İnternet tehdide dönüşüyor

ŞİFREPUNK, İNTERNET HAKKINDA BİLMEMİZ GEREKENLERİ AÇIK EDERKEN JULİAN ASSANGE VE ÜÇ ARKADAŞININ İNTERNETİN GELECEĞİ VE GÜVENLİĞİ ÜZERİNE YAPTIKLARI TARTIŞMAYI OKURA SUNUYOR.

İnternet kullanımı hayatımızın vazgeçilmezleri arasına gireli hayli zaman oldu. Özellikle sosyal paylaşım ağları ile ilgili güvenlik açıkları canımızı sıksa da sanal aleme olan bağımlılığımızdan vazgeçemiyoruz. Ancak internet hakkında bilmemiz gereken bazı gerçekler var. İşte Metis Yayınları’ndan çıkan Şifrepunk, bu gerçeklere ışık tutarken WikiLeaks genel yayın yönetmeni Julian Assange ve üç arkadaşının internetin geleceği ve güvenliği üzerine yaptıkları tartışmayı okuyucuya sunuyor. Assange dünyada meşhur olduğu için ön plana çıkan isim. Kitapta görüşleri yer alan diğer eylemciler Assange kadar tanınmasa da kendi alanlarında bilinen kişiler. Jacob Appelbaum, bağımsız bir bilgisayar güvenliği araştırmacısı ve hacker. Appelbaum özellikle gözetlemeye karşı koyma ve sansürü devre dışı bırakmaya yönelik herkesin faydalanabileceği bir internet sistemi olan “Tor Projesi”nin savunucularından. 2010 yılında Assange’ın New York’da yapacağı konuşma iptal edilince yerine geçen Applebaum, Amerikan hükümetinin kara listesinde. Andy Müller-Maguhn, Alman hacker derneği Kaos Bilgisayar kulübünün sözcüsü. Dijital çağda insan hakları konusunda yaptırımların uygulanması için çalışan Avrupa Dijital Hakları (EDRI) nin kurucularından. Jeremie Zimmermann, Avrupa’da en çok sözü edilen, internet kullanıcılarının kimliklerini saklı tutma hakkını savunan “La Quadrature du net”in kurucularından ve aynı zamanda grubun sözcüsü.

İNTERNET TOTALİTERLİĞİN EN TEHLİKELİ YÖNTEMİ

Şifrepunk, kelime anlamı itibariyle, toplumsal ve siyasal değişimin araçları olarak şifreyazım (kriptografi) ve benzer yöntemler kullanmayı savunan kişi demek. Bu amaçla bir araya gelmiş insanlardan oluşan bu organizasyonun mottolarından biri “güçsüzler için mahremiyet, muktedirler için şeffaflık” Bu mottoyu en çok güçlendiren isim ise şüphesiz, devlet yazışmaları ve gizli evrakları kitlelere sunan WikiLeaks kurucusu Assange. Bu dört hacker ve eylemci, dünyanın bir ulus ötesi kara ütopyaya savrulduğunu savunuyor. Özgürleşme aracı olarak görünen internetin, totaliterliğin bugüne dek görülmedik düzeyde tehlikeli bir yöntemi haline geldiğini savunuyorlar. Onlara göre internet insanlığın bir numaralı tehdidi.

Assange’a göre fiziki mekân üzerinde denetim kurmak için her şeyi yapan devletlerin, platonik ortamımız olarak tanımlanan interneti de kontrol altına alması kaçınılmaz bir süreçti.

Sadece basit bir gözetleme ile hakkınızda neler bilinebileceğini Jeremie Zimmermann şöyle özetliyor kitapta: “Eğer sıradan bir Google kullanıcısı iseniz, Google sizin kimlerle irtibatta olduğunuzu, kimleri tanıdığınızı, hangi konuyu araştırdığınızı, hatta cinsel yönelimlerinizi, dinsel ve felsefi inançlarınızı biliyor.”

KİMİN NE ZAMAN ŞÜPHELİ OLACAĞI BİLİNMEZ

Seneler önce size birileri bütün özel bilgilerinizi, arkadaşlarınızı, fotoğraflarınızı ve videolarınızı halka açık bir yerde ilan edeceğinizi söyleseydi büyük ihtimalle ona güler ve deli olduğunu söylerdiniz. Ama şimdi bunu kendi elinizle yapıyorsunuz. Kitlelerin kişisel bilgi paylaşımında ikna edildiği en büyük alanın Facebook olduğu su götürmez bir gerçek ve Twitter ne yaparsa yapsın onun yanına yaklaşamıyor. Jeremie Zimmermann ise şu noktaya dikkat çekiyor. “Verilerinizin kimler tarafından görüleceği ayarını nasıl yaparsanız yapın, “yayımla” tuşuna bastığınız anda onları önce Facebook’a vermiş oluyorsunuz.”

