İç Sesim Bana Hesaplaş Dedi

Küçücüktüm miniciktim… Babam elinde bir taş plakla çıkageldi. “Bak kızım” dedi, “Bu üstadın şiirlerinin olduğu plak, kendi sesinden hem de. İçinde bir şiir var, “Sakarya Türküsü”, ezberlemeni arzu ediyorum”.

İşte böyle başladı benim siyasi hayatım…

Sabah akşam, üstadın sesinden dinledim Sakarya Türküsü’nü…

“İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya, bir yandan akan benim, öbür yandan Sakarya…” dedim oyuncak bebeklerimle oynarken.

Onun vurguları ile ezberledim şiiri. Bilumum parti faaliyeti öncesi, kalabalığı duygusal olarak hazırlamak için okuturlardı şiiri bana. İşin kötüsü beş kuruş para vermediler. Özellikle “Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya” kısmını öyle bir okurdum ki, kalabalık coşardı, ağlayanlar olurdu. Anlayacağınız, vakti zamanında çok kullandılar beni… Acıların çocuğuyum.(…)

Rahmetli Erbakan yaşadığımız şehre geldiğinde bizim evimizde kalırdı. “Hoca dede” derdim ben ona. Bir kupası vardı, meyve suyunu illa ki o kupadan içmek isterdi. Ziyaretlerinden birinde kayısı suyu rica etmiş annemden, çok kibar bir adamdı hoca dede… Annem çağırdı beni mutfağa, tutuşturdu elime parayı, fırla dedi. Fırladım koştum bakkala. Kayısı suyu koltuğumun altında sallana sallana döndüm apartmanın kapısına.

O vakitler hoca dedenin yanından ayrılmayan sakallı ağabeyler vardı. Sakaryalılar denirdi onlara. Uzun boylu, yakışıklı delikanlılardan müteşekkil bu minik ordu apartmanımızın girişine kamp kurmuştu. Canları sıkılmış olacak ki, bir oyun oynadılar bana.

Tam kapının önüne gelmiştim ki, içlerinden biri “duuuur” dedi. “Kimliğini göster bana”. Kayısı suyunu daha bir sıkıştırdım kolumla belimin arasına. Gözlerimi kocaman kocaman açıp, “ama kimliğim yok ki benim” dedim. “O zaman giremezsin” dedi. Annemin geç kalmam karşısında beni haşlama ihtimaline mi, kimliğim olmamasına mı daha çok üzüldüm bilemiyorum. Gözlerim dolmuş, çenem titremeye başlamıştı. Gülüştüler kendi aralarında. İnsafa geldi biri, “hadi geç bakalım” dedi. “Ama bir daha kimliksiz almam seni apartmana, bilesin…”

Hoca dedeye ulaştı kayısı suyu, elbette o meşhur kupanın içinde…

Hoca dede şefkat ehli bir adamdı benim gözümde. Kapıdan içeri girdiğinde karşılama komitesinin en önünde yer aldığım için ilk benim başımı okşardı. Sonraları bu olayı tesettürüme bağlayıp çok işlettim milleti. Neden tesettürlüsün diye soranlara, Erbakan Hoca başımı okşadı o gün bugün kafayı yıkamadım, bu nedenle tesettürü tercih ettim, dediğim çok olmuştur.

Baş okşamak diyip geçmeyin. Bir çocuk için farklı anlamı var bunun.

Bu anı aklıma geldi durduk yerde, sonra o döneme dair hatırladıklarımı derledim. Benim gözümden davayı anlatayım size. Ders 1: Hayat Bilgisi: Dava nedir?

O zamanlar politika, siyaset kelimeleri kullanılmaz, “dava” denirdi. Davaya hizmet esastı herkes için. Dava kutsaldı.Çocuklara babaanneler, anneanneler bakar, erkekler eşleri ile köy köy gezer, seçim çalışması yapardı. Kollardan bilezikler çıkarılır, davaya destek olunurdu. Humeyni dinlerdi babalar, Necmettin Erbakan’a “Hoca”, Necip Fazıl’a “Üstad”, Recep Tayyip Erdoğan’a “Reis” denirdi. Tüm programlar haremlik-selamlık yapılır, görevli bacılarla konuşurken mücahitler yere bakar, zinhar kafalarını kaldırmazlardı. Teknolojiye biraz şüpheli bakılır, kitaplar tavsiye üzerine okunur, kafa karışıklıkları olmasın diye sohbetler yapılırdı.

İmam hatipli olmak dava adamı olmak demekti ve sorumlulukları vardı. Bir İmam hatipli asla sıradan olmazdı, o hep büyük düşünmeliydi, sorumlulukları vardı. Erkekler muhakkak sakal bırakır, en kötü bıyıklı olurdu. Kadınlar abaye giyer, büyük örtülerini omuzlarından aşağı salardı.

Sonra neler oldu? Değişim nasıl başladı? Belki de bir değişim olmadı? Kimler hangi gömlekleri giydi? Sahi, ortada bir gömlek var mıydı gerçekten? Uzun zaman bu sorulara cevaplar aradım.

