Archive for admin

2016’ya dair… 31.12.2016

2016’YA DAİR…
31 Ara 2016

İskandinav ülkelerinden birinde yaşayan medya mensubu arkadaşıma dert yanmış.

Şehre yakın bir bölgede, otobanda, zincirleme trafik kazası olmuş, üç kişi hayatını kaybetmiş. Tv kanalları neredeyse bir hafta bölgeden canlı yayın yapmışlar. Düşündüm, bizde bu haberin kaç dakika hakkı olur? Sanırım 2 dakika, görüntüler çarpıcı ise belki 2,5 dakika.

Gündemi baş döndürücü hızda değişen bir ülkeyiz biz. Yanı başımızdaki insanlık trajedisi, her gün değişen sınırlar ve ikiyüzlü uluslararası politika Türkiye’yi dünya gündeminin kritik aktörlerinden biri haline getirdi. İçine kapalı, dünyaya kayıtsız pasif Türkiye geride kaldı. Bu rol değişikliği, belki de aslına dönüş günlük yaşantımızı da değiştirdi.

İbn Haldun’un sözü geliyor aklıma “coğrafya kader”dir.

Zaten sık duyar olduk bu cümleyi. Coğrafyamız kaderimizi belirler oldu.

****

Bu zamanlarda yılın muhasebesini yapmak adettendir. 2016 zor bir yıl oldu evet, ama pek çok konuda farkındalığımızı arttıran bir yıl da oldu. Çocuklarımızı ihmal ettiğimizi fark ettik. Çocuk istismarı vakaları ve erken yaşta evliliklerle ilgili yaşanan krizler bu konuda daha fazla çalışmamız gerektiğini ortaya koydu. Çünkü çocuğu sevmek sadece başını okşamak, bakımını sağlamak değildir. Çocuklarımızı koruyabildiğimiz ölçüde seviyoruz.

****

Bağdat bombalandığında dünyanın en eski el yazmalarının olduğu o kütüphane küle ve buluta döndüğünde içim yanmıştı. Sonra utandım, binlerce insan katledilirken bunu mu düşündüm diye? Aslında şehirdir insanın aynası. Bağdat’taki kadim hazinenin yağmalanıp tarumar olması, şahit olduğumuz asırda insanlığın ölümünün başlangıcıydı. İster birinci dünya savaşı deyin ister üçüncü dünya savaşı. Kadim bir medeniyetin yok oluşunu izliyoruz televizyonlardan. Medeniyetin incilerinden, kültürümüzün kalelerinden biriydi Halep. Bin yıllık yurdumuz kül oldu.

****

Yıllar önce Cumhuriyet mitingleri zamanında ülkeyi terk ettim. Hadi dürüst olayım arkama bakmadan kaçtım. 28 Şubat’ın üstüne gelen kamusal alan tartışmaları umudumu tüketmişti memleketime dair. Yurtdışında yaşadığım dönem muhasebe acısından verimli olsa da duygusal açıdan kurak bir kış gibi olmuştu bana.

Vatanın kıymeti yokluğunda vurur kafaya. Sürekli bir susuzluk hali yaşarsınız.

Bu sene biz vatanımızla olan rabıtamızı tazeledik. 15 Temmuz gecesi yaşadıklarımız, hissettiklerimiz bir kere daha hatırlattı bize bu vatan bizimdir, bize emanettir.

2016’nın acısı geride kalsın, hüznünü unutmayalım. Daha iyisini yapmak için derslerimizi almış olalım ki tekrar sınanmayalım.

Bereket ve huzur getirsin 2017, 2016’yı aramayalım…

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/2016ya-dair/

Bir İnsan Bin Hayat 24.12.2016

1950’li yıllar…

Giresunlu bir delikanlı elinde tahta bavulu ile İstanbul’a gelir. Amacı ilim tahsil etmektir. Mahir İz, Celalettin Ökten, Ali Rıza Sağman hocalarla yolu kesişir. Din eğitimi almaya başlar.

Nişanlanır.

O dönem hem askere moral vermek hem de dini vecibeleri yerine getirmek hususunda yardım etmek üzere tugay imamları görev yapmaktadır ve Kore’ye gidecek olan Türk tugayına imam alınacaktır. Delikanlı henüz 21 yaşındadır. İmam Hatip Liselerinin kurucusu büyük hoca Celalettin Ökten, git sınava gir, sen bu işi başarırsın der. 200’in üzerinde başvuru olur, delikanlı sınavı birincilikle kazanır. Artık gitme zamanıdır.

Nişanlısına veda eder ve İzmir’den bir buçuk ay sürecek yolculuk başlar.

Tugay komutanı Cemil Uluçevik Paşa’dır ve imamın bu kadar genç olmasından hoşnut değildir.

Tugay, Kore’ye ulaşır.

