemaatleri zan altında bulundurmak.” diyor. Bu güzel bir gelişme. Bu buluşmanın şimdiye kadar olmamasının mantıklı bir açıklaması var mı bilmiyorum. Seküler camia fırsattan istifade kapatalım, yasadışı ilan edelim çığlıkları atadursun cemaatler ve tarikatlar mevzusunu akılcı bir tutumla ele almak lazım. Yasaklamak çare değil, şeffaflık olmalı. Ayrıca bu yapıların kendi alanları dışına çıkmaması gerekiyor. Holdingleşme beraberinde ticari ve siyasi ilişkileri getiriyor. Yeni paralel yapıların önünün açılmaması, iman sahiplerinin gönüllerinin kırılmaması için sivil dini yapıların sınırlarını net olarak belirlemek şart.

Sürecin nasıl işleyeceğini merak ediyorum. Devletin, geçmişte dini yapılarla sorunlu bir ilişkisi olduğu malum ama artık yeni bir anlayış var. Bakalım sivil dini gruplar Diyanetin bu davetini nasıl karşılayacak? Daha önemlisi Diyanet bu yapılarla hangi düzlemde ilişki kuracak? Bir hiyerarşi söz konusu olacak mı? Umarım bu soruların cevapları kamuoyu önünde paylaşılır ve süreç şeffaf ilerler. Söyleyecek çok sözümüz var.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/bir-problemimiz-var

Sıla-i Rahim 17.09.2016

Topraktan yaratıldık, ömrümüzün sonunda yine toprağa karışacağız. Toprakla insan arasındaki ilişki sadece varoluşsal bir ilişki değil, bunun ötesinde bir bağımız var. Hem psikolojik hem fizyolojik olarak etkiliyor bizi, doğduğumuz topraklar. Bu nedenle şanslı görüyorum kendimi çünkü dünyanın en kadim topraklarında doğduk biz. Binlerce milletin üzerinde hayat kurduğu, sevinci ve hüznü ile ruh verdiği topraklar bunlar. Anadolu toprakları, medeniyetlerin beşiği.

Bu memleketin neresine gitsem oralı olurum ben.  Etnik kökenim karışık, biraz Rum, biraz Gürcü, biraz Laz ve çokça Türkmen’im. Kendini nasıl tanımlıyorsun diye sorarsanız tam bir Türk’üm derim. Aslım Karadeniz’den olduğu için de normal olarak biraz torpil geçerim kendi memleketime. Çayı, fıkrası, üzümü ama çokça insanı meşhur olan Rize’dir dedelerimin yurdu.  Geçtiğimiz hafta sıla-i rahime niyet ettim, memleketimin yolunu tuttum. Ailemin büyüklerini ziyaret ettim. Her bir evde ayrı bir sevgi ile sarıp sarmalandım. Uzun zamandır hissetmediğim bir huzur geldi misafir oldu ruhuma.

Rahmetli babaannem bir şey söyleyip de karşı taraftan anlaşılmadığını fark ettiğinde “gelirsin yaşıma gelirim aklına” derdi. Yirmili yaşlarda büyüklerime ve aileme bakışım ile şimdiki bakışım arasında müthiş bir fark olduğunu hissediyorum. Zaman, ailenin anlamını arttırıyor. Büyükler bir bir aramızdan ayrıldığında anlıyoruz varlıklarının ne denli önemli olduğunu.  Sıla-i rahimin bereketi bol gülümseme ile gösterdi kendini. Modern hayatlar ve şehirler esir ederken bizi, gülmeyi unutmuşuz sanki.  Geçtiğimiz günlerde “huzurum kalmadı” dediğim bir arkadaşım “en son ne zaman gökyüzüne baktın?” diye sormuştu, hatırlayamadım. İşte tam da bu yüzden memleketimde en çok gökyüzüne baktım. Şehir ışıklarının görünmez yaptığı gökyüzüne, yayladan bakınca fark ettim eşsiz ışık şölenini. O nasıl bir güzellik!