Babamın arkadaşlarının hanımları çamaşır makinası isterdi evlerine, lakin çamaşır makinası gavur icadıydı, elleri aşınır, yıkamaya devam ederlerdi. Sonraları evlerini iç mimarlara dekore ettiren, yatak odalarına palmiye ağaçları diken Müslümanlar, muhtemelen yeni gelen bir vahiyle aydınlanma yaşamış olmalıydı. Başka açıklama bulamadım kafamda.

Eylemlerde hadi bacılar yürüyün diye bizleri meydana döken ama kendi iş yerinde tesettürlü kızları çalıştırmayan veya çalıştırsa da kuytu köşelerde çalıştıran ağbileri anlayamadım bir süre. Sonra farkettim ki, biz onlara kimliklerini hatırlatıyorduk. Ne olduklarını, nereden geldiklerini…

Sonra anladım ki, ortada dava falan yoktu. Devşirilmiş, içselleştirilmemiş, çakma bir ideoloji vardı. Bütün bu edebiyatın müsebbibi maddi yetersizliklerdi. Müslümanların parası yoktu. Pek çoğu bu duruma narkoz olarak kullandı dava edebiyatını.

Samimi olanlar yok muydu? Vardı. Hala varlar… Niyetlerin halisliğinden hiç kuşku duymadım ben.

Ama ortada gerçek olmayan bir şey vardı sanki. Kimyası bizim kimyamıza uymayan…

Tam olarak içselleştirilmemiş, özümsenmemiş bir şeyler.

Solcuların Rusya’dan, sağcıların İran’dan aldıkları taşıma sularla döndürülmeye çalışılan değirmenlerdik biz.

Anadolu kültürüne yabancılaştık belki de.

Biat kültürünü yanlış anladık. Biat etmemiz gereken günün normları değil, Yaradan olmalıydı.

Sordum babama, bu durum ne zaman biter? Ne zaman doyar gözler? Doyar dedi babam, doyacak ve öze dönüş başlayacak.

Evet, öze dönüş başladı…

TARAF – 04/02/2012
http://www.taraf.com.tr/haber/ic-sesim-bana-hesaplas-dedi.htm

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Atatürk’e Mektup

atatürk

Mecliste başörtülü vekil olmamasını, kamuda yasağın devam etmesini kime söylemeli? Sonra aklıma süper bi fikir geldi. Bu sorunu Atatürk’e şikayet edelim!

Madem bu işler böyle, bi şeylerden korktuğun veya bir şeylere kızdığın zaman Ataya şikayet etmek makbul, o zaman ben de Atama şikayet etmek istiyorum. Hem Atatürk sadece onların atası mı? Benim atam değil mi?

Benim derdimi sıkıntımı dinlemez mi?
Şikayetimi de şöyle kağıda dökmeyi planlıyorum;
——–

Sevgili Atatürk;
Çizdiğin çizgiden yürümek için elimizden geleni yapıyoruz, modern çağdaş olmak için bi birbirimizi doğramadığımız kaldı.
Tamam, bazı devrimler yaptın, kimi doğru kimi yanlış, ama madem bu devrimler oldu, madem ben bu ülkenin vatandaşıyım, neden benim çok basit hak ve özgürlüklerim elimden alınıyor? Modernlikse, modernliğin zirvelerindeyim, okuyorum üretiyorum, rejime tehdit olan tarafım nedir?

Sürekli sana gelip, dolaylı yollarla bizi şikayet ediyorlar, bak valla korkulacak bir tarafımız yok. Hem düşünüyorum da şimdi gelsen bizim eve, otursak yemek yesek, çay içsek eminim çok keyifli vakit geçireceksin, sana sormak istediğim bazı sorular var, cevap verirsin dimi? Söz aramızda kalacak.

Kendin bu durumdan memnun musun bilemem ama bazı insanlar sana tapınıyor adeta. Bir de sahiplenmişler ki görmelisin, kimseye bırakmıyorlar seni.
Ne zaman bir yenilik konuşulsa, bunun senin ilkelerine aykırı olduğundan dem vuruluyor,
İnsanlar dokunulmazlığı senin üzerinden elde etmeye çalışıyor,
Hatta trajikomik bir olay oldu, evini yıktırmak istemeyen bir gecekondu sahibi, evinin bahçesine senin büstünü dikti,
Netekim linç ediliriz korkusundan belediye evi yıkamadı.
Yani okuduğum kadarıyla ileriyi gören bir liderdin, bu durumu görsen ne derdin bilmiyorum. Ama biz strateji konusunda sen nerede bıraktıysan oradayız. Hatta askeri darbelerle daha bile geri gittik. İşte böyle…

Son olarak, Allahın rahmeti üzerine olsun, okuduğum Yasinlerden ruhuna hediye ediyorum, bil istedim.
Umarım iyisindir,

26/01/2012

Zihin Çekmeceleri

hhhhh

Tanımlamak ve anlamlandırmak…

Hadi amiyane bir tabirle söyleyelim, etiketlemek.

Yaşadığınız bir olay veya tanıştığınız bir kişiyi nasıl tanımlarsınız?

Belli kriterleriniz var mı? Bağlı kaldığınız ilkeler? Peki bu kriterleri neye göre belirlediniz? Somut verileri kolay değerlendiriyorsunuz belki, peki ya soyut veriler?