Genç hoca önce tugayın içinde ezan okumaya başlar, çevreden bazı Koreliler merak ederler bu ahenkli ve güzel sesi. Gelip sorarlar, bir tercüman hocaya götürür onları, o da anlatır ezanı. O dönem misyonerlik faaliyetleri oldukça etkindir Kore’de, genç hocadan rahatsız olurlar. Amerikan Uzakdoğu Kuvvetleri’nin papazı gelir hocaya, “dinlerin aslı birdir, biz burada çalışıyoruz, İslam’a gerek yok” der. Hoca Cemil Paşa’ya bilgi verir. Paşa çalışmalarına devam etmesini söyler. Ev ziyaretleri yapılır. Tek tanrı inancı ve Müslümanlıkla ilgili konferanslar düzenlenir. Petrol varillerinden bir minare yapar, namaz kılınan barakanın yanına ve ilk defa dış ezan okur. Tarih 16 temmuz 1956’dır ve minaresi varillerden olan bu cami Kore’nin ilk camisidir.

Önce üç Koreli Müslüman olur.

Sonra 270 Koreli için şehadet töreni yapılır.

Genç hoca boynunda papyonla, çünkü Cemil Paşa din adamı olsan da bu bir tören papyon takmak zorundasın der, kelime-i şehadet getirtir İslam olanlara…

Her birine ayrı bir Müslüman ismi verir.

İngiliz gazeteleri bu konuya ilgilidir, İslam’ın Uzakdoğu’da yayılması üzerine haberler yaparlar. Konu Vatikan’ın da gündemine taşınır.

Bir buçuk yıl kalır Kore’de genç hoca…

***

Hoca, 1986 yılında hacca gittiğinde Koreli gençler görür, oturur yanlarına sohbet etmeye başlar, Kore’nin milli marşlarını söyler onlara, gençlerin çok dikkatini çeker bu adam. Sonra sorar, sizin babanız, dedeniz nasıl Müslüman olmuş diye. Anlatır gençler, bizim dedemiz, babamız Türk bir imamla tanışmış, adı Zübeyr…

İşte o benim der. Genç Koreliler hasretle sarılırlar ona…

O sene davet ederler Zübeyr Hocayı Kore’ye. Bir de 2006’da yani Kore’nin İslam’la tanışmasının 50. yılında.

***

Bugün Güney Kore’de 50 bin Müslümanın yaşadığı tahmin ediliyor.

Zübeyr Koç Hocaefendi 2009 yılında 74 yaşında vefat etmiş. Vefat ettiğinde 6 yabancı dil biliyormuş. Onu hayattayken görmeyi ve duasını almayı çok isterdim. Hayatında bizim için büyük dersler var. Kore’de bir Türk camisi yapılması ve onun adının verilmesi çok yerinde olmaz mı? Ruhumuzun kafeslendiği, gülmeyi unuttuğumuz şu günlerde Zübeyr Koç Hocaefendi’nin hikayesi bana ilaç gibi geldi.

***

Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.  (Zümer Suresi, 53)

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/bir-insan-bin-hayat/

Öfke Sarmalı 17.12.2016

Bir öfke sarmalına girdik hepimiz. Mutlu hissetmek büyük lüks.

****

Son yıllarda sınırlarımızdaki gelişmeler ister istemez mevzuya bakışımızı değiştirdi. Uykusuz gecelerimizin müsebbibi Halep ve Halep’te yaşananlar öfke patlamalarına neden oluyor. Çaresizlik hissediyoruz. Hissettikçe daha da hırçınlaşıyoruz. Dost sohbetlerinde tansiyon yükselmeye, konuşmaların rengi değişmeye başladı. Mezhep konuşur olduk.

Bir parantez açalım. Türkiye’nin üç büyük fay hattı var. Muhafazakar-Laik,  Alevi-Sunni, Kürt-Türk. Bu fay hatları harekete geçtiklerinde büyük acılar yaşatıyorlar bize. Muhafazakar-Laik fay hattı bir süredir sakin. Kullanılabilir halde değil. Kürt-Türk fay hattı hala canımızı yakıyor. Sunni-Alevi hattı bıçak sırtı ve maalesef her dönem kullanılabilirliği var. Parantezi burada kapatıyorum.

Reel politik bir şekilde ilerliyor. Bizim kalplerime bakmamız lazım.

Peki biz ne hissediyoruz?

İlmine ve ferasetine güvendiğim hocalardan Prof.Dr Mahmut Erol Kılıç’ın şu sözleri bu sorduğum sorunun önemini idrak ettirdi bana.

“Dostlar, benim durumum çok kötü. Hani derler ya “Allah kimseyi benim durumuma düşürmesin!” kabîlinden. Vazifem gereği sekiz yılı aşkın bir süredir İstanbul ve Tahran arasında gidip gelen birisiyim. Ayın yarısı orada yarısı burada gibi. İstanbul’daki evimde izlediğim televizyon kanallarında Suriye rejiminin bombaladığı okulda parçalanan çocukların görüntülerini görüyor ardından yorumcuların o Sünni çocukları vahşice katledenler üzerine yaptıkları yorumları izliyorum. Bir Sünni Türk olarak lanet olsun bu vahşete diyorum.