Zor bir yıl ve çok zor bir yaz geçirdik. Hüzün yılıydı bu yıl. Çok kaybımız oldu. Varsın birileri yaşanmaz deyip terk etsin, varsın çekilmez burası desin. Toprağı, suyu, dağları her şeyden öte insanı ile benzersiz bir memleket burası. Şükretmek için çok sebebimiz var.

Rize’yi bilmeyenler için birkaç uyarı yapayım en önemlilerinden. Yaylarında kalmadan Rize’yi görmüş olmazsınız. Fırtına’nın suyu teninize değmeden ayrılmayın Rize’den. Cesaretiniz varsa rafting yapın. Ardeşen’den vadiye sapıp Fırtına’nın yarenliğinde yukarı doğru tırmanın, Zilkale eşsiz manzarası ile sizi büyüler. Zilkale’ye gelmeden sola doğru saparsanız yol sizi Sal ve Pokut Yaylası’na götürür. Bu iki yayla arasında rüya gibi bir orman yolu var. Avusor Yaylası Ayder’in biraz daha üstünde, iki bin 400 metre rakımdaki bu yaylada konaklayıp daha yukardaki buzul göllerine yürüyüş yapabilirsiniz. Lakin sise dikkat, rehbersiz kaybolma ihtimaliniz var.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/sila-i-rahim

Sefer 14.09.2016

Hac insanın Allah’a seferidir diyor Ali Şeriati.  Dünyanın dört bir tarafından gelen farklı renklerin farklı milletlerin bir olduğu ve tek olduğu… Ölümün sıradanlaştığı, hayatın farklı bir anlam kazandığı… Gerçek bir mahşer provasıdır Hac. Bir sefere çıkıyor insan, beraberinde milyonlarca Müslümanla, ama tek başına. Hem yaratıcısını arıyor hem de kendini.

Hac oldukça meşakkatli bir yolculuk ve bu yolculuk Kabe’yi terk ederek başlıyor. Yeniden gelmek üzere yola çıkıyorsunuz. İstikamet Arafat. Dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlar büyük buluşma için Arafat’ta yani ilk tövbenin kabul edildiği, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın kavuştuğu, onların yaratıcıyı bildikleri ve af diledikleri yere geliyorlar.

Yaklaşık 3 milyon Müslüman aynı anda aynı yöne dönüp ayağa kalkıyor ve yaratıcıya dua ediyor. Arafat’tan Müzdelife’ye, şuur ve idrak makamına yolculuk başlıyor sonra.  Sabaha karşı yine yola düşüyorsunuz ama bu sefer silahlarınızı kuşanarak. Çünkü vakit düşmanla karşılaşma, İsmail’ini kurban etme ve Aşk için vazgeçme vakti. Bir babanın Allah istediği için oğlundan, bir oğlun Allah babasından istediği için hayatından vazgeçtiği makama çıkıyorsunuz. İsmail’inizi kurban edip, terk ettiğiniz Kabe’ye geri dönüyorsunuz. Bilgi, şuur ve aşk makamlarından müteşekkil bir sefer bu. Sonsuz sabitlik ve sonsuz hareketten ibaret.

2015 yılında Hac mevsiminde iki büyük felaket yaşandı. İlki mataf alanındaki vinç kazası, ikincisi Mina’daki izdiham. Bu iki olayda binden fazla kişi hayatını kaybetti. Ben 2015 yılında hacı oldum. İki büyük faciaya da şahit oldum. Özellikle vinç kazasında orada idim. Bu meşakkatli hac yolculuğunun üzerinden bir yıl geçti.  Gitmeden önce bana, zor olan Hac değil sonrasıdır, demişlerdi. Döndüğüm zaman anladım ne demek istediklerini. Evet, gerçekten zor olan hac sonrası o duyguları muhafaza etmek, kurbanını, vazgeçtiklerini aklında tutmak, akdinden dönmemek.