Mesela bir insanın merhameti neye göre belli olur? Birinin ne kadar merhametli olduğunu ölçebilir miyiz?

%65 merhametlisin demek mümkün müdür bir insana? Mümkün diyelim…

Bana göre %65 merhametli olan sana göre %10 merhametli ise ben mi yanlışım, sen mi? Aradaki fark nasıl açıklanmalı?

—–

İletişim soyut bir kavram. 10 liralık masraf edip, 20 tane mal üretip, onları 1’er liradan satıp, yaşasın 10 lira kar ettim diyemiyorsunuz. Girdileriniz ve çıktılarınız çoğu zaman belirsiz ve zamansız.

Araştırma yöntemleri dersini anlatan hocamız, soyut tanımların ölçümlenmesi ile ilgili sıkıntıdan bahsederken, bu sorunu “zihin çekmeceleri” çözer demişti.

Her birimizin zihninde kocaman bir oda var, çekmecelerle dolu. Yaşadığımız olaylar, okuduklarımız, gördüklerimiz, hissettiklerimiz yoğunluklarına veya önemlerine göre zihnimize yeni çekmeceler ekliyor.

Önemli iki nokta var bu odada. Birincisi çekmecelerin üzerine koyduğunuz etiketler, ikincisi çekmecelerin nelerle dolu olduğu.

Merhamet çekmecesini açalım mesela. Merhamet çekmecenize neler koydunuz? Merhamet nedir? Bir yavru kediyi sevmek, yaralı bir kuşu veterinere götürmek, sokaktaki dilenciye para vermek, anneniz hasta olduğunda çorba yapmak, bir yakınını kaybeden arkadaşınıza sarılmak, yere düşen bir insanı kaldırmak, kaza geçirmiş bir yaralıyı hastaneye götürmek…

Bunların hepsinde az çok merhamet gördünüz öyle değil mi?

Peki bu merhamet çekmecesinin içinde inançları, etnik kökeni, bedensel engeli, ailesinin geçmişi gibi nedenlerle ötekileştirilen insanlara yardım etmek, sevmek var mı? Yoksa bunlar başka bir çekmecede mi?

—–

Zihin çekmeceleri ile iligili düşünürken karşıma sosyopat tanımı çıktı.

“Sosyopatlar, psikolojik bir bozukluk nedeniyle empati kurma yeteneği bulunmayan kişilerdir. Karşılarındakilerin düşünce ya da duygularını anlama yetisinden yoksun oldukları için, kaşıkla göz oymak ve musluk kapatmak, bu kişilerin gözünde aynı derecede nötr iki eylemdir.”

28/11/2011

Parça Tesirli Çizgi Animasyon

vdbfgbn

Barbie; A Fairy Secret (Barbie; Peri Gizemi), 2011 yapımı bir animasyon filmi. Hedef kitle elbette kız çocukları.

Filmin konusu ise şöyle; Barbie ve Ken mutlu bir çifttir. Günün birinde bir peri prensesi Ken’i görür, aşık olur ve onu dağa… pardon göğe kaldırır. (Aslında peri prensesine, erkek arkadaşına aşık olan başka bir peri tarafından büyü yapılmıştır.) Barbie ise bir arkadaşı ve iki peri ile birlikte Ken’i kurtarmak için yollara düşer. Genel tahminin aksine Ken oldukça feminen ve saf bir karakter. Hia hia gülüşü ile bana İnek Şaban’ı anımsattı. Sadece Ken değil filmdeki diğer ana erkek karakter de çok saf. Dişilerin hemen hepsi güçlü ve zeki olarak kurgulanırken erkekler zayıf ve biraz aptal. (Feminist mantık bu, dediğinizi duyar gibiyim).

Her ne kadar çocuklar için yapıldığı iddia edilse de ben, bu filmin yetişkin kadınlar için bile uygun olmadığını düşünüyorum. Animasyon, tamamen tüketim kültürü üzerine kurgulanmış.

Bir tanım yap deseniz bu filmin, “makyaj, giyim, lüks, alışveriş, mücevher ve magazin öğeleri ile harmanlanmış, çocuk zihni için parça tesirli bir bomba” olduğunu söylerim.
Buyurun birkaç replik;

-Çok yardımcı oldunuz, yarın birlikte yemek yiyelim mi?
-A-ha! İşte buna indirimde şal bulmuş gibi sevindim!
Bu bir çocuk cümlesi olabilir mi?

Bir tane daha;
-Bu çocuğa aşık oldum, hemen onunla evlenmeliyim.

Filmin karakterlerinden biri çanta perisi, biri ayakkabı perisi. Aman Yarabbi!  Peri türüne gel!
Bu arada periler uçarak seyahat etmeye nerden başlıyorlar dersiniz? Bildiniz. Büyük bir alışveriş merkezindeki mağazanın soyunma kabininden. Kabin sihirli. Alışveriş yapıp içine giriyorsunuz.  Puf! Periler diyarına gidiyorsunuz.