Sonra Tahran’a gidiyorum. Bu sefer orada akşam haberlerini izliyorum. El-Kaide veyahut IŞİD benzeri Sünnilerin (?) yakaladıkları Şiileri nasıl işkence ile öldürdüklerini izliyorum (sansürsüz). Canlı canlı kalbini sökmelerden tutunuz ateşte kızarta kızarta yakarak öldürmelere kadar. Kurbanların yalvarmaları, çığlıkları tüylerimi diken diken ediyor. Bir İran’lı ve de bir Şii olarak bunları izlesem ne yapardım diye empati kurmaya çalışıyorum. Çıldırıyorum ve aynı laneti burada da haykırıyorum. Buna kalp mi dayanır, asab mı dayanır? Bu karşılıklı ekran okumalarımdan vereceğim örneklerin sayısını yüzlere çıkarabilirim.

Ama dostlar durun bir dakika, ortada bir gariplik var.

KANDIRILIYORUZ!”

****

Erbil seyahati dönüşü bir yazı kaleme almıştım. Yazı şöyle başlıyordu.

“Erbil’e yaptığım seyahatte en fazla duyduğum “Haşdi Şabi” ismi olmuştu. Şii milislerin tamamına verilen bir isim bu. Devam eden Musul Operasyonu ile ilgili en fazla dile getirilen temenni Haşdi Şabi’nin bir Sunni kenti olan Musul’a girmesiydi. Nedenini Kerkük’ten gelen bir görüntü ile anladım. Kerkük yakınlarında bir köyü işgal eden Haşdi Şabi güçleri köyün imamını öldürmüşlerdi. Yerde yatan cansız bedenin göğsünü açtılar, kalbini çıkardılar ve çiğ çiğ yediler.”

Kafam, gönlüm karmakarışık.

Sukunete ve aklı selime ihtiyaç var.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/ofke-sarmali/

12 Yaşındaki Kız çocuğu Evlenebilir mi? 10.12.2016

Ceza Muhakemesi Kanunu Tasarısında, erken yaşta evliliklerle ilgili düzenlemeyi içeren geçici madde, Adalet Komisyonuna geri çekildi. Aslında amaç, küçük yaştaki birliktelikler nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetlerin giderilmesiydi. Ama failin tanımının yeterince açık yapılmaması, tasarıdaki muğlak ifadeler ve kamuoyunun yeterince bilgilendirilmemiş olması ortaya kocaman bir kriz çıkmasına neden oldu. Neticede tasarı çekildi, peki sorun bitti mi?

Erken evliliklerle ilgili karnemize bir göz atalım. TÜİK’in 2015 verilerine göre, 2015’te toplam 602 bin 982 resmi evlilikten 31 bin 337’sinde 16-17 yaşındaki kız çocukları gelin oldu. Çocuk gelin oranının en yüksek olduğu 10 şehir: Kilis, Kars, Ağrı, Muş, Niğde, Bitlis, Kahramanmaraş, Aksaray, Gaziantep, Yozgat. İstatistikler son 13 yılda evlenen kız çocuklarının toplam içindeki oranının düştüğünü söylese de reelde durum tam da böyle değil. Çünkü sadece resmi olan evlilikler kayıtlara geçiyor. Peki ya resmi olmayan evlilikler? Bunun oranını doğum kayıtlarından buluyoruz. 15 yaşının altında doğum yapan anne sayısı geçtiğimiz yıllara göre düşüş seyrinde olsa da bir sosyal gerçek olarak karşımızda duruyor.

Erken yaşta evlilikleri engellemek için ne yapmak lazım? Bu soruya çeşitli önceliklerle cevap verilebilir. Kimileri yasal düzenlemeleri arttırmanın bir çare olabileceğini düşünüyor, kimileri okullaşma oranının artmasının bu sorunu ortadan kaldıracağı konusunda emin. Ben bu konuya başka bir noktadan bakıyorum. Bence erken yaşta evlilikleri azaltmanın yolu kesin olarak diyanetten ve dini liderlerden geçiyor. Çünkü bu nikahları genel olarak bölgenin dini liderleri kıyıyor.

Erken yaşta evlilik ile ilgili ilk yapmamız gereken dini anlamda elimizin güçlenmesidir. Nikahın bazı şartları vardır. Bu şartların ilki nikâhı kıyanın akil (akilli), baliğ (buluğa ermiş) ve nikâh akdi hususunda hür (zorla yapıyor olmaması) olması. Burada karşımıza akil, baliğ ve hür olma tanımı çıkıyor. Kim akildir? Kim baliğdir? Kim hürdür? Genel olarak baliğ olma fiziksel şartların yerine gelmesi ile gerçekleşse de akil olma hangi şartlara bağlı ortaya çıkar? Hür olma yani kendi iradesini ortaya koyma hangi şartlarda mümkündür? 12 yaşında regl olan bir kız çocuğunu baliğ sayabilirsiniz ama akil sayabilir misiniz? Nikah akdi kararı konusunda hür sayabilir misiniz? Nikah akdinin beraberinde getirdiği sorumlulukları 12 yaşındaki bir kız çocuğu yerine getirebilir mi? Hadi en basit haliyle soralım? 12 yaşın bir kız çocuğuna bir bebek emanet edebilir misiniz? Ya 14 yaşında bir kız çocuğuna?