Güvenlik güçlerinin takip ve gözetimde ellerini kolaylaştıran bir diğer husus ise depolama maliyetlerinin her geçen gün düşmesi. Tam bu noktada Andy Müller-Maguhn şu bilgileri veriyor: Almanya’da bir yılda gerçekleşen bütün telefon konuşmalarını anlaşılır bir ses kalitesi ile kaydetmenin ve yönetmenin maliyeti 30 milyon euro civarındayken, şu ana bu rakam 8 milyon euro civarında. Yani ileriki yıllarda geriye dönük uzun vadeli bilgi depoları mümkün olabilecek. Düşünsenize 18 yaşında yaptığınız bir konuşma 60 yaşında karşınıza çıkabilir. Gözetleme konusunda iki temel yaklaşımın mevcut olduğunu anlatıyor Andy Müller-Maguhn, bunlardan biri taktiksel yaklaşım yani veri depolamanın belli bir talep ve taktik ile yapılması, ikincisi stratejik yaklaşım bütün verilerin depolanması ve daha sonra ayıklanması. İkinci yaklaşımın benimsenmesinin tek bir anlamı olduğunu söylüyor Andy Müller-Maguhn:“Herhangi bir kişinin ne zaman şüpheli hale geleceğini bilemezsin”

SOSYAL MEDYA ORUCU MÜMKÜN MÜ?

Assange, varolan tehlikeleri bildikleri için kendisi ve arkadaşlarının bunlarla ilgili kamuoyunu bilgilendirmeleri gerektiğini söylüyor. WikiLeaks hareketini çok ciddiye almıyorsanız şu notu iletmek isterim. Amerikan hükümeti Irak Savaş Günlükleri ve Cablegate’in yayınlanması sonrası Pentagon tarafından “WikiLeaks Görev Birliği” adında bir tim kuruldu. Benzeri görev birlikleri CIA, FBI ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde de oluşturuldu. WikiLeaks’e bilgi sızdırmakla suçlanan er Bradley Manning’in mahkeme önüne çıkarılmaksızın yaklaşık 3 senedir gözaltında tutulduğu ve BM işkence raportötü tarafından insanlık dışı işkenceye maruz kaldığı resmi olarak tespit edildiği göz önüne alınırsa bu hareket ileriki zamanlarda daha fazla kişinin canını yakacağa benziyor.

Siber-Uzam’ın askerileşmesi özel hayata yönelik en büyük tehdit. Assange bu durumu “yatak odanıza bir tank girmesi gibi bir şey” olarak niteliyor. Bu dört genç adamın internet hakkındaki konuşmalarını okuduktan sonra bir süre telefonunuzdan ve sosyal medya araçlarından uzak durmanız mümkün ama bu internet orucunuz ne kadar sürer onu bilemem.

Çizdikleri tablo zifir karanlık gibi dursa da şifrepunk yönteminin yani bireysel şifrelemenin kişileri koruyacağına inanıyorlar. Assange tahakküme savaş ilan ediyor ve herkesin hem kendisi hem sevdikleri için bu seferberliğe katılması gerektiğini düşünüyor. Yalnız kitabı Facebook ve Twitter’da önermeniz riskli olabilir, malum gözetleniyorsunuz.

Şifrepunk

Julian Assange

Metis Yayınları

http://haber.stargazete.com/kitap/internet-tehdide-donusuyor/haber-752691

sifrepunk-ozgurluk-ve-internetin-gelecegi-uzerine-bir-tartisma

O Kapı Ne Zaman Çalındı?

110420131516475174592_2

“Kafirun aslında bir kırılmanın romanı, ikincisi bir kaosun, üçüncüsü bir dağılmanın romanı olacak” diyen Gazeteci-Yazar Ahmet Tezcan, Alkım’ın altından kimse geçemez adlı üçlemesinde yakın tarihimize bozkır ortasından bakıyor. 

Ahmet Tezcan’ın son kitabı Alkım’ın Altından Kimse Geçemez’i Şair Mevlana İdris şöyle tanımlıyor “Bu Kadar Türkiye’yi nasıl kırk yıl içinde tutmuş, bilmiyorum. Yazarın bıraktığı bu büyük nefes bir yanıyla taşranın mikro kimliklerinin harika bir dönemsel deşifrasyonu, ama diğer yandan merkezin makro arenasındaki düşünsel ve siyasal kimliklere direkt bir dokunuş olarak atmosfere yayılıyor.” İki Hikmet var Tezcan’ın romanında. Biri 9 çocuk babası, Said Nursî sevdalısı Şoför Çerkez Hikmet Usta, diğeri ömrünün 22 yılı hapislerde geçmiş komünist doktor Hikmet Ali Kıvılcımlı. Birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren seven, anlayan ve ortak bir dil oluşturan bu iki adamdan yola çıkarak bir toplumsal bir ayrışmayı anlatan Ahmet Tezcan’la romanı üzerine konuştuk.