Yaşadığımız hayatlar mekanikleştikçe, hissetmek zorlaşıyor. Allah ile olan ilişkimizi de sanal dünyanın bir parçası haline getirme eğilimlerimiz var. Hac ihram ile soyutlarken, kalabalığın içinde yaşadığın yalnızlıkla seni Allah’a yaklaştırıyor. Yaşanılan yalnızlık ise şehir hayatındaki yalnızlığa hiç benzemiyor. Kaçıp kurtulmak istediğin nefesini kesen bir yalnızlık değil, tam tersi serin rüzgarlar estiren ferah nefesler aldıran bir yalnızlık bu. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey yani. Bilme, anlama ve hissetme… Bu duygularla izledim hac haberlerini.  Bu meşakkatli yolculuğu nihayete erdiren, Allah’la akitleşen tüm hacıların seferi mübarek ve daim olsun. Allah isteyen herkesi kavuştursun.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/sefer

Tarz Meselesi 07.09.2016

Bir önceki yazıda muhafazakar dindar kadınların tatil çıkmazından bahsetmiştim. Üç tarafı denizlerle çevrili bu güzel memlekette deniz tatili için uygun alternatif bulmanın zorluğunu anlatıp, varlık içinde çektiğimiz yokluğu paylaşmıştım. Bir vatandaş olarak talebim her sahil beldesine bir kadınlar plajı açılmasıdır. Kadınlarının neredeyse yarısının tesettürlü olduğu bir memlekette bu teklifin lüks olmadığını düşünüyorum. Ayrıca uygulamada tesettürlü olmayan kadınların da tercihini bu tesislerden yana kullanacağını biliyorum. Muhafazakar kadınların bu tercihleri yılmaz insan hakları savunucusu, olmasaydın olmazdık seküler kesim tarafından görmezden gelindi. Görmezden gelmek şöyle dursun, bu ihtiyacı karikatürize ederek sözüm ona deneyimsel haberler yaptılar. Çözümler üretildiğinde ayağa kalkıp laikliği tekrar gündeme getirdiler. Bu basit ve insani ihtiyacı anlamak bu kadar zor olabilir mi?

Bu yazının konusu ihtiyaçlar değil. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak görünürlük kavramından bahsetmek istiyorum. Muhafazakar dindar kadınların sorunları neden görülmüyor/görmezden geliniyor? Aslında bu sorunun temeli cumhuriyet sonrası modernleşme, kadına verilen rol ve kadın üzerinden zihniyet dönüşümü inşasına kadar geniş bir perspektifte değerlendirilebilir. Cumhuriyet ve modernlik kendi tanımına uygun olmayan dindar tesettürlü kadını uzun süre görmezden gelmeyi tercih etti. Düşünün mesela yakın zamana kadar ürün ve hizmet reklamlarının ne kadarında tesettürlü bir kadın figürü vardı? Ben size hatırlatayım. Hiç yoktu. Hatta bir gayrimenkul şirketinin reklamlarında tesettürlü bir kadının fotoğrafını kullanması haber oldu. Düşünsenize, bu memlekette yaşayan kadınların neredeyse yarısı tesettürlü ama bu reklam haber değeri taşıdı.

Peki görmezden gelme, görmezden gelinen kesimi nasıl etkiledi?  Son dönemde zehirli bir sarmaşık gibi genç kızlarımızın etrafını saran İslami moda veya tesettür modası tabir edilen garip furyanın da temelinde uzun zamandır görünmez olan bu kadınların kendini görünür kılma çabası olduğunu düşünüyorum.

Elbette tüketim sosyo-ekonomik statü ile direkt ilgilidir. Ama bu tüketim kültürü furyasının altında az da olsa, görünür olma isteği, onu uzun zamandır görmezden gelen bir sisteme karşı “hayır ben de varım” çığlığı olduğunu düşünmek yersiz mi olur? Gittiğim konferanslarda genç kızların bana sorduğu sorulardan biri nereden giyiniyorsunuz, özel bir marka tercihiniz var mı olur. Pazardan parça kumaş alıp terziye kıyafet diktirdiğimi öğrenince şaşırırlar. Dikkatli bakıp, gençlerin üstündeki kıyafet ve aksesuarların maliyet hesabını yaparsanız, bazen bu rakamın 10 binlerin üzerinde olduğunu görürsünüz. Görünür olma isteği zaten harcama için küçüklükten müşteri yetiştiren tüketim kültürünün en fazla kullandığı motiflerden biri.