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez çok tartışılan kanun tasarısı sonrası Adana’da 33. İl müftüleri istişare toplantısında bu konuya dair görüşlerini dile getirdi.  “İslam’da bireyin akıl ve ruh sağlığının korunması esastır. Travmatik sonuçlar doğuran hiçbir ilişki tecviz edilemez. İslam bireyin mükellefiyetini akıl ve buluğ şartına bağlar. Dolayısıyla, bir kişinin kendi sorumluluğunu üstlenme ve kendi ayakları üzerinde durması akıl ve buluğ ile mümkündür. İbadetlerde buluğ yaşı esas alınmakla birlikte, muamelatta buluğ yaşı yeterli değildir. Ergenlik gerek şarttır, ancak yeter şart değildir. Yeter şart akılla tamamlanır. İkisi var olmadan muamelat konularında mükellefiyet şartları yerine gelmemiş olur. Evlilik insan hayatının en önemli adımlarından, en ciddi kararlarından birisidir. İslam’a göre nikah sadece nikah değildir, hem ahittir, hem akittir, hem bir misaktır. Ahit olması itibariyle ahlaki yükümlülükleri getirir. Akit olması itibariyle hukuki yükümlülükleri doğurur. Misak olması itibariyle evlenen çifti Allah’a karşı mesul kılar. Nikah hafife alınamaz büyük bir sözleşmedir. Yüce Rabbimiz Kur’an’da “…” ifadesinde nikahı sorumluluğu ağır, büyük bir sözleşme olarak tarif eder. Bütün bunlar göz ardı edilerek henüz anne olma yaşına gelmemiş, eş olmaya karar vermemiş bir çocuğu annesi, babası dahi olsa evlendiremez. Buluğ çağına erse de akli melekeleri gelişmemiş, eş olmanın anlamını, aile olmanın yükümlülüğünü, anne olmanın gereklerini henüz öğrenmemiş ve idrak edememiş bir kız çocuğu babası tarafından dahi evlendirilemez. Buna rağmen çocuk yaşta evliliğin İslam odaklı tartışılması ve konuşulması üzücü olmuştur.”

Bizzat Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e ilettiğim talebi buradan bir kere daha dile getirmek istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan nikah şartları kapsamında detaylı bir rapora (hatta fetvaya) ihtiyacımız var. Sonrasında ise yapılması gereken bölgedeki dini liderleri bir araya toplayarak bu konuyu kapsamlı bir şekilde konuşmak, mevzuyu ekonomik, sosyal ve psikolojik boyutları ile ele almak olmalı.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/12-yasindaki-kiz-cocugu-evlenebilir-mi/

Türk Bayrağı 03.12.2016

Son haftalarda gömleklerimin yakasına Türk Bayrağı rozeti iliştirir oldum. Dostlardan bazıları takıldı; Atatürk rozeti de takacak mısın? Şaşırmakta haklılar, zira hayatım boyunca Türk Bayrağı rozeti takmadım. Peki ne değişti? Ne oldu da, yakama Türk Bayrağı takmak istedim? Bunun cevabı 15 Temmuz’dur. 28 Şubat’ta, Cumhuriyet mitinglerinde, Gezi olayında, Türk bayrağı ile dövüldüm(!) ben. Türk bayrağı, ben ve benim gibiler üzerinde bir sopa olarak kullanıldı. Zaman içinde duygusal bir kopukluk yaşadım. Bu duygusal kopukluk, 15 Temmuz’la vuslata döndü.

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’a gittim. Yeniler Kulübü’nün organize ettiği “28 Şubat’tan Bugüne Darbeler” programına Gazeteci Ahmet Ay’la birlikte konuşmacı olarak katıldım.

Bu yaşadığım duygusal dalgalanmayı konuşmamda dile getirdim. Yaşadıklarımın onlar için hiç de yabancı olmadığını gördüm. (Bayrağı nitelerken daha çok “Türkiye Bayrağı” demeyi tercih ediyorlar.)

Gençler, yıllar sonra ilk kez Türk Bayrağını elimize alıp sokaklara çıktık, gurur duyduk kendimizle dediler. Bu hepimiz için sevinç verici bir gelişme. Toprağımızla bayrağımızla olan gönül bağımız sağlamlaşıyor.

Ama bunun yanında hala eskiden kalma bazı hastalıklarımız devam ediyor.

Gençlerin şu sözlerini hepimiz düşünmeliyiz.

“Ankara’da ve İstanbul’da patlayan bomba ile Diyarbakır’da patlayan bomba aynı şekilde algılanmıyor. Hayatımız zorlaşıyor. Batıda Diyarbakırlısın o zaman teröristsin algısı var. Bunu yıkamıyoruz. Memleketimizi söyledikten sonra illaki vatanımızı ne kadar sevdiğimizi anlatmak zorunda kalıyoruz. İnsanlar şüphe ile yaklaşıyor. Biz nasihat istemiyoruz, birilerinin bizi dinlemesini istiyoruz.”