Liliana isiminde bilge bir periden bahsedildi animasyonda, perilerin en yaşlı ve en bilge olanı nasıl bir şeye benziyor diye merak ettim. Amanın o da botokslu ve estetikli çıkmaz mı?! Taş çatlasın 30 gösteriyor.

Ayakkabı perisi uçma enerjisini elbette ki ayakkabılarından alıyor ve şöyle diyor bize;
-Ben ayakkabı perisiyim, ayakkabılarım ne kadar muhteşemse sihrim o kadar güçlüdür, şu güzellere bakın…

Sonra bakıyoruz o güzellere. Süper topuklu, pembe, diz altına kadar çaprazlanarak bağlanan seksi bir ayakkabı.

-Hayatımı bir çift ayakkabıya emanet edecek olsam bunlara emanet ederdim, diyor perinin yanındaki.
Çanta perisi ise gücünü çantasının ve kemerinin uyumundan alıyor. Replikler ne kadar ilgi çekici değil mi?

Ayrıca tüm karakterlerin burunlarının aynı düzgünlükte olduğunu söylemeliyim. Hepsi estetikli anlayacağınız…

“Er Ken’i kurtarma” operasyonunda Barbie’ye yardım eden arkadaşı ona genel olarak kötü ve agresif davranıyor.  Hatta erkek arkadaşını ayartmaya çalışıyor. (Peri prensesine büyü yapan kızın motivi de aynısıydı, hatırlayın lütfen) Nedenini filmin sonunda açıklıyor; “kendimi seninle arkadaş olmaya layık görmüyordum”

Arkadaş kıskanmış anlayacağınız, az psikopat olsam bu durumu beyaz ırkın üstünlüğü propagandasına bağlarım ama Allahtan o kadar psikopat değilim.

Bir süredir film yerine çizgi film izlemeyi tercih ediyorum. Çizgi film izlemeye başladıktan sonra çizgi film eleştirmenliği olması gerektiğini ve bu işin film eleştirmenliğinden daha önemli olduğunu anladım.

Aman ağlamasın, azcık oyalansın, ayak bağı olmasın diye TV karşısına oturttuğumuz çocukların neler izlediğine, o izledikleri ile ne tip mesajlara maruz kaldıklarına dikkat ediyor muyuz?

Bence bu bilince sahip ebeveyn sayısı oldukça az.

Bu memleket, 19 yaşında bir gencin KGT logolu Polat Alemdar isimli bir kart ile haraç topladığı bir memleket. Hadi o çocuk mu dediniz? Peki ölen bir dizi karakteri için yurdun dört bir tarafında gıyabi cenaze namazı kılınan, gazetelere başsağlığı ilanı veren koca koca adamlara ne diyeceksiniz? Bence 19 yaşındaki gencin eylemini imam-cemaat ilişkisi basitçe açıklıyor.

Hasılı kelam gerçek ile sanalı doğru şekilde ayırt edebildiğimizi söylemek çok mümkün değil. Sırf dublajı düzgün bir Türkçe ile yapıldığı için Amerikan kovboylarını İstanbul beyefendisi zannedik senelerce, hala böyle düşünenler de vardır eminim. Verileni komple alan, süzmeye ihtiyaç duymayan bir bünyemiz var bizim.

Bu konu beni ilgilendirmiyor diyorsanız, marka bağımlısı, hayattaki tek başarının tiki olmak olduğunu düşünen, istediği marka ayakkabıyı almadığında depresyona giren bir kızınız olduğunda şaşırmayın.

Benden söylemesi.

15/11/2011

Düğme

Hesap ettim,

Şu an, bu kağıda bakan gözler seni göreli 473 Gün, 11.358 Saat, 681.120 dakika olmuş.

Zamanı bu kadar net hesaplamam seni şaşırtmış olabilir…

Şaşırtmasın…

Seninle göz göze geldikten hemen sonra saatime bakmıştım.

Tuhaf ve anlamsız gelmişti.

Zamanı ve gerçekliği kontrol etmek istedim belki de…

Bu zaman dilimi içinde neler oldu, neler…

İşçi sendikaları tekel de çalışan arkadaşlarına destek vermek için bir koca gün süreyle hizmet üretmediler.

Bir bakan katıldığı cenazede bir kişinin saldırısına uğradı ve burnu kırıldı.

Elazığ’da orta şiddette bir deprem oldu 41 kişi öldü.

İlk kadın öğretmen vefat etti.

Başbakan roman vatandaşlarla göbek attı… Şaka şaka bir araya geldi sadece.

1 mayıs işçi bayramı 32 sene aradan sonra tekrar Taksim’de kutlandı.

Kastamonu’da oturan 1 çocuk annesi 23 yaşındaki Nilay, zayıflama hapı nedeniyle öldü. Bebeği öksüz kaldı.

Türkiye’nin en kalabalık semtlerinden biri olan Beyoğlu’nun ortasında cinayet işlendi, 24 yaşındaki Ebru, boynuna isabet eden 3 kurşunla can verdi.

Ayşe Paşalı adında bir kadın, tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü eski eşi tarafından 11 yerinden bıçaklanarak herkesin gözü önünde öldürüldü. O gözler kör oldu…

Çin’in doğusundaki Ciangsu’da 51 çocuk kurşundan zehirlendi. 51 tane minik beden toprağın altına girdi.