Alkımın Altından Kimse Geçemez neyi hikâye etmede?

Bu roman, bir üçlemenin ilki. Üç dönemi, daha doğrusu üç darbe dönemini Anadolu’dan bozkırın tam ortasından, orada yaşayan insanların algılayışıyla anlatmaya çalışacağım. Üçünün da ana başlığı aynı; Alkımın Altından Kimse Geçemez.

Kitaptaki tasvirler çok canlı. İlk göze çarpan bu oluyor.

Sadece mahallenin yapısı, sokakları falan değil, orada yaşayan insanlar üzerinden bir mahalle tasviri var. Bunu özellikle yaptım. Eski mahallelerde komün hayatı söz konusuydu. Kimse kapısını kapatmaz, kilitlemezdi çünkü ayıptı. Yazın bağlara gidilir, kışın oturulan evlerin kapısı kilitlenir, anahtar bütün komşuların bildiği bir yere bırakılırdı. İhtiyacı olan varsa gelsin açsın diye. O dönemde hırsızlıklar da olmazdı, hırsızlık çok ayıp bir şeydi. Herkes evinin ihtiyacını ortaklaşa yapardı. Böyle bir mahallede bir takım hadiseler oluyor. Bu tabi o günlerde Türkiye’nin genel siyasi ve toplumsal yapısı ile doğrudan alakalı bir şey. Ve ilk kırılma başlıyor. Kafirun aslında bir kırılmanın romanı ikincisi bir kaosun üçüncüsü bir dağılmanın romanı olacak. Bu roman 1961-62 arası Adnan Menderes ve bakanlarının asılması ile sonuçlanan darbe döneminde geçiyor. İkinci romanda hikaye 1970-72 yılları arasında yine bozkırın ortasına Kırıkkale’de geçecek. Ve yine İç Anadolu şivesi ile yazılacak. Bu şiveyi özellikle kullandım. Edebiyat fakültesi öğrencisi iken, Anadolu ağızları dersine giren hocamız rahmetli Prof. Dr. Sadettin Buluç bize “ağzınızı bozmayın evladım” derdi. Ağzı bozmamak küfür anlamında değil, yerel ağzınızı bozmayın o kelimeler kaybolmasın onları kullanın derdi.

Burası sizin yaşadığınız, çocukluğunuzun geçtiği mahalle mi? Hikayedeki küçük Mahmut siz misiniz?

Biraz benim, biraz ağabeyim, tabi bir de hayalimdeki Mahmut var. Mahmut benim ağabeyim, daha yaşını doldurmadan vefat etmiş. Ben de karaktere onun adını verdim, en azından kitapta yaşasın diye.

Kitabı okurken mahallelinin bu denli ayrıntılı tasvirinin nedenini tam olarak çözememiştim. Sonunda anladım ki o mahallenin insanları o şekilde tasvir edilmeseydi hikâyenin sonu bu kadar anlamlı olmayabilirdi.

Kesinlikle, bu bir şahsın hikâyesi değil bu bir mahallenin, şehrin hikâyesi de değil. Bütün Türkiye’nin hikâyesi, büyük kırılma noktalarından birini anlatıyorum. Biz ormana bakarken ağacı unuturuz. Aslında olan bitenden hikâyedeki en küçük fert Mahmut ne kadar etkileniyorsa büyükler de o kadar etkileniyor. Kitabın ilk başları aşure gibi geliyor insana ama aşurenin bir özelliği vardır. İçindeki her şey kendi özelliğini, tadını koruyarak o lezzete katkıda bulunur yani yetmiş iki millet bir araya gelmiş. Arada fikir ayrılıkları da olsa müştereklikler o kadar fazla ki. Bir siyasi fikirden dolayı başka bir insanı kaybetmek neredeyse kendi gövdesini kaybetmek kadar anlamlı.

Bir grubun kanaat önderi kabul ettiği bir adamı diğer grubun kardeşi yapıyorsunuz. Hatta öyle ki bu iki adam birbirlerini kendilerini tutamadan seviyor.