Genç bir kızın şu sözleri ise bu kadar kışkırtmaya karşı neden Kürt halkının HDP’ye prim vermediğini açıklar nitelikte.

“Batıda yaşadığım bazı olaylar beni keskinleştirmişti. PKK’nın gerçek yüzünü burada gördüm. Dertleri biz değiliz. Eğer buraya gelmeseydim belki çok farklı bir yola girerdim.”

*****

Bu hafta Konya Meram Belediye Başkanı Fatma Toru’nun ev sahipliğinde önemli bir organizasyon yapıldı. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin açılış konuşmasını yaptığı Meclis-i Nisa toplantısında Türkiye’nin yanı sıra Sudan, Suriye, Filistin ve Tunus’tan Aktivist ve gazeteci kadınlar bir araya geldiler. İslamofobi, Suriye ve kadın sorunlarının konuşulduğu Meclis-i Nisa’nın geleneksel hale gelmesinin ve daha geniş katılımlı olarak devam etmesinin uzun vadede etkili olacağı kanaatindeyim.

*****

Bu hafta hepimizi insanlığımızdan utandıran içimizi yakan kül eden bir olay gerçekleşti. Adana Aladağ’da çıkan yurt yangınında 11 çocuğumuz yanarak öldü. Bu cümleyi kurmak bile oldukça ağır geliyor. Acılı ailelere sabır diliyorum.

*****

Dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor. Halep abluka altında ve siviller ölüyor. Bir annenin ölmekte olan oğluna şehadet getirtmeye çalışmasını izledik. Bir film olsaydı senaryoyu yazanı tebrik ederdim. Zira bundan daha vurucu bir sahne düşünemezdim. Ama oldukça gerçekti. O Halepli annenin çırpınışı hepimizin yüreğini dağladı. Allah hepimize merhamet etsin. Sanırım en çok buna ihtiyacımız var.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/turk-bayragi/

Lobi ve Kültür Diplomasisi 26.11.2016

Kültür diplomasisi ne yazık ki Türkiye’nin yeni faaliyet göstermeye başladığı bir alan. 2009 yılında kurulan Yunus Emre Enstitüsü bu misyonu üstlendi. Rakipleri oldukça zorlu; Goethe Enstitüsü, British Council… İlk merkez Saraybosna’da, ikinci Tiran’da kuruldu. Balkanlar ve yakın coğrafya sonrası, Avrupa’da da merkezler açan kuruluş, sonra günlerde Brezilya ve Pakistan’daki merkezlerinin açılışı için gün sayıyor. Amaç, Türk kültürünü anlatmak, kültür diplomasisi yürütmek ve Türkiye’nin algısını olumlu yönde değiştirmek. Şimdiye kadar 100 binin üzerinde insana hizmet vermiş enstitü merkezleri. Başlangıç için iyi bir rakam.

Yunus Emre Enstitüsü, kuruluşunun ilk zamanlarında devletin tüm kılcal damarlarına işleyen FETÖ’nün yuvalandığı yerlerden biriydi. Malum FETÖ, yurtdışı lobi faaliyetlerinin sadece kendi üzerinden yürümesini sağlayan bir ağ kurmuştu. Bunun memleket için nasıl bir felaket olduğunu 15 Temmuz gecesi anladık. Kendi içindeki hainleri erken temizleyen Yunus Emre Enstitüsü, 15 Temmuz gecesi ve sonrası önemli işler yaptı.

Yunus Emre Enstitüsü’nün organize ettiği Katar’daki Türkiye Günleri’ne katıldım. Program çerçevesinde Enstitü Başkanı Prof. Dr Şeref Ateş ile görüşme imkanımız oldu. 15 Temmuz gecesini ve sonrasını bizzat kendisinden dinledim. Ateş, 15 Temmuz gecesi kalkışmanın öğrenilmesi ile birlikte 45 merkezde bilgi paylaşımı yapıldığını, merkezlerin bulunduğu ülkelerdeki networklerin harekete geçirildiğini, Türkiye’de yaşanan olayların muhataplara kapsamlı bir şekilde anlatıldığını söylüyor. Yunus Emre Enstitüsü’nün 15 Temmuz gecesi yaptığı kulis çalışmaları birilerinin yanını yakmış olacak ki, hain darbe girişimi sonrası Fetullah Gülen yaptığı konuşmalarda Yunus Emre Enstitüsü’nü anıyordu. Gülen’e göre hareketin bu alandaki başarıları hazmedilemediği için Yunus Emre Enstitüleri kurulmuş ve başarı ile götürülememiş. Evlere ateşler salındığı gecenin akabinde Yunus Emre’nin sohbet konusu yapılması oldukça manidar.

Şeref Ateş Londra’da meydana gelen saldırı ile ilgili de detaylar verdi. Kasım ayının başında Londra’nın Hornsey bölgesinde bulunan merkeze PKK yandaşları saldırmıştı. Saldırganlar çektikleri 4 dakikalık videoyu HDP Londra isimli Facebook sayfasından yayınladı. Görgü tanıkları saldırının yaklaşık 30 dakika sürdüğünü söylemiş. Çok ilginçtir, polis saldırıdan 45 dakika sonra ancak olay yerine varabilmiş. Başkan Ateş, kamuoyuna açıklama yapmadıklarını ve bunun bilinçli bir tercih olduğunu söylüyor. “Amaç insanları terörize etmek ve bu merkezlere gelmemelerini sağlamaktı. Açıklama yapmadık. Bizim açıklama yapmamamızdan rahatsız oldular.”

