Başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü yazıyorum 12.11.2016

4 yaşındaki yeğenime annesi soruyor, “bugün okulda hangi duayı öğrendin? Oku bakalım” çocuk başlıyor; “saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe’de..” devreler yanmış, adresler karışmış bizim oğlanda. Dua niyetine şiir okuyor. Okulda sürekli tekrarlanması ona bu şiir bir dua olmalı fikri vermiş olabilir

Yıllardır Atatürk’ü anma programları yaparız. Şiirler okunur, konuşmalar yapılır. Ama Atatürk’ü gerçekten konuşmayız, konuşamayız. “Cıs”tır çünkü. Konuşulmamalıdır. Ama onun adına birileri 78 yıl sonra bile olsa konuşabilir. Ölümünün üzerinden geçen bunca zamana rağmen bugün yaşasaydı kimi severdi, kimi sevmezdi, ne söylerdi, ne söylemezdi sorularının cevabı ilginç şekillerde verilir.

Yıllar önce maksat gülmek olsun diye Atatürk’e bir mektup yazmıştım. Başörtüsü yasaklarının devam ettiği, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili gak desek Atamızın izindeyiz diye susturulduğumuz dönemdi. Madem işler böyle yürüyor ben de bir mektup yazıp, olayın trajikomikliğini anlatayım dedim. Başladım yazmaya…

“Sevgili Atatürk;
Çizdiğin çizgiden yürümek için elimizden geleni yapıyoruz, modern çağdaş olmak için tek birbirimizi doğramadığımız kaldı.
Tamam, bazı devrimler yaptın, kimi doğru kimi yanlış, ama madem bu devrimler oldu, madem ben bu ülkenin vatandaşıyım, neden benim çok basit hak ve özgürlüklerim elimden alınıyor?
Modernlikse, modernliğin zirvelerindeyim, okuyorum üretiyorum, rejime tehdit olan tarafım nedir?

Sürekli sana gelip, dolaylı yollarla bizi şikayet ediyorlar, bak valla korkulacak bir tarafımız yok. Hem düşünüyorum da şimdi gelsen bizim eve, otursak yemek yesek, çay içsek eminim çok keyifli vakit geçireceksin, sana sormak istediğim bazı sorular var, cevap verirsin değil mi? Söz aramızda kalacak.

Ne zaman bir yenilik konuşulsa, bunun senin ilkelerine aykırı olduğundan dem vuruluyor,
İnsanlar dokunulmazlığı senin üzerinden elde etmeye çalışıyor,
Hatta traji komik bir olay oldu, evini yıktırmak istemeyen bir gecekondu sahibi, evinin bahçesine senin büstünü dikti,
Nitekim linç ediliriz korkusundan belediye evi yıkamadı…”
Sonradan Atatürk’e mektup diye bir etkinlik olduğunu öğrendim. Ciddi ciddi çocukları toplayıp Atatürk’e mektup yazdırıyorlarmış. Bu psikoloji üzerinde çalışmak lazım.

Hayatım boyunca farklı dünya görüşünden insanlarla sohbetlerimde iki “ama”lı soru cümlesine muhatap oldum. Birinci ama, sana çok saygı duyuyorum ama ben içki içerken yanımda oturur musun? İkinci ama, Atatürk’ü seviyor musun? Bu iki amanın ben de yarattığı itici etkiyi tahmin bile edemezsiniz.

İçki mevzusu kenarda dursun Atatürk’le ilgili sevgi baskısı beni hep irite etmiştir. Hiçbir zaman nefret etmedim ama hiçbir zaman muhabbet de beslemedim. Tarihimin önemli figürlerinden biri oldu benim için. Bir insan olarak değerlendirdim, hataları olan, doğruları olan, zaman içinde tercihlerini değiştirebilen, olgunlukla birlikte hayata bakışı şekillenen bir insan. Biraz da aldığı eğitim nedeniyle bu toprağın genetik kodlarını farklı yorumladığını düşündüm. Affetmediğim, asla anlamayacağım devrimleri var. İlk gençlik yıllarındaki elitist ve üstten bakışının ileriki yaşlarda tecrübe ve olgunlukla beraber değiştiğini tanım yerindeyse Atatürk’ün ileriki yaşlarında millileştiğini düşündüm hep. Dinle olan ilişkisi beni ilgilendirmedi hiçbir zaman. Milli duruşu önemliydi benim için.

Yıllar sonra bugün bakıyorum. Herşey değişiyor bu konu hiç değişmiyor. Anlamak, konuşmak, tartışmak yerine, ilkel kabile mantığı ile tabulaştırıyoruz. Bu tavır devam ettiği sürece aramızdaki mesafe de kapanmayacak. O “ama”lar hep kalacak.