“Bunu kullanırsanız herkes sizi sever”

“Bunu alırsanız herkes size saygı duyar”

“Bunu alırsanız herkes sizi görür”

Bu yorumu ağır bulabilir, sataşma var diyebilirsiniz. Bence görünür olma istediği doğal bir sonuç. Ama kritik nokta şu. Uzun zamandır ihtiyaçları ve kendileri görmezden gelinen dindar kadınlar ne ile görünür olmak istiyor? Kıyafetleri, şalları, ayakkabıları, çantaları, tarzları ile mi? Zekaları, profesyonellikleri, zarafetleri ve kabiliyetleri ile mi? Cevap aramamız ve sorgulamamız gereken mevzu budur. İleriki günlerde bu konu üzerinde daha çok konuşacağız.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/tarz-meselesi

Varlık İçinde Yokluk 03.09.2016

Birkaç yıl önce Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde, ormanlık alanda zincirleme trafik kazası oldu ve birkaç kişi hayatını kaybetti. Ülkenin televizyonları hafta boyunca bölgeden canlı yayın yaptı. Durum size ilginç gelmiş olabilir. Gelmesin. Bir ülkede siyaset normal seyrinde olunca medya ya zincirleme trafik kazalarını ya da pandaların doğal yaşamını gündem yapar. Bizde böyle kazaların ömrü en fazla 3 dakikadır. O da daha önemli bir gündem maddesi… Özetle, gündemi hareketli, yaşaması zor bir memlekettir burası. Bakın tatil planları yaparken bir anda darbe yapılmak istendi ve biz yaz mevsimini yaşadığımızı bile unuttuk.

Yaz…  Deniz, kum, güneş, huzur… Yaz size bunları mı çağrıştırıyor? Şanslısınız. Benim için yaz, stres mevsimidir. Nedenini şöyle izah edeyim.  Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili ve adalar dahil sahil uzunluğu 8300 kilometre. 600’ün üzerinde havayolunu gerçek zamanlı olarak tarayarak fiyat karşılaştırması sunan, tatilcilerin en çok tercih ettiği arama motoru Skyscanner’ın yaptığı ankete göre dünyanın en güzel 15 plajından 5’i bizim memlekette. Bunlar, Muğla Dalyan’daki İztuzu, Antalya Kaş’taki Kaputaş ve Patara,  Muğla Fethiye’deki Ölüdeniz, Antalya Olimpos’taki Çıralı. Bendeniz için bu plajlar kartpostal görseli kıvamındadır. Bakar bakar iç geçiririm. Zira dünyanın en güzel sahillerine sahip olan memleketimde denize girmem kısıtlı bölgeler hariç mümkün değil. Her sene yaz mevsimi geldiğinde çılgınlar gibi tatil mekanı ararım. Son yıllarda özel işletmelerin bu konuda daha cesur davranması ve yerel yönetimlerin yol açması ile kadınlar plajı sayısında artış olsa da, mevcut ihtiyacı karşılamıyor. İstanbul’a yakınlığı nedeniyle çok tercih edilen Yalova Esenköy’de dört kadınlar plajı var. Ama deniz çoğunlukla pis ve dalgalı. Tesislerdeki korkunç müzikler ve tuhaf eğlenceler de cabası. (Sosyal ortamı yazmaya cesaret bile edemiyorum)

Tesettür otelleri olarak bilinen oteller verdikleri hizmetin çok üstünde aldıkları paralarla insanı hem canından hem tatilden bezdirebiliyor. Oteller dışardan yıldız yağmuru gibi görünse de içeri girdiğiniz anda yaşattığı toplama kampı ile devlet misafirhanesi arasındaki psikolojiyle sizi esir ediyor. Üstelik bu otellerin kadınlara tahsis edilen kıyılarının (ki genelde kadınların havuzla idare etmeleri isteniyor) muhafazalı olduğu da söylenemez, biraz açılmanız durumunda işin mahremiyeti ortadan kalkıyor. Mecbur diz kapağı yarımadalarında serinlemeye çalışıyorsunuz. Sayısal olarak baktığınızda da tesislerde ciddi bir adaletsizlik söz konusu. En geniş plaj, en büyük havuz erkeklere tahsis ediliyor. Diğer tarafta metrekareye 3 kadın 6 çocuk düşüyor.