Çünkü ikisi de insan. Biz ideoloji ve inançlarımızı çok fazla düşündüğümüzde karşımızdakinin insan olduğunu unutuyoruz. Yaşadığımız dönemde nefret söyleminin hâkim olmasının nedeni bu. İstiyoruz ki herkes bizim şablonumuza uysun. Vahdet dediğimiz hadise aynıların beraberliği değil. Vahdet bir orman. Farklılıkların, farklılıkları ile birlikte bir arada yaşayabilmelerine vahdet deniyor. İki Hikmet birbirlerini tanıdıkları andan itibaren ne kadar müştereklikleri olduğunu fark ediyorlar. Neden çünkü ortada bir anne var, anne özeldir dolayısıyla şefkat bağı ile birbirlerine bağlı oldukları için birbirlerini anlayabiliyor ve farklılıkları ile birlikte sevebiliyorlar.

Bu sevgi bağını kopartan siyaset mi?

Güç olan yerde menfaat şebekeleri vardır. Onlar da kendi varlıklarını sürdürmek için baskı altına alabilecekleri kitleler oluştururlar. Bu romandaki temel fikir şudur; koskoca bir milleti gökkuşağının altından geçirip tabiatını değiştirmeye kalktılar. Ama bu mümkün değil. Fıtrat esastır, her şey aslına rücû eder.

Aynı Deli Muharrem’in dediği gibi sanırım. “Beni de böyle gandırdılar. Al bunu iç alkımın altından geçen didiler. Bi bakdım ben alkımın altından geçememişim amma alkım benim üstümden geçmiş”

Aynen öyle. Fıtrata aykırı hiç birşey kalıcı değildir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın annesi Münire Hanım’ın evinize geldiği dönemleri hatırlıyor musunuz?

Ben yoktum o dönemde. Romanda kasıtlı olarak bir değişiklik yaptım. Doktor Hikmet Bey’in annesinin bizim eve geldiği tarih 1949-51 arası. Ben 57 doğumluyum. Kırşehir hapishanesinden tahliye olduğu tarih 1951, bunu kasıtlı olarak 1960-61’e getirdim. Çünkü 1960’a baktığınızda komünist doktor cezaevinde, üstelik son cezası 163. maddeden, yani irticai faaliyetten içerde yatıyor. Yani, hangi dönem olursa olsun Halk Parti, cunta, Demokrat Parti, Hikmetler için bir şey değişmiyor, Hikmetlerin kaderi değişmiyor. İlk kurucu meclisten olan Müfit Hoca’nın ağzından verdiğim bir şey var “Bunlar renkli bardaklar içine konulmuş su gibi, sadece bardağın rengi değişik, öz aynı.” Öz dediğimiz şeyle oynanmış. Buna dikkat çekmek için tarihi 1961’e getirdim. Bu kitap Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın biyografik romanı veya benim ailemin hikayesi değil. O günleri yaşayıp da romana almadığım karakterler var.

Said Nursi ile Komünist doktorun gıyabi buluşması da dikkat çekiyor romanda…

Aslında ikisi de aynı noktaya farklı pencerelerden bakıyor. Hikmet Kıvılcımlı 70’li yıllarda evine gelen Dev-Genç’li delikanlılara içeri girerken, “Delikanlı burası Müslüman evi ayakkabılarını çıkar da gir” diyen bir komünist. Atılgan Bayar’ın babası Zühtü Bayar’ın anlattıklarından biliyoruz, sık sık namaz kılan ve Kur’an okuyan bir adam. Zaten Esma-ül Hüsna ile ilgili şerh yazmış tek komünisttir. Özel bir karakter, biyografik romanı muhakkak yazılmalı. Kitabı yazarken en büyük endişem Doktor Hikmet Bey’e haksızlık olacak bir şey yazmaktı. Yazımı 20 yıl sürdü bu hikâyenin. İlk satırlar ile son satırlar arasında 12 yıl var. Ben şuna inanıyorum kimse yazar olamaz, sadece bazılarına ilk okur olma şansı lütfedilir. Dolayısıyla her şey zuhurata tabi. Bu işin bitmiş olması beni sevindirdi.

Roman kahramanının Hikmet Kıvılcımlı olduğu erken duyuldu. Nasıl tepkiler aldınız? Sizin profilinizde bir insanın böyle bir hikaye yazmasına…

O kadar değil benim profilim, çok farklı algılanıyor. Ben bile bazen kendimle ilgili şaşırıyorum. Kanal 7’de program yaparken çıkmış dinci kanala kominist komünist konuşuyor diyen çoktu. Romanda da buna benzer özellikler var. Baktığınızda Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın yazdıkları ile Said Nursi’nin yazdıkları arasında çok benzerlikler var.

İki kütüphaneyi barıştırmak mı istiyorsunuz?