Hem FETÖ hem PKK’ya kucak açan Avrupa Birliği ülkelerinde önümüzdeki günlerde Yunus Emre Enstitüleri ile ilgili dava süreçleri başlayabilir. Başkanın söylediğine göre bu ülkelerdeki kurum müdürlerini mahkemeye vermekle tehdit eden gruplar var. Muhteşem Avrupalı adaletini bir kez daha görmek için bizler için de iyi bir imkan olur.

Bir iletişimci olarak lobi faaliyetlerinin bazı durumlarda olmazları olur yaptığına şahit oldum. Bu nedenle lobi faaliyetlerini ve kültür diplomasisini önemserim. Yunus Emre Enstitüsü rakiplerinin gerisinde görünse de hali hazırda elindeki muhteşem kültür hazinesi ile kısa zamanda fark atabilir. Önemli olan gerçekten doğru insanlarla, doğru adımlar atabilmek.

Bu vesile ile hem Enstitü Başkanı Prof.Dr Şeref Ateş’e hem de Doha Kültür Merkezi Müdürü Dr.Mehmet Aykaç’a misafirperverlikleri için teşekkür ederim.

——

SEYYAHLAR İÇİN NOT: Katar’a muhakkak gidin. Souq Vaqif isminde keyifle gezebileceğiniz bir çarşısı var. Kornish dedikleri Manhattan görüntüsünde bol gökdelenli sahilden çok daha sahici ve yaşayan bir yer. Ayrıca tekne gezisi önerilir.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/lobi-ve-kultur-diplomasisi/

Biz Çocuklarımızı Sevmiyoruz 20.11.2016

“Çocuk bulunmayan evde bereket yoktur”

“Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın”

“Çocuğuna merhamet etmeyene Allah merhamet etmez…”

Hz Peygamber hayatı boyunca hiçbir çocuğun gönlünü kırmadı, onlarla oyunlar oynadı, nasihatler etti, şefkat gösterdi. Siyer kitapları Hz.Peygamberin çocuklarla iletişime dair yüzlerce örnekle doludur.

Bir programda Prof.Dr Ekrem Demirli’ye “Belki süremiz yetmez ama bize Hz.Peygamber’in nasıl bir baba, nasıl bir dede olduğunu anlatır mısınız?” diye sordum. “Bu sorunun cevabı oldukça kısadır” dedi. “Onun nasıl bir baba ve nasıl bir dede olduğunu anlamak için kendinize şu soruyu sorun. Mescitte namaz kılarken torunları sırtına çıktığında olur da düşerler diye dakikalarca secdede kaldığı söylenir. Peki torunları değil de diğer çocuklar sırtına çıktığında bunu yapmaz mıydı? Evet yapardı. Çünkü o ümmetin tüm çocuklarının babası ve dedesiydi”

Ebeveyn olma konusunda kavrayamadığımız şey işte budur. Müslüman kadın sadece kendi çocuğunun annesi midir? Müslüman baba sadece kendi çocuğundan mı sorumludur? Biz tüm çocukları kendi çocuğumuz gibi görüp koruyor muyuz?

Modern hayat mı dersiniz? Sanmam. Ahlaksız ve ruhsuz bir İslam anlayışıdır bu.

Biz çocuklarımızı sevmiyoruz.

Çünkü çocuklarımızı koruyamıyoruz.

Çoğumuz onların nasıl tehlikelerle karşı karşıya olduğunu farkında bile değil.

Pornografi, eşcinsellik, ensest ve pedofili…

Bu problemler terörden daha ciddi. Çünkü kötülüklere karşı kalkan olan aile mefhumunu ortadan kaldırmaya başladılar.

Çocuklarımızı korumanın yolu önce onlarla doğru iletişim kurmaktan ve mahremiyet eğitimi vermekten geçiyor. Çocuk nasıl sevilir? Nasıl sevilmez? Çocuk için hangi tavır ve hareket tehlikelidir? Böyle bir hareketle karşılaştığında ne yapması gerekir?

Pedofili ile ilgili vakaları incelediğimde dehşet içinde şunu fark ettim. Çocuklar kendilerine kötü bir şey yapıldığını farkında değildi. Yaşadıkları şeyin normal olduğunu düşünüyorlardı. Yolunda gitmeyen bir şey olduğunu hissedenler dertlerini anlatamamışlardı. Genel olarak çocuk istismarları olaylarında fail yakın çevrede oluyor ve uzun süreli yaşandığı için travma daha da derinleşiyor.

Çocuk istismarı ve ensest üzerinde konuşmamız ve acil olarak önlem almamız gereken konular.

Son olarak dinlediğim bir olayı anlatmak isterim, durumun vahametini ortaya koymak için.