Alternatif tatil planı yapmak isteyenler, bir parça huzur, biraz neşe ve illa ki deniz arayanlar için elde güzel seçenekler yok.  Ülkedeki kadın profili ve mevcut tablo düşünüldüğünde muhafazakar dindar aileler için tatil, çocukların ve beylerin tatili oluyor, kadınların yanına yorgunluk kar kalıyor.  Varlık içinde yokluk çekiyoruz. Ve bu çok saçma.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/varlik-icinde-yokluk

TSK 2.0 31.08.2016

Genelkurmay Başkanlığı Türk ordusunun ve Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209’u zikrediyor. Yani ordumuzun iki bin yıllık tarihi var. Bu ordu pek çok isyanı bastırmış, Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekatı’na katılmış, yaklaşık kırk yıldır da terör örgütü PKK ile savaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri toplam güç ve sayı bakımından dünyanın 8, NATO’nun ise ABD’nin ardından 2.büyük ordusu.  Halkta karşılığı Peygamber ocağı olan bu birliğin komuta kademesi zihin olarak ne kadar halka yakın sorgulamak lazım.

Kişilerin eylemleri kendilerini konumladıkları yere göre şekillenir. Kenan Evren’in 1995 yılında yazdığı bu satırlar askerin kendini nasıl gördüğü ve nasıl konumlandırdığı konusunda küçük bir ipucu verebilir. “Ülke yönetimi kötü ellerde ve gidiş iyi değilse millet seçimdeki oyları ile onları temizlesin, bugüne kadar olduğu gibi hemen ordudan medet ummasın, ne duruyorsunuz müdahale etsenize demesin. Ederse de silahlı kuvvetlerimiz tahrik ve teşviklere kapılmasın, zira şimdiye kadar müdahaleler sonucu bozulan düzeni onardı da ne oldu? Müdahale düzeninde orduya alkış tuttular, normal düzene geçince kağıda kaleme sarılıp faşist ordu demediler mi?”

Ordunun temel motivasyonu Atatürk ilke ve inkılapları, bunların ne zaman ihlal edilmiş olacağı konusunda karar verme ve müdahale yetkisi de yine onlara ait. Bu anlamda kendilerini ayrıcalıklı ve halkın üstünde gördüklerini söyleyebiliriz (Kendisini halkın hizmetkarı olarak gören vatan evlatları müstesna). Bir ülkenin silahlı kuvvetinin kendini koruyucu olarak görmesinde bir sakınca olmayabilir ama asıl belirleyici nokta neyin koruyucusu oldukları. TSK kendini rejimin koruyucu olarak görüyor, halkın değil.

Tam da bu nedenle ordunun görev tanımı 2013 Temmuz ayında “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk Yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve muhafaza etmektir”, ifadesi, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirildi.

15 Temmuz sonrası yaşananlar bu konuda TSK içinde zihni bir değişime yol açmış olabilir. Çünkü halkın o akşam orduya verdiği mesajlardan biri de “senin görevin beni korumak, bana rağmen bir kalkışma yapmak değil”di. Genelkurmay Başkanının sözlerini en büyük asker bizim asker nidaları ile kesilirken, Paşanın halka selam durmasının anlamı büyük.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ yapılanmasına dair detaylar ortaya çıktıkça insanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Kırk yıldır terörle mücadele ediyoruz, aynı zamanda yaklaşık kırk yıldır devletin içine sızan bir terör örgütü ile karşı karşıyayız. Terör operasyonlarını komuta eden generalin darbenin bir numaralı ismi olduğu gerçeği yüzümüzde tokat gibi patladı.  Aynı general Suriye’deki DAEŞ hedeflerinin koordinatlarını veren ve bunlara top atışı yapılmasını emreden kişiydi. Açıklamasında “misli ile karşılık verildi”  diyordu.

Şu an yapılan Cerablus operasyonun ordu içindeki bazı komutanların direnci nedeniyle iki yıl geciktiğini de öğreniyoruz. Yedi düvel bir araya gelseydi bu kadar zarar veremezdi. Bizi bize benzeyenle vurdular ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık temizlenme, arınma ve yeniden yapılanma vakti.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/tsk-20