Öyle bir iddiam yok.

Menderesin ölümünden sonra kapı kapandı ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dediniz. Karamsar mısınız bu konuda?

Allah olmasaydı, ya da Allah’a inancım olmasaydı umutsuz olurdum. Bektaşi şeyhi merhum Ayar Baba’nın bir sözü var. “Allah var ne gam var, yan gel yat keyfine bak” Bunların hepsi ilahi bir oyun, bir senaryo. Asıl yazar orda. Bu ayrışma konusunda fatura tamamen siyasetin üstündedir. Halkın dahli yoktur. Siyaseti güç savaşı ve şehvetle kullanan yönetimler sözkonusu.

Diğer iki kitap ne zaman okuyucularla buluşur?

2014’ü üç romanı da bitirmiş olarak noktalamak istiyorum, Allah ömür verirse. Peki medya? Belki arada dinlenmek için medya ile ilgilenebilirim. Medya ile ilgili artık bir şey söylemek ve yapmak istemiyorum. Her şeyi söylediğimi ve yapmam gereken her şeyi yaptığımı düşünüyorum. Bir tek şey var. Altı temel üzerinde yeni medya anlayışını yazmak istiyorum.

ZEYNEP BAYRAMOĞLU

http://haber.stargazete.com/kitap/o-kapi-ne-zaman-calindi-/haber-744284

‘Akil’lik ücretine yanıt!

A Haber’de yayınlanan Her Yöne 80 Dakika programına katılan Hilal Kaplan, içinde bulunduğu Akil İnsanlar İç Anadolu Grubu’nun yol haritası ve çalışma yöntemleriyle ilgili bilgi verdi.

Kaplan, akil insanların devletten ücret aldığı söylentileriyle ilgili olarak “Devlet bize sadece teknik ve lojistik destek sağlayacak. Bir de bu kadar hedef göstermeden sonra belki bir koruma sağlar” dedi.
Kaplan illerde kadınlara özel toplantı yapmayı planladıklarını aktardı, konferans salonlarına kapanmak yerine halkın arasına karışmayı tercih edeceklerini söyledi.

İÇ ANADOLU GRUBU’NDAN KADINLARA ÖZEL TOPLANTI
Bir yol haritası çıkarttık. Cumartesi – Pazar Konya’dayız. Cumartesi günü öğleden sonra iki buçukta Dedeman Otel’de bir toplantı yapacağız buradan da Konya halkına duyuralım. ilk Konya’dan başlayalım istedik çünkü bir evliyalar şehri. Yunus Emre, Taptuk Emre, Hazreti Mevlana, onlardan el alıp biraz devam edelim istedik.

Öncelikli olarak ulaşabildiğimiz herkese ulaşmaya çalışacağız. STK’lar, kanaat önderleri, cemaat liderleri, şunu da belirtmek istiyorum, her ilde kadınlara özel toplantı yapmak istiyoruz. Beril Dedeoğlu ile aynı gruptayız, sadece ikimizin katılacağı bir toplantı. Biz kadınları özel dinlemek istiyoruz. İki saat üç saat de olsa kadınlara özel, kreş gibi bir şey ayarlayıp, çocuklu kadınların da gelebileceği bir toplantı yapmak istiyoruz. Müslüman hassasiyetleri yüksek, haremlik selamlık oturmak isteyebilirler bu yüzden kadınlar rahat etsin istedik.

BİZDEN KONFERANS SALONLARINA KAPANMAYIP HALKIN ARASINA KARIŞMAMIZ BEKLENİYOR
Sosyal medyadan insanlara önerileri sorduğumda, yolda Muharrem Ertaş dinleyin, İç Anadolu insanının duygularını anlarsınız diyenler oldu, üniversitelere gelin diyenler oldu. Halkın arasına karışın, konferans salonlarına kapanmayın diyenler oldu. Bu bizim ilk deneyimimiz. Eksik kalanları tekrar o şehre gidip tamamlamaya çalışacağız.