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/basima-bir-sey-gelmeyecekse-ataturku-yaziyorum/

5 Kasım Pazar saat 21’de A Haber’de!

Teröre destek veren milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, yargı yolu açıldı…
Peki HDP’li vekiller mahkeme kararına rağmen ifade vermeye neden gitmedi?
Bazı HDP milletvekillerinin tutuklanması hangi odakları harekete geçirdi?
Ana muhalefet partisi CHP, neden HDP ve PKK’nın sözcülüğüne soyundu?
***
Zeynep Bayramoğlu soruyor; Emniyet Eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz, Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür
İlahiyatçı Sosyolog Erol Erdoğan canlı yayında yanıtlıyor…

Wellcome to Tüketim Club 05.11.2016

1999 yılında vizyona giren ve dünyada milyonlar tarafından izlenen Dövüş Kulübü filmi şimdiye kadar yapılmış en keskin tüketim kültürü eleştirisi olma unvanını hala koruyor. Film, 1996’da yazılmış bir romanın uyarlaması. Yazar, aykırı bir kişilik, Chuck Palahniuk. Palahniuk’i yeraltı edebiyatının prensi olarak niteleyenler de var.
 
Tyler Durden, filmin kahramanın bir yolculukta tanıştığını düşündüğü kişi ama aslında şizofrenik bir halisünasyon. Dövüş Kulübünün kuralları ve Durden’in felsefesi filme damgasını vuruyor hatta bir dönem bazı bloglarda Durdenizm diye bir akım bile konuşuldu. Tyler Durden karakterinin beni en çok etkileyen repliği ise şudur: “Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için… Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız.” Tüketim kültürünü ve sıkışmış insanı anlatan bundan daha iyi bir cümle bilmiyorum.
 
Modern dünyanın ve kapitalizmin verdiği tüketme ihtiyacı afyonu hepimizi sarhoş ediyor. İşin kötüsü çabuk bağımlılık yapıyor. Son zamanlarda tüketim alışkanlığı olarak yeni bir akım gelişti: Kapsül gardırop akımı. Temel ilke 10-15 adet standart kıyafet belirlemek ve sürekli onları giymek. Rivayet o ki dünyadaki ünlü siyasetçiler ve girişimciler bu akıma uyuyor.
 
Akımın Amerika’daki en önemli temsilcisi Başkan Barack Obama. Sürekli gri ve mavi renklerini ve standart bir modeli tercih eden Obama, “karar vermem gereken şeylerin sayısını düşürüyorum, çünkü daha önemli kararlar almak zorundayım” diyor. Evet dünyanın polisliğini yapmak zor bir iş. Genç yazar Alice Gregory de bir süredir bu akıma kendini teslim edenlerden. Sözleri ilginç, “Üniforma fikriyle seçebileceğimiz birkaç parça kıyafet özellikle açgözlü olmanızı engelliyor. Ayrıca insana kendini daha olgun hissettiriyor” Türkiye’de bu akıma uyduğu söylenen en ünlü isim ise Cem Yılmaz. Yıllardır aynı siyah tişört, aynı pantolon ve aynı ayakkabı ile sahnelerde.
 
Aklıma kötü rüyalar gördüğümü üzerimde bir ağırlık hissettiğimi söylediğimde bana tavsiyede bulunan yaşlı kadının sözleri geliyor “kullanmadığın kıyafetlerini ver, gardırobunu boşalt, yükünü azalt, ruhun rahatlar”
 
Satın alma öğrenilen bir davranış. Neyi, nasıl, hangi sıklıkta satın alacağımızı yaşarken öğreniyoruz. Öğretilerin niteliği ise bu soruların cevabını belirliyor. Kendinizi nasıl tanımladığınızla ilgili bir şey bu. Kısaca örnek vereyim. Okullarda öğrendiğimiz ekonomi tanımını hatırlayın. “Sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla optimum şekilde karşılanması.” Bakın bu tanımla ihtiyaçlarınızın sınırsız olduğuna, kaynakların sınırlı olduğuna iman etmiş oluyorsunuz, ihtiyaçları karşılama konusunda ise tek kutsalınız akıl. Oysa bizim inancımız duruma çok farklı bakıyor. İnsanın ihtiyaçlarının sınırlı, Allah’ın inayetinin sınırsız olduğunu söylüyor. Üstelik bu ihtiyaçları karşılarken bir ahlak sistemine bağlı olmamız gerektiğini vurguluyor.
 
Kendimizi hangi eksenden tanımladığımız dünya üzerindeki kaynakları ne kadar kullandığımızı belirliyor yani. Bu nedenle ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, ruhumuzun açlığı ve nefsimizin sinir krizleri ile boğuşuyoruz. Ve genelde kaybediyoruz.