Karayip Denizi’ndeki ada ülkesi Haiti’de 7,0 büyüklüğünde deprem meydana geldi. 250 bin kişi hayatını kaybetti. İstatistik oldu…

Trajik bir aşk öyküsünü konu alan ünlü “Love Story-Aşk Hikayesi” romanının yazarı Erich Segal 72 yaşında öldü.

Brezilya’da siyam ikizleri, başarılı ameliyatla ayrıldılar. İki birey iki beden oldular.

Lenin’in 140. doğum günü kutlandı.

Sigara tiryakisi şempanze Charlie 52 yaşında öldü.

Dünyanın en yaşlı insanı 114 yaşındaki Japon kadın Kama Çinen öldü. Rahmet olsun…

İsviçre’nin Porrentruy kentinde 2,3 tonluk, dünyanın en büyük tiramisu tatlısı imal edildi. Olsa da yesek…

“Dünyanın en çirkin köpeği” Miss Ellie öldü. Çirkinler de ölür çünkü…

Çin’in kuzeyindeki İç Moğolistan özerk bölgesinde 10 binden fazla öğrenci, domino taşı gibi dizilerek yeni bir rekora imza attı.

Afganistan’da, köyde buldukları roketle oynayan 8 çocuk öldü.

Ve ben hiç ağlamadım…

Bir yalnızlık hırkam var benim.

Mecaz sanma gerçek, en az senin kadar…

İçine girip kaybolduğum, tenimi ısıtan ruhumu donduran bir hırka.

Kollarını çekerek uzattığım, düğmelerini boğazıma kadar iliklediğim…

Sana ilk düğmesini gönderiyorum bu hırkanın…

En üstteki düğmesi,

İlk iliklediğim,

Nefesimi en cok zorlayan,

Senin olsun…

10/11/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Muhafazakar Siteler

Ekonomist yazar Mustafa Özel, özel sitelerin artması ve camilerin de site içinde olmasıyla orada yaşayan müslüman cemaatin diğer müslümanlarla irtibatını kestiğini söylüyor. Röportajda çok ilgi çekici detaylar var. Okumanızı tavsiye ederim.

Kişinin yaşadığı mekan uzun vadede onu şekillendirir. Bu nedenle mahalle kültürü ile büyümüş olan kişilerle, süper korunaklı sitelerde büyüyen çocukların sosyal çevre algısı farklı.

Bir zaman İstanbul’un m2 si en pahalı sitelerinden birinde saha araştırmasına katılmıştım. Muhafazakâr zenginlerin yaşadığı bu sitede ilk dikkatimi çeken oyun parklarının boş olmasıydı. Belli ki çocuklar, parkta oynamak yerine evlerinde bilgisayarla zaman geçirmeyi tercih ediyorlardı.

Sitenin bir tane marketi vardı ve marketin kapısının üzerinde yazan yazı sadece beni değil tüm araştırma ekibini şaşırttı. “Peşin ödemelerinizde %10 indirim uygulanır.” Değeri milyon dolara varan evlerin olduğu bu sitede marketin böyle bir indirime gitme nedeni irdelenmesi gereken bir konu dedik ve markete daldık. Marketteki adam bizi görünce şaşırdı. Siz burada yaşamıyorsunuz değil mi diye sordu. Nasıl anladığını sorduğumuzda ise şöyle cevap verdi, çünkü burada yaşayan kimse bu markete girmez. Hemen yan apartmanın giriş katı bile bize telefon eder ve siparişi kapısına ister.

Tenzilat konusunu sorduğumuzda ise bize kişilerin borçlarını yazdırdığını ve ödemediklerini, ödeme yapmaları için böyle bir yola başvurduklarını söyledi. Düşünsenize milyon dolarlık evlerde oturuyorsunuz ama markete olan borcunuzu ödemiyorsunuz.

Bahçede dolaşırken bir bebek arabası gördüm. İşte dedim bir hayat belirtisi. Zira o zamana kadar kedi dahil bir canlı görememiştik ortalıklarda. Bir anne bebeğini gezintiye çıkarmıştı belli ki, ama bebeği gezintiye çıkaranın annesi değil, bakıcısı olduğunu öğrendik.

Ziyaret etmek istediğimiz evlerden birinin hanımı, toplantısı olduğunu söyleyerek iki saat sonraya randevu verdi. Oldukça kurumsal bir ev işlettiğini düşündüm hanımefendinin.

Mustafa Özel, bu tip sitelerde büyüyen çocukların ileride nasıl insanlar olacakları ile ilgili öngörüde bulunuyor; “Biz köy veya mahallelerde yaşadık, Müslüman halkla beraber, zengin fakir aynı camiye gittik, aynı sahada top oynadık. Sitede de yaşasak, artık etkilenmeyebiliriz. Fakat ya küçük çocuklarımız, ya bebekler? Onlar hayatları boyunca yoksullardan uzak, onlardan korkan, boyuna güvenlik arayan paranoyaklara dönmeyecekler mi? Yoksulların çocuklarıyla aynı mahallede büyüyüp aynı okulda okumadıkları için onların dertleriyle dertlenmeyeceklerdir. Bu özel sitelerde yaşayan Müslümanların çocukları “farklı Müslümanlar” olacaktır.”