BU KADAR HEDEF GÖSTERİLMEDEN SONRA DEVLET BELKİ BİZE KORUMA SAĞLAR
Saha çalışmamız iki ay sürecek sonra raporlayacağız. Bu iş için yaklaşık beş altı programı şahsen ben iptal ettim. Gruptaki diğer katılımcılar da konferanslarını, ziyaretlerini iptal etti. Para alacağız gibi söylentiler dolaşıyor, hiçbir ücret almayacağız, devlet bize sadece teknik lojistik destek sağlayacak. Bu kadar hedef gösterildikten sonra bir de koruma sağlanabilir belki. Bazı odaklar bizi şeytanlaştırma derdindeler. Bizim sözümüzden başka hiçbir şeyimiz yok. Gideceğiz oraya insanlarla duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağız. Biz grup olarak az konuşup çok dinlemeyi düşünüyoruz. Umuyorum kimse bu tip dezenformasyonlara itibar etmiyorlardır. Gelsinler görsünler, toplantılarda ne kadar medeni bir ortamda olacağız.

hilal kaplan

Onlar Dünyanın Derdine Derman

700334069764

Parmağımdaki o minicik kalp atışını unutamıyorum

Mülkiye Okyay ve Hülya Yıldırım. Savaşla, doğal afetlerle ve sefaletle boğuşan ülkelere gidip çaresiz insanların yardımına koşuyorlar. Afganistan’dan Suriye’ye, Fas’tan Nijer’e farklı ülkelerde karşılaştıkları zorlukları anlattılar

Mülkiye Okyay ve Hülya Yıldırım… İki hemşire… Türkiye’deki sayıları parmakla gösterilebilecek olan ‘yardım hemşireleri’ arasındalar. Bunun anlamı şu: Her ikisi de aynı anda hem bir hastanede çalışıyor hem de ihtiyaç halinde yurt içinde ve dışında yaşanan savaş, afet, salgın hastalık durumlarında o bölgelere gidiyor. Adapazarı depreminden başlayarak bütün depremlerde görev almışlar. O da yetmemiş, Mali’den Suriye’ye ve Afganistan’a, çaresiz durumda olan insanlara yardım etmek için adeta dünyayı dolaşmışlar.

– Bu işe nasıl başladınız? Başınızdan geçen bir olay mı itti sizi?
– Mülkiye Okyay:
Çok mutlu bir ailenin iki çocuğundan biriyim. Hayatımda büyük bir travma yaşamadım. Ama annemin söylediğine göre çocukluğumdan beri birilerine yardım etmek istermişim. Ameliyathane hemşiresi olacağım çocukluğumdan belliymiş. Normal bir kız çocuğu gibi bebeklerle oynamak yerine komşu çocuklarını muayene edermişim. Bir gün komşunun oğlunu meyve bıçağının tersi ile ameliyat etmek istemişim. Yani ameliyat edeceğim, sonra da dikeceğim. Yanlışlıkla bıçağın düzü ile kesmişim çocuğun bacağını. Acile götürdüler ve üç dikiş atıldı bacağına.

– İyi ki dikmeye çalışmamışsınız.
– M.O:
Dikmeye çalışmadım çok korktum. Kan vardı çünkü. Bir de eskiden yastıklar yün ile doldurulurmuş ya. Annem onları açmaya korkardı. Bütün bulduğum iğneleri yastıkların içine enjekte ediyormuşum. Çocukluğumdaki kesme biçme aktivitelerinden bir cerrahi birime gireceğim belliymiş.
– Hülya Yıldırım: Ben köyde doğdum, bir çiftçinin kızıyım. Çok kardeşim var. Ama kendimi bildim bileli birilerinin elini tutmaya çalışırım. Biri diyor ya: ‘İnsanım; nerede bir yalnızlık görsem, ucundan alırım bir parça; sahibine ağır gelmesin diye.’ Bu benim hayat düsturum. Benden yardım istenmesini beklemem; ihtiyacı olduğunu düşündüğüm biri olursa koşarım.

2010-06-16Ç (815)

ARTIK HİÇ EKMEK ATMIYORUM
– Zor olmuyor mu kadın başınıza buradan kalkıp ta Afrika’ya gitmek?
– M.O:
Kolay değil haliyle. O kadar çok şey yaşıyorsunuz ki… Açlıktan ölen çocuk gördüm. Bu çocuklar aylardır bir şey yememişler, yutmayı bilmiyorlar. Burnundan hortum sokup direk midesine gıda veriyoruz. Onlar yemeyince siz de yiyemiyorsunuz. Bir konteynır arkası bulup ağlıyorum.
– Bu olayların üzerinizdeki etkisi ne kadar sürüyor?
– M.O:
Geçici ve kalıcı etkileri var. Mesela ben şimdi hiç yemek ya da ekmek atmıyorum. Sadece yiyebileceğim kadar hazırlamaya çalışıyorum.