Anadolu’da bir kasabaya gittim. Kadın STK başkanlarından biri ile toplantı yaptık. Bölgede en ciddi problemin ne olduğunu sordum, ensest vakaları dedi ve şahit olduğu bir olayı anlattı.

“Bir kız çocuğunun babası tarafından istismar edildiğini tespit ettik, devlet görevlileri ile eve gidip kızı almak istedik. Babaanne direnç gösterdi ve bize şöyle dedi, ne olmuş yani yaptıysa da babası yapmış”

Evet, acil önlem almamız lazım. Çünkü bütün çocuklar bizim çocuklarımız.

https://www.gazetebirlik.com/yazarlar/biz-cocuklarimizi-sevmiyoruz/

Başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü yazıyorum 12.11.2016

4 yaşındaki yeğenime annesi soruyor, “bugün okulda hangi duayı öğrendin? Oku bakalım” çocuk başlıyor; “saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe’de..” devreler yanmış, adresler karışmış bizim oğlanda. Dua niyetine şiir okuyor. Okulda sürekli tekrarlanması ona bu şiir bir dua olmalı fikri vermiş olabilir

Yıllardır Atatürk’ü anma programları yaparız. Şiirler okunur, konuşmalar yapılır. Ama Atatürk’ü gerçekten konuşmayız, konuşamayız. “Cıs”tır çünkü. Konuşulmamalıdır. Ama onun adına birileri 78 yıl sonra bile olsa konuşabilir. Ölümünün üzerinden geçen bunca zamana rağmen bugün yaşasaydı kimi severdi, kimi sevmezdi, ne söylerdi, ne söylemezdi sorularının cevabı ilginç şekillerde verilir.

Yıllar önce maksat gülmek olsun diye Atatürk’e bir mektup yazmıştım. Başörtüsü yasaklarının devam ettiği, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili gak desek Atamızın izindeyiz diye susturulduğumuz dönemdi. Madem işler böyle yürüyor ben de bir mektup yazıp, olayın trajikomikliğini anlatayım dedim. Başladım yazmaya…

“Sevgili Atatürk;
Çizdiğin çizgiden yürümek için elimizden geleni yapıyoruz, modern çağdaş olmak için tek birbirimizi doğramadığımız kaldı.
Tamam, bazı devrimler yaptın, kimi doğru kimi yanlış, ama madem bu devrimler oldu, madem ben bu ülkenin vatandaşıyım, neden benim çok basit hak ve özgürlüklerim elimden alınıyor?
Modernlikse, modernliğin zirvelerindeyim, okuyorum üretiyorum, rejime tehdit olan tarafım nedir?

Sürekli sana gelip, dolaylı yollarla bizi şikayet ediyorlar, bak valla korkulacak bir tarafımız yok. Hem düşünüyorum da şimdi gelsen bizim eve, otursak yemek yesek, çay içsek eminim çok keyifli vakit geçireceksin, sana sormak istediğim bazı sorular var, cevap verirsin değil mi? Söz aramızda kalacak.

Ne zaman bir yenilik konuşulsa, bunun senin ilkelerine aykırı olduğundan dem vuruluyor,
İnsanlar dokunulmazlığı senin üzerinden elde etmeye çalışıyor,
Hatta traji komik bir olay oldu, evini yıktırmak istemeyen bir gecekondu sahibi, evinin bahçesine senin büstünü dikti,
Nitekim linç ediliriz korkusundan belediye evi yıkamadı…”
Sonradan Atatürk’e mektup diye bir etkinlik olduğunu öğrendim. Ciddi ciddi çocukları toplayıp Atatürk’e mektup yazdırıyorlarmış. Bu psikoloji üzerinde çalışmak lazım.

Hayatım boyunca farklı dünya görüşünden insanlarla sohbetlerimde iki “ama”lı soru cümlesine muhatap oldum. Birinci ama, sana çok saygı duyuyorum ama ben içki içerken yanımda oturur musun? İkinci ama, Atatürk’ü seviyor musun? Bu iki amanın ben de yarattığı itici etkiyi tahmin bile edemezsiniz.

İçki mevzusu kenarda dursun Atatürk’le ilgili sevgi baskısı beni hep irite etmiştir. Hiçbir zaman nefret etmedim ama hiçbir zaman muhabbet de beslemedim. Tarihimin önemli figürlerinden biri oldu benim için. Bir insan olarak değerlendirdim, hataları olan, doğruları olan, zaman içinde tercihlerini değiştirebilen, olgunlukla birlikte hayata bakışı şekillenen bir insan. Biraz da aldığı eğitim nedeniyle bu toprağın genetik kodlarını farklı yorumladığını düşündüm. Affetmediğim, asla anlamayacağım devrimleri var. İlk gençlik yıllarındaki elitist ve üstten bakışının ileriki yaşlarda tecrübe ve olgunlukla beraber değiştiğini tanım yerindeyse Atatürk’ün ileriki yaşlarında millileştiğini düşündüm hep. Dinle olan ilişkisi beni ilgilendirmedi hiçbir zaman. Milli duruşu önemliydi benim için.