Sadece kendi ekonomik düzeylerinde olan ailelerin çocukları ile arkadaşlık yapacak olan bu çocukların ağzından da “ekmek bulamıyorsanız, pasta yiyin” cümlesi duyar mıyız dersiniz?

18/10/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Ruhu Olan Makine, Pardon! Makina… Neyse…

İnsan aynı laptop gibi, hayatına temel programları yüklenerek başlıyor.

Ancak bundan sonra, kullanım için hazır hale geliyoruz. Zaman içinde farklı programlara ihtiyaç duyuyoruz. Farklı uzantılı dosyaları açmak için anahtar programları yüklenmek zorunda kalıyoruz. Çünkü bir datayı okuyabilmenin yolu onun kodlarını çözebilecek bir yazılımdan geçiyor.

Masaüstü fotoğrafımız bizi anlatıyor. Tarzımızı ve tavrımızı… Belki hayata karşı duruşumuzu…

Çok pencere açtığımız günler oluyor ekrana, e normal olarak yavaşlıyor, kasıyor makine. Altta çalışan programları kapatmak, rahatlatmak gerekiyor. Bazen reset atılmadan iflah olmuyoruz. Resetlenmek biraz sersemletiyor belki ama yükleri atıyor omuzlarımızdan.

Virüsler nedir biliyor musunuz? İşleyişimizi karıştırmak isteyen, içimize girip program bilgilerimizi ele geçirmeye çalışan, kimyamızı bozmak isteyen şeytanlardır. Ah bir kere girmeye görsün alt üst eder her şeyi, bazen veri kaybettirir. Yeniden formatlamak gerekir. Hafazanallah! Bu nedenle iyi bir virüs koruma programları kullanmalı. Tehlikeyi hemen görmeli, hemen imha etmeli.

Chat listelerimiz kişisel ilişkilerimiz gibi… Aile, arkadaşlar, iş arkadaşları… Bazı kişiler ise hiçbir gruba dahil edilmemiştir,  bir gruba dahil edilmek için bekler… En güzeli çevirim içi ve çevirim dışı ayırmak belki de.

Peki dünyanın en iyi bilgisayarı da olsa elinizde, bir Networke bağlanmadan ne işe yarar? Network de sağlam olmalı hani!

Ah inanç, wireless bağlantı gibidir. Düğmeyi açarsın, modeme bağlanırsın başlar aranızdaki akım.

Her şey ona bağlıdır malum…

NOT:Bir sohbet esnasında bu benzetmeyi yapan (laptop-wireless-insan) ve hoş sohbeti ile zihnimde deniz mavisi bir köşede yer alan Hüseyin Sorgun’a tekrar teşekkürler. Siyah ekran verdiğim bu günlerde anlatıkları bu yazıyı yazmama vesile oldu. Sonuçta hepimiz ruhu olan makinalar haline dönmedik mi?

06/10/2011

makina

 

Ben Kendi İşimi Kendim Hallederim

İlkokul 4. sınıftaydım, ailem İstanbul’a taşınma kararı aldı. Anadolu’nun bağrından koptum geldim gari. Sessiz sakin, kurallara uyan bir tiptim (bunun çok dramatik bir nedeni var ama konu bu değil)

Fatih, Vatan caddesine taşındık, e ben de mecburen Neslişah İlköğretim Okuluna yazıldım. Okul Sulukule’nin dibinde, eğlenceyi varın siz düşünün.

Beni en iyi sınıf öğretmenlerinden birine verdiler, tabi derslerde çok geri olduğum ilk haftada ortaya çıktı. Başarısızlığın, taşradan gelmiş olmanın verdiği o büyük eziklik duygusu ile iç dünyamda daha da derinlere daldım, sesi çıkmayan bir çocuk oldum. (bizim hiç evimiz olmadı ki, acıların çocuğu mod..)

Sınıftaki Çingene çocuklardan biri bu ezikliği hissetmiş olacak ki, beni kum torbası olarak kullanabileceğini fark etti. Haftanın en az iki gün düzenli olarak dayak yedim. Beni gördüğünde gözleri sevinçle parlar, ağır ağır gömleğinin kollarını sıvamaya başlar sonra da itina ile dalardı.

Yarım dönem süren düzenli dayak faslı şükür ki yaz tatili ile bitti. Burada normal olan şudur, gider öğretmene veya ailene durumu söylersin, çocuk zaten Çingene, normalin iki katı sopa yer(evet öyle olur, herkes bir hata yapmalarını bekler bu insanların), bir daha da seni ancak kıyıda köşede yakalarsa hırpalar. Ben bunu tercih etmedim. Bakın neler oldu;

5.sınıfın ilk günü; (hen hen) Arkadaş sınıfa girer ve sınıfın arka köşesinde beklemekte olan Zeynep’i görür. “Oooo Zeynep özlemişim seni” der ve ağır ağır kollarını sıvamaya başlar. Zeynep rakibinin ona ilerlemesini bekler, rakibini bir sürpriz beklemektedir. (Robert Ludlum romanına mı bağladım nedir?) Tam özlediği, bir yaz boyunca beklediği eğlence başlayacaktır ki, “niaaaa” diye bir ses duyulur (yuh, yok öyle bir ses, burada abarttım) Zeynep’in gözleri çekikleşmiş… (tamam tamam)

İşi sulandırmadan anlatayım. Yarım dönemlik telkinlerim işe yaradı (aslansın kaplansın, kurban olayım bir dur de şu işe, hamsi kafa ne dayak yiyorsun, laz kızısın sen). Arkadaşa öyle bir daldım ki, iki öğretmen beni, bir öğretmen onu tutup bizi ayırdığında elimde gömleğinin parçaları vardı.