BÖCEKLER SAĞANAK OLUP YAĞIYORDU
– Zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bu koşullara nasıl dayanıyorsunuz?
– H.Y:
Yol zaten çok zahmetli ve tuvalet yok. Bu nedenle molalarda yolun sağ tarafını erkekler, sol tarafını kadınlar kullanıyor, çalı dibi arıyoruz genelde. Bizim bir rehberimiz var, biz gitmeden bir hafta önce gider ve hazırlık yapar. Mithat Amcamız bizim. Mithat Amca ile hemşehriyiz. Bir önceki seyahatte ‘Sana bir hediyem var,’ dedi. ‘Ne olabilir ki?’ dedim. Plastik bir ibrik almış bana. Düşünsenize, tuvalete giderken suyunuz var, büyük lüks. O ibrik benim ibriğim oldu, çeyizime koymayı düşünüyorum. Bir keresinde de yeşil hasır kullandık. İki kişi kenarından tutuyor diğer kişi ihtiyacını gideriyor.
– M.O: Kenya’ya mülteci kamplarına gidecektik. 750 bin mülteci olduğu söyleniyor. Ben 11 kez Afrika’ya gittim, artık tecrübeliyim. Bizim en kötü köy evimiz oradaki şartlarda lüks kalıyor. Ve gece belli bir saatten sonra böcekler sağanak olup yağıyor. Dört çomak diktik yere, bir bez gerdik üstüne, altında oturuyoruz. Yağmur sesi gibi böcek yağıyor. Bütün titizlikleriniz, olmazsa olmazlarınız orada sona eriyor. Bir kere gelip bir daha gelmemeye yemin edenler de var.

– Afrikadaki çocuklar nasıllar?
– M.O:
Sefil ama mutlu çocuklar… Hayatı boyunca telefonu, bilgisayarı olmamış; şeker ve çikolatanın tadını bile bilmeyen çocuklar onlar. Önce korkuyorlar sizden. Çünkü beyazsınız ve zarar verebilirsiniz.
– H.Y: Biraz okumuş olanlar bize yardım da ediyor. Genelde halk inanılmaz çekingen. Ve beyazlardan çok korkuyorlar. Biraz okumuş olanlar neden orada olduğumuzu sorguluyor. Bir doktorumuz var ileri derecede Fransızca bilen. Ona biri geldi ve sordu: ‘Neden bize yardım ediyorsunuz? Ben beyaz adamdan ilaç bile kabul etmiyorum.’ Doktor da şöyle cevap verdi: ‘Biz Allah rızası için geldik.’ Bunun dışında hiçbir cevap o adamı ikna edemezdi. Evet, biz de beyazız ama farklı beyazlarız.

18-KÖYLERDEN YÜZLER (3)

– Bulunduğunuz bölgede başka yardım kuruluşları oluyor mu?
– H.Y:
Misyoner dernekleriyle karşılaşıyoruz. Bunun dışında Afrika’nın farklı bölgelerinde yardım yapan Türk kuruluşlar da var. Yeryüzü Doktorları, İHH, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi…
– M.O: Her gönüllü kuruluşun bir alanı var. Kimi ameliyat yapıyor, kimi kuyu açıyor.

ÖLDÜ ZANNETTİK, YAŞIYORDU
– Riskli bir çalışma alanı değil mi?
– H.Y:
Yaşadığımız olayların çoğu Türkiye standartlarında asla karşılaşmayacağınız şeyler.
– Mesela? – H.Y: Fas’tan Nijer’e gitmiştik. Nijer’den sonra da 18 saatlik bir karayolu var. Yol, kötü olduğu için iki gün sürüyor. Bölgeye ulaştıktan sonraki gün bir kadın doğum yapmış. Bebek ters gelmiş. Kafası boynundan itibaren içeride kalmış. Doğum sancıları ve kasılmalar durmuş. Kasılmalar durduğu için vücut orijinal haline dönmüş, bebeğin kafası içeride kalmış ve boğularak ölmüş. Tabii ölünce kafa içerde şişmiş.

– Kimse bu duruma müdahale etmemiş mi?
– H.Y:
Orada doğum yapan kadına yardım edilmiyor. Bebeğin çıkması bekleniyor. Bu bir tür kabile inanışı ve insan hayatını ciddi olarak tehlikeye sokuyor. Üç gündür bacaklarının arasında ölü bebeği ile yatan bir kadın düşünün. Bu kadına cerrahi müdahale yapıldı. Bebeğin kafası kesildi ve karın bölgesi açılarak kafa çıkarıldı. Türkiye’de böyle bir şey yaşanmaz. Korku filmi senaryosu yazsanız bu aklınıza gelmez. Bu gezi 15 günlük bir geziydi. Başkanımız çok duygusal bir adamdı ve bu olayı öğrenince çok duygulandı ve şöyle dedi. ‘Bu 15 günlük gezide biz başka hiçbir şey yapmasak bile bu kadına yardım etmiş olmamız her şeye değerdi.’

– Hep acıklı olaylar mı?
– M.O:
Nijer’e 10. seyahatimde, sonucunda beni kahkahalara boğan ve delicesine ağlatan bir olay yaşadım. Vakalar bitti; saat 10.30 civarında biraz dinlenmek istedik. Gönüllülerin başkanı İbrahim Bey geldi ve ‘Doğumhanede acil bir hasta var, hemen gelin,’ dedi. Koşa koşa gittik. Doğumhanede doğurmak üzere bir kadın var. Ebe bebeği çıkarmaya çalışıyor. Kadın doğumcumuz Işık Bey hastanın üzerine geçmemi söyledi, bastırarak yardım etmemiz gerekiyordu. Uzun uğraşlar sonucu bebeği çıkarttık. Ebe bebeği aldı, ‘Ölü bu bebek,’ dedi ve tezgahın üzerine koydu. Çok emek harcamıştım ve saat çok geç olmuştu. Bebeğin ölümüne inanamadım. Evet, binlerce ölüm yaşadık ama sanki o bebek ölmemiş gibiydi. Ben bebeği koltuk altlarında tutarak kaldırdım ve başparmağımın altında zayıf bir kalp atışı hissettim. ‘Bu yaşıyor,’ diye bağırdım. Ve koşarak ameliyathaneye götürdüm bebeği. Nefes yolunu açtık kalp masajı yaptık ve birden bebeğin sesini duydum. Hayatımın en mutlu anıydı. O parmağımdaki minicik kalp atışını unutamıyorum.

BAGAJI İLAÇ İÇİN KULLANIYORUZ
– Hayata bakışınız değişti mi?
– HY:
İnsanlar ‘Ne kadar geniş bir insan oldun sen,’ diyorlar. Türkiye’de pek çok şey için ‘Allah kahretsin’ cümlesini kullanıyoruz. ‘Allah kahretsin ayakkabıma uygun çanta bulamadım.’ ‘Aman akşam eve gidince pişirecek bir şey yok,’ vs. vs.
– M.O: Aslında bu genişlik değil. ‘Bunun daha beteri var, ben gördüm,’ diyorsunuz içinizden. Orada insanlar sadece millet denen bir bitki yiyorlar, kaynatıyorlar çorba yapıp çocuklarına yediriyorlar, lapasını kendiler yiyorlar. Sadece bu.

– Nerelerden söz ediyoruz?
– M.O:
Sudan’a, Kenya mülteci kamplarına, Suriye’ye, Pakistan’a, Bangladeş’e ve daha pek çok yere gittik. Benzer manzaralarla karşılaştık. Bir defasında Mali’ye gidiyorduk, ayaklanma çıktı. Tam inecektik ki uçak tekrar havalandı ve Burkina Faso’ya gittik. Bazı sıkıntılar yaşadık sonra tekrar yola çıktık, iniş için pilot takımları açtı. Mali’de darbe olmuş, başbakanı koltuğundan indirmişler; ‘Eğer inerseniz, füzeyi üzerinize kitledik, vururuz sizi,’ demişler pilota. İnemedik.

– Onun dışında yolculuklar nasıl geçiyor?
– H.Y:
Bu tip derneklerde bagaj hakkınızı ilaç için kullanıyorsunuz. Yani bu 15 günlük seyahatlere tek bir sırt çantası ile çıkıyoruz. Ve bu çantanın içinde nevresiminiz ve temizlik malzemeleriniz var. Gittiğimiz yerde yatak yorgan yok. Bu nedenle gittiğimiz havayolunun yastık, battaniye ve bardaklarını çalmak zorunda kalıyoruz. Bir de uçak seyahatlerinde dikkat edilmesi gereken şey şu oluyor: Koltuk önemli değil, bir şekilde bulunur, halledilir; kabinlerde boş yer bulmak ve elinizdekileri yerleştirmek daha önemlidir. Çünkü elinizde kalırsa bavulunuzu atıyorlar uçaktan. Bu nedenle otobüs uçağa yaklaştığında gönüllüler koşarak uçağa girer, diğer yabancılar da anlamaz nedenini. Ayrıca uçaklarda kemer yoktur. Horoz, tavuk, arada oturanlar falan. Köy dolmuşu gibi.
– M.O: 3 metrekarelik odalarda bulursak yer yatağı, bulamazsak çaldığımız battaniyeleri yere serip yatıyoruz. Bir gece aynı yerde üç kişi kalmak zorunda kaldık. Konfor yok belki ama eğleniyoruz. Pardon bir de Mahmut ile Osman vardı duvarda.

Kim onlar?
– M.O:
Beyaz tüysüz kertenkeleler… Kertenkele deyince, normal kertenkele olarak anlamayın; bunlar kocaman.

700334069764