Yıllar sonra bugün bakıyorum. Herşey değişiyor bu konu hiç değişmiyor. Anlamak, konuşmak, tartışmak yerine, ilkel kabile mantığı ile tabulaştırıyoruz. Bu tavır devam ettiği sürece aramızdaki mesafe de kapanmayacak. O “ama”lar hep kalacak.

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/basima-bir-sey-gelmeyecekse-ataturku-yaziyorum/

5 Kasım Pazar saat 21’de A Haber’de!

Teröre destek veren milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, yargı yolu açıldı…
Peki HDP’li vekiller mahkeme kararına rağmen ifade vermeye neden gitmedi?
Bazı HDP milletvekillerinin tutuklanması hangi odakları harekete geçirdi?
Ana muhalefet partisi CHP, neden HDP ve PKK’nın sözcülüğüne soyundu?
***
Zeynep Bayramoğlu soruyor; Emniyet Eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mehmet Yalçın Yılmaz, Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür
İlahiyatçı Sosyolog Erol Erdoğan canlı yayında yanıtlıyor…

Wellcome to Tüketim Club 05.11.2016

1999 yılında vizyona giren ve dünyada milyonlar tarafından izlenen Dövüş Kulübü filmi şimdiye kadar yapılmış en keskin tüketim kültürü eleştirisi olma unvanını hala koruyor. Film, 1996’da yazılmış bir romanın uyarlaması. Yazar, aykırı bir kişilik, Chuck Palahniuk. Palahniuk’i yeraltı edebiyatının prensi olarak niteleyenler de var.
 
Tyler Durden, filmin kahramanın bir yolculukta tanıştığını düşündüğü kişi ama aslında şizofrenik bir halisünasyon. Dövüş Kulübünün kuralları ve Durden’in felsefesi filme damgasını vuruyor hatta bir dönem bazı bloglarda Durdenizm diye bir akım bile konuşuldu. Tyler Durden karakterinin beni en çok etkileyen repliği ise şudur: “Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için… Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Ne amacımız var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız.” Tüketim kültürünü ve sıkışmış insanı anlatan bundan daha iyi bir cümle bilmiyorum.
 
Modern dünyanın ve kapitalizmin verdiği tüketme ihtiyacı afyonu hepimizi sarhoş ediyor. İşin kötüsü çabuk bağımlılık yapıyor. Son zamanlarda tüketim alışkanlığı olarak yeni bir akım gelişti: Kapsül gardırop akımı. Temel ilke 10-15 adet standart kıyafet belirlemek ve sürekli onları giymek. Rivayet o ki dünyadaki ünlü siyasetçiler ve girişimciler bu akıma uyuyor.
 
Akımın Amerika’daki en önemli temsilcisi Başkan Barack Obama. Sürekli gri ve mavi renklerini ve standart bir modeli tercih eden Obama, “karar vermem gereken şeylerin sayısını düşürüyorum, çünkü daha önemli kararlar almak zorundayım” diyor. Evet dünyanın polisliğini yapmak zor bir iş. Genç yazar Alice Gregory de bir süredir bu akıma kendini teslim edenlerden. Sözleri ilginç, “Üniforma fikriyle seçebileceğimiz birkaç parça kıyafet özellikle açgözlü olmanızı engelliyor. Ayrıca insana kendini daha olgun hissettiriyor” Türkiye’de bu akıma uyduğu söylenen en ünlü isim ise Cem Yılmaz. Yıllardır aynı siyah tişört, aynı pantolon ve aynı ayakkabı ile sahnelerde.
 
Aklıma kötü rüyalar gördüğümü üzerimde bir ağırlık hissettiğimi söylediğimde bana tavsiyede bulunan yaşlı kadının sözleri geliyor “kullanmadığın kıyafetlerini ver, gardırobunu boşalt, yükünü azalt, ruhun rahatlar”
 
Satın alma öğrenilen bir davranış. Neyi, nasıl, hangi sıklıkta satın alacağımızı yaşarken öğreniyoruz. Öğretilerin niteliği ise bu soruların cevabını belirliyor. Kendinizi nasıl tanımladığınızla ilgili bir şey bu. Kısaca örnek vereyim. Okullarda öğrendiğimiz ekonomi tanımını hatırlayın. “Sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla optimum şekilde karşılanması.” Bakın bu tanımla ihtiyaçlarınızın sınırsız olduğuna, kaynakların sınırlı olduğuna iman etmiş oluyorsunuz, ihtiyaçları karşılama konusunda ise tek kutsalınız akıl. Oysa bizim inancımız duruma çok farklı bakıyor. İnsanın ihtiyaçlarının sınırlı, Allah’ın inayetinin sınırsız olduğunu söylüyor. Üstelik bu ihtiyaçları karşılarken bir ahlak sistemine bağlı olmamız gerektiğini vurguluyor.
 
Kendimizi hangi eksenden tanımladığımız dünya üzerindeki kaynakları ne kadar kullandığımızı belirliyor yani. Bu nedenle ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalışıp, ruhumuzun açlığı ve nefsimizin sinir krizleri ile boğuşuyoruz. Ve genelde kaybediyoruz.