Rocky serisini izleyenleriniz bilir, Balboa önce yenilir sonra kendini dağlara, ovalara, ırmaklara vurur, haldır huldur çalışır sonra döner, rakibini devirir falan… İlk Rocky filmi izleyeli 7 ay falan olduğuna göre içimde bir Rocky yaşıyormuş ama ben farkında değilmişim.

Böyle bir durum karşısında şaşıran öğretmenim bana neler olduğunu sorduğunda ona geçen sene arkadaşımın beni dövdüğünü söyledim. Şaşkınlık içinde neden bana söylemedin diye sordu.

Ben kendi işimi kendim hallederim dedim ve hep kendim hallettim.

07/09/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Oy Vaylari Vaylari

Son dört senedir tatilimi Karadeniz’de geçiriyorum. Memleket kontenjanından torpili var bölgenin. Bu sene Ankara’dan geçtim Trabzon’a. Uçağa bindiğim an anladım Karadeniz’e gittiğimi, zira havası uçakta vuruyor.

Yaşlı bir teyze (saolsun varolsun) koridorun diğer tarafındaki koltuğa oturmak için hamle yaptığında anlamıştım başıma bir şey geleceğini. Lakin zamanında hareket edemediğim için teyzenin ayağıma (on kaplan gücünde) basmasını engelleyemedim. Canım o kadar yandı ki tiz bir ses (viiiik) çıkarmışım. Böyle durumlarda “normal teyzeler”in “pardon çocuğum, affedersin evladım” şeklinde bir cevap vermesi beklenir. (karşınızda bir Karadeniz teyzesi varsa daha çok beklersiniz). Ama on kaplan gücüne sahip teyze baktı baktı, “O kada da basmadım” dedi. Evet bu kadar!

Sonrasında oturduğu yerden kınayan bakışlar fırlatmaya devam etti. (çünkü ayağımı ovuşturuyordum o esnada).Teyze rahat durmadı, oturduğu yerden “O kada mı acıdı, o kada da basmadım” diyerek ısrarına devam etti. Sonunda uçağın koridorundan doğru, moraran ayak parmağımı teyzeye doğru kaldırıp sallamak zorunda kaldım. Tabi o yine özür dilemedi. Olayı hatırladıkça gülüyorum.

—————

Trabzon’dan bindiğim otobüs Rize’ye doğru yol alırken Of civarında tekbir getirdiğimi eklemek isterim.(Malum kutsal mekandur)

—————

Bu sene Gürcistan sınırına kadar uzandım. Kaldığımız ahşap pansiyon, bir dağın yamacına yapılmıştı. Sanki bir akraba ziyaretine gitmiş gibiydik. Pansiyonu işleten ailenin içtenliği planladığımız süreden fazla kalmamıza neden oldu. (Eğer yolunuz Borçka’dan geçerse Lapera Pansiyonu sorun, muhakkak gidip bir çaylarını için. Güleryüzle ve samimi bir sohpetle ağırlayacaklar sizi.)

Bir akşam, “ pansiyonda iki Lübnanlı varmış” dedi oda arkadaşım. Şaşırdık iki Lübnanlının Artvin’in bu dağ köyüne tatil yapmaya gelmesine. Akşam yemeğinde selamlaştık.  O da ne! Lübnanlılardan biri bildiğin Urfalı. Şive aynı, görüntü aynı. Yaptığımız sohbette ailelerinin Adana, Urfa bölgesinden tehcir zamanında Lübnan’a göç ettiğini öğrendik. Annelerimiz Türkçe bilirdi dedi bir tanesi. Günün birinde karavanı ile köyüne dönen bir Ermeninin şarkısını çaldı bize. Çok imreniyorum bu adama dedi, bir köyü varmış geri dönebileceği. Sonra bize Beatles’dan şarkılar çaldı. O “Yestarday”i çalarken baktım etrafıma,  5 Gürcü, 1 Laz, 1 Arap, 5 Niğdeli ve 2 Ermeni  vardı aynı şarkıyı dinleyen.

————–

Gürcistan sınırındaki Maçahel, muhakkak görülmesi gereken bir bölge. Tema vakfı tarafından koruma altına alınmış Kafkas Arıları var bölgede. Maral köyündeki İremit camisini gördükten sonra ise bütün cami yapım işlerinin Gürcülere verilmesi gerektiğine karar verdim. Cami, dişi bir camii, o nedenle çok sıcak ve sevimli.

—————-

Birkaç tane de can sıkıcı notum var. HES’ler bölgenin canına okumaya devam ediyor. Fırtına’nın sit alanı ilan edilmesi biraz ferahlatsa da, derelerin büyük bir kısmı tehlike altında. Bana faydalarından bahsetmeyin. Hırçın bir çocuk gibi severim Karadenizi. O nedenle umrumda değil HES’lerin faydası, getirisi. Hatırlıyorum İkizdereyi, gördüm Çoruh’u…

Memleketçilik bazı şeyleri görmeyi engellememeli, geçen zamanla kayıplarını daha iyi anlayacak bölge halkı, ama doğa için çok geç olacak. Biliyorum, görüyorum…

10/08/2011

Cesaretiniz Var mı?

Dört ay önce bir mail aldım. PsikoDrama Yaşantı grubu başlıyor!

“Psikodrama yaşantı grubu” kendini tanımak, psikodrama ile tanışmak, ilişkilerini sorgulamak, duygu dünyalarına bakmak ve çeşitli ruhsal sorunlarına çözüm üretmek isteyen herkese yönelik bir yaşantı grubu.”

Çekingen bir ruh hali ile aradım, katılmak istediğimi söyledim. İlk toplantıda kurduğum ilk cümle “Bu görüşmeler kayıt altına alınıyor mu?” olmuş. Bunu bana dramatistlerden biri son toplantıda hatırlattı.

Birbirini hiç tanımayan, tek ortak noktaları cinsiyetleri olan bir grup kadın ilk toplantımızı yaptık. (Bize öyle denk geldi. Genelde gruplar karma oluyormuş. Yoksa çalışmanın ön şartı cinsi latif olmak değil!)

Ben filmlerde izlediğim sahneleri yaşamayı bekledim. Hani herkes elele tutuşur, sevgi kelebeği olur, biri çıkar hayatı boyunca kabullenemediği gerçeği açıklar;

“Merhaba ben Michael, alkoliğim” hikayesini anlatır ve sonunda moderatör, “Hepimiz bu paylaşım için Michael’a teşekkür edelim.” Alkış kıyamet ve hep bir ağızdan “Teşekkürler Michael!”

Meğer o, grup terapisiymiş! Psikodrama da bir tür grup terapisi ama tabiatı biraz daha farklı. Kişilerin hayat hikâyelerinden kesitleri, günlük yaşantıları, geçmişte halledemedikleri meseleler, acıları, mutlulukları, utanç duydukları, gurur duydukları veya tanık oldukları anları diğer grup üyelerinin katılımıyla tiyatro olarak canlandırılıyor. Bu sizin yaşadıklarınızla yüzleşmenize hatta hesaplaşmanıza yardım ediyor. O ana geri dönüp kendinizi, durumu ve sizde bıraktığı izleri tekrar irdelemenize yardımcı oluyor.

Psikodrama isteyerek veya istemeyerek yüklendiğiniz rolleri tekrar gözden geçirmenizi hatta yeniden düzenlemenizi sağlayan bir çalışma.

Canlandırmaların en büyük faydası olaylara farklı pencerelerden bakmayı sağlaması ve sıkıntıları küçültüp sıradanlaştırması. Üstelik bunu kendiniz yapıyorsunuz, kimse size bir şey söylemiyor. Akıl veren, nasihat eden, anne modunda koruyup kollayan kimse yok bu çalışmada, yalnızsınız, çıplaksınız. “Sen bir yetişkinsin, bu sorunu halledebilirsin” diyen otoriter ses, sadece çok düştüğünüz zamanlarda fısıldıyor kulağınıza “Seni anlıyoruz”

Paylaşımlar haricinde gerçekleştirilen grup çalışmaları basit oyunlar gibi görünseler de size kendinizle ilgili ciddi ipuçları veriyor. Birbirinden farklı kavramları ve rolleri aynı başlık altında toplayarak ciddi bir sınıflandırma problemi yaptığımı, insanlarda nasıl izler bıraktığımı bu çalışmalar sırasında fark ettim. Bir çalışmada dramatist, söylediği rollere uygun grup arkadaşlarımızı seçmemizi istedi. Tatil arkadaşımızı, mahpus arkadaşımızı, eşimizi, babamızı, annemizi, rakibimizi, düşmanımızı, sevgilimizi, çocuğumuzu ve şimdi hatırlayamadığım pek çok rolü seçtik. Her seçimimizi de bir cümle ile özetledik. “Seni seçtim, çünkü…”

Anne ve rakip olarak aynı kişiyi seçmek, eş ve düşman olarak aynı kişiyi seçmek, anne olduğu halde anne rolü için kimse tarafından seçilmemek, kimsenin sizi çocuk olarak seçmek istememesi…

Seçtiğiniz rolleri gözden geçirdiğiniz zaman, sınıflandırmalar daha belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Seçildiğiniz roller ise kişiler üzerindeki etkiniz ile ilgili ciddi ipuçları.

Aynada kendinize bakmak, sağlam bir muhasebe yapmak isterseniz, deneyin derim. Ama bu, gerçekten cesaret gerektiren bir çalışma. Sizde var mı?

15/07/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor