Archive for LACİVERT

LACİVERT: İbrahim Saraçoğlu: Şifa insanın manasında saklı

İtiraf ediyorum, röportaja giderken sağlıklı beslenme tüyoları, kürler, alternatif tedaviye dair püf noktaları öğreneceğimi düşündüm. Muhatabım 40 yılı aşkın zamandır bitkilerin insan sağlığına yönelik etkilerini araştıran kimyager Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu’ydu. Sohbet, şifa ve kimya ile başladı, insanın manasına ve psikolojisine uzanan bir yolculuk haline geldi. Saraçoğlu, insanı sadece et ve kemikten ibaret gören modern tıbba karşı bütüncül bir şifa arayışı olması gerektiğini, ilim ve bilim ayrımından yola çıkarak Kuran-ı Kerim rehberliğinde tüm detayları ile anlattı.
IBRAHIM SARACOGLU-ZEYNEP BAYRAMOGLU
‘Şifa bulmak’ nedir?
Şifa üzerine konuşabilmek için, iki şeye dikkat etmek lazım. Bunlardan birincisi, insanı tanımak. İnsan dediğimiz varlığın bir manası, bir de zahir yapısı vardır. Zahir yapısı derken fiziğinden, biyolojisinden, kimyasından bahsediyoruz. İki metrelik bir çukura sığar insan. Saçtan, kemikten, etten, kandan oluşan bir yapıya sahiptir. İnsanın zahir yapısını ultrasonla, dopplerle, sonografi ile, MR ile incelersiniz. Yani insanın içini, midesini, kalbini, bağırsaklarını, dalağını görürsünüz. Bu organları bu aletlerle inceledikten sonra rahatsızlığa karşı zahirde, kimya ve farmakoloji ile şifa arayışına gidilir. Günümüzdeki tedavilerle hastalık ortadan kalkmıyor. Siz iltihaplı eklem romatizması hastası iseniz kortizon verirler, metotreksata verirler ki, kanser tedavisinde de kullanılan bir ilaçtır. Ve şöyle derler; bu ilacı ömür boyu kullanacaksın! Oysa bunlar sadece hastalığın şikâyetlerini ortadan kaldırır. Mesela yüksek tansiyon hastasısınız, her gün düzenli ilaç kullanıyorsunuz, hastalığınız tedavi mi oluyor zannediyorsunuz? Günümüzde semptomatik tedavi yapılıyor sadece.
Babam tansiyon hastası ve nerdeyse 35 yaşından beri ilaç kullanıyor.
Tedavi yok işte. Tedaviden ne anlar vatandaş, ben şu ilacı şu kadar kullandım şifa buldum, tedavi budur, hastalığın ortadan kalkması, oysa günümüzde semptomatik tedavi yapılıyor. Alzheimer’ı, parkinson’u, romatizmayı, yüksek tansiyonu, şekeri tedavi edebiliyorlar mı?
O zaman gerçekten şifa bulmuyoruz!
Tabii. Siz bu ilaçları uzun müddet kullandığınız zaman da organ rahatsızlıkları ortaya çıkıyor. Mesela kortizon derinizi inceltir, böbrek fonksiyonlarınızı bozar, karaciğerinizi yağlandırır ve şeker hastalığını tetikler. Bu nasıl tedavidir? Dolayısıyla tedavi yani şifa bulma, bu işin bir kısmı. Bilimle baktığınız zaman fizik, kimya, biyoloji, tıp ile teşhis koyarsınız. Teşhis koyar tedaviye geçersiniz, teşhis olmadan tedavi olmaz. Şimdi hastalığı ortadan kaldırıcı bir şey yok. Hâlâ manaya geçmedik bakın! Bilim dediğimiz şey ile ilim dediğimiz şey arasında çok büyük fark vardır. İkisi farklı şeydir. Peki, ilim nedir? Allah’ın 99 esmasını biliyoruz. Biri ‘Musavvir’. Ali İmran 6’ncı ayet der ki “Sizi ana rahminde istediği gibi şekillendiren O’dur.” Demek ki Allah bir tasarlayıcı. Zahiri bilimler fizik, kimya, biyoloji. İlim dediğimiz şey ise hem manaya hem zahire girer. Çınar yaprağı bir nimettir. O da Allah’ın bir ayetidir. Çınar yaprağı ne işe yarar? Bu nimetin içinde bir hikmet vardır. Yüce Allah “Biz hiçbir şeyi nafile yaratmadık. Böyle bir niyetimiz olsaydı bunu kendi katımızda yapardık” diyor. Bu nimetin içindeki hikmeti bizim arayıp bulmamız lazım. Neyle? Beş duyu organı ile. Yani insanın aklını ve beş duyu organını kullanarak incelediği ve bilgi sahibi olduğu alana bilim diyoruz.
İlimden yola çıkıp bilime gidiyoruz.
Nimetin içindeki hikmeti bulmak lazım. Allah bir şeyler programlamış onda. Çınarın öyle bir yapısı var ki, Allah ona sen bunları bunları üreteceksin diyor. Biz yaratılmışların içindeki ilmi, bilimle anlamaya çalışırız. Şunu da söylemek lazım. Ben horlanmışların, aşağılanmışların haklarını kazanmaya, onları sahip oldukları yere taşımaya çalışıyorum yıllardır. Ne diyorlar? Bunlar çerçöp, koca karı ilacı diyorlar. Ne mücadeleler verdim. Bana ‘şarlatan’ dediler.Vardığım sonuç şu; modern bilim fetişizmi yaşıyoruz biz!
Şunu unutmayın; bilim bugünün doğrusunu söyler size, yarın bir başkası çıkar onu değiştirir ve o teoriyi külliyen yıkar.Kadim doğruyu söylemez yani.
Bilim bugünün doğrusudur. Değişmeyen, ilimdir. Her devirde geçerlidir. Allah’ın sünneti değişti mi? Peygamber Efendimize diyor ki “Ya Muhammed senin dinin İbrahim’in dinidir, o hiçbir zaman değişmedi.” Yaratıcıda ne tebdila ne tahvila var. Allah diyor ki “İçinizde öyle insanlar vardır ki ilim sahibi olmadan benimle mücadeleye kalkarlar.”
“Hiçbir dert yoktur ki biz çaresini vermemiş olalım”, araştır bul diyor yani. Olaya bilimle de yaklaşacaksınız, ilimle de yaklaşacaksınız. Siz şimdi biliminizle buna ot derseniz, onu aşağılarsanız, küçültürseniz, o bitki size sırrını vermez, kendini açmaz, mümkün değil. Siz ancak dostunuzla sohbet edebilirsiniz, düşmanınıza güvenip onunla bir şey paylaşmazsınız. Demek ki sevgi esastır. Yaratanın yarattıklarının tamamına hürmetli olacaksınız. Allah’ın emirlerine hürmetli, yarattıklarına da merhametli olacaksınız. Merhametle hürmet bir araya geldiğinde muhabbet olur. Eğer o bitkiye muhabbetiniz yoksa ondan bir şey alamazsınız.Bitkiler size sırlarını veriyorlar mı?
Giriyoruz laboratuvara çalışıyoruz. Bilimimizle çalışıyoruz, görüyoruz bir şeyler, onun içindeki ilmi anlamaya çalışıyoruz. O hiçbir zaman değişmedi çünkü. Mesela yüzyıllardır aynı aslanpençesi, değişti mi? Değişmedi.

Alternatif tıp diyorlar, sizin yaptığınız için de bu tanımlama kullanılıyor. Tıbbın alternatifi olur mu?
Olmaz. Fitoterapi diye bir şey var. İsviçre, Almanya, Avustralya, Hollanda, İskandinav ülkelerinde modern tıpla bitkisel tedavi iç içedir. Bizde ise kesin olarak ayırırlar ve o safsatadır derler. Bakın insanın ilk imtihanı bitkiyle oldu. Bir de bitkilere hakaret ediyorlar.

_MG_6127
Bizim doktorlarımız sadece semptomlar üzerinde çalışıyorlar, bitkiyi ilacı bilmiyorlar öyle mi?
Evet, aynen öyle. Bitkiyi tanımazlar. Bu konuda ne ilim sahibidirler ne de bilim.
Allah korusun yakınınızda birinin ciddi bir hastalığı olsa siz ne önerirsiniz?
Güzel bir soru. Teşhisi koyacak olan mutlak surette bir tıp doktorudur. Ben kimyagerim, teşhis koyamam. Dolayısıyla doktorun verdiği ilaçları da kullanacaklar. Bizim önerdiklerimiz destekleyicidir, önleyicidir. Özellikle kronik hastalıklarda çok başarılıyız biz. Açık ve net söylüyorum. Hadi kadınlardaki polikistik overi çözün! Bilim bunu çözemez. Ama ilimle çözersiniz. İlim dediğimiz şey ne biliyor musunuz? Yaratıcının yarattığı soğan! Bu nimetin içinde bir hikmet var ve polikistik overi yok ediyor. Bakın ben bir kişiden bahsetmiyorum, yüz binlerce bayandan bahsediyorum. Erken menopoz şikâyetlerinde, polikistik overde beş santimi geçmemiş miyomların ve çikolata kistinin ortadan kaldırılmasında soğan kürü etkili. Her iki kadından birinin memesinde fibrokist vardır. Reglden beş-altı gün önce hassasiyet, sertlik ve ağrı yapar. Hadi çözün bunu! Doktor der ki bir ultrasonla bakalım, hele kalsifikasyonlar başlamışsa kötüye dönme riski de var, altı ayda bir kontrole geleceksin der. Hayda… Aldı mı şimdi bir korku, endişe, tasa? Bakın işin manasına geliyoruz. Bu sefer psikolojiniz de bozuldu mu? Dolayısıyla siz insana bir bütün olarak bakacaksınız. Kardiyolog var, nefrolog var, jinekolog var. Biri bir şey veriyor ötekinin işi bozuluyor. İnsan bir bütündür, sistemik olarak bakacaksınız. Yüksek tansiyon hastalarına hidroklorotiyazid veriyorlar, yani yüksek üretik. Bakın bu yağ ve glikoz metabolizmasını bozuyor ve azotemi yapıyor yani üreyi yükseltiyor. Washington Üniversitesi’nden Prof. Dr. William Elliott farmakoloji ve iç hastalıkların başındaki bir akademisyen. 22 farklı klinik deney ile 143 bin hastayı incelemişler. Bu 143 bin hasta yüksek tansiyon hastası ve non diyabet. Yani şeker hastası değil. Bu hastalara üretik idrar söktürücü verildikten sonra önemli bir oranın şeker hastalığına yakalandığı tespit edildi. Yunus suresi 100’üncü ayette “Biz aklını kullanmayanların üzerine pislik atarız” diyor. Sen okuduğun makaleyi neden hemen kabul ediyorsun? Yok, ünlü Alman bilmem kim, İngiliz bilmem kim, ne malum, ilaç firmalarının adamları belki onlar. 2010 yılında Independent gazetesinde Glasco Smith Kline ile ilgili bir haber çıktı. Şirket 23 bilim adamına diyabet hastalarının kullandığı Avandia diye bir ilaca ruhsat alabilmek için rüşvet vermiş. Romatizma hastalığı için Vioxx diye bir ilaç çıkardılar, 10 binlerce insan öldü, ilacı piyasadan çektiler. Hani klinik deneyler yapmıştınız? Demek ki bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Peki ya psikoloji?
Günümüz insanlarında anksiyete, endişe, tasa, panik atak, gelecek korkusu, stres, moral bozukluğu var. Bakara suresi 155 ve 156’ncı ayetlerde Allah diyor ki: “And olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, malınızdan canınızdan eksilterek imtihan ederiz.” Demek ki bir yükle geliyorsun bu dünyaya. Bunu söylüyor Allah. O diyor ki ayetin devamında, “O sabredenler başlarına bir sıkıntı geldiği zaman; biz Allah’a aitiz ve O’na döndürüleceğiz” der. Bakın Nahl suresi 9’uncu ayette Allah der ki “Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.” Eğer müminseniz haksızlığa uğramaktan, adaletsizliğe uğramaktan asla çekinmeyin diyor. Benim sahibim Allah! Allah vaadinden döner mi? O zaman ben neyin endişesini, neyin tasasını çekeceğim? Ben sıkıntılarımı dertlerimi imanıma yüklemişim. Yarın başıma ne gelecek bilmiyorum ki. Korku ile endişe ile tasa ile hayat mı geçermiş? Şifa dediğimiz şey bu! Ali İmran suresi 139 Hendek Savaşı için gelen bir ayettir; “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka siz en üstünsünüz” der. Yola ihlasla çıktıysan neden çekinirsin?Bütün psikiyatrları işinden ettiniz şu an.
Neden bu korku? Allah var. Huzurlu olmak istiyorsanız huzurda olduğunuzu bir an dahi unutmayacaksınız. Huzurlu insan huzurda olduğunu bilmek zorunda. Dolayısıyla şifa dediğimiz şey insanın manasında saklıdır. Aşk dediğimiz bir olay var. Kadının kara kaşına kara gözüne âşık olmuşsun, bu surettir, cemaldir. Hadi öldü diyelim. Yanında tutabiliyor musun sevdiğini? Hayır, doğru çukura gönderiyorsun. Ama siretteki aşk, Allah aşkı asla yok olmaz. Bu farklılıkları görebilirseniz, yaşama böyle bakarsanız siz kurtuluşa erenlerdensiniz. Hürriyetinizi elinize almışsınız, artık hiçbir şey size işlemez. Burada insanın manası önemli bir faktördür, mana ile zahir yapısını ayırt etmeniz lazım. 2014 Türkiye için iyiler ile kötülerin harman olduğu karmakarışık bir yumaktı. 2015’te biraz sancılı da olsa bu ayrışmayla başladı. 2016 iyilerin ve iyiliklerin zafer yılı olacaktır.

İnşallah.

Evelallah! Dolayısıyla insan psikolojisi kadar önemli hiçbir şey olmaz. Mesela bazı insanlar ani haber aldığında tuvalete koşar. Çünkü sinir sistemi ile sindirim sistemi ikiz kardeş gibidir. İnsanın bağırsağına ikinci beyin derler. Neden biliyor musunuz? Çünkü en çok sinir hücresi öncelikle beyinde, ikinci olarak da bağırsakta bulunur. Çin atasözü der ki “Bağırsakları sağlıklı çalışan toplumun doktorları aç kalır.”Bir röportajınızda “Türkler beslenme kültürlerini tarihe gömdüler” diyorsunuz. Neydi beslenme kültürümüz, ne oldu?
Lokantanın yerini restoranlar ve fastfoodlar aldı. Osmanlı mutfağı oldukça zengindir. Bakın, insan balık gibidir, kafasını sudan çıkarttığında farklı bir dünya olduğunu keşfeder. Yaşadığımız ortamın bize sunduğu nimetler vardır. Çukurova bölgesinde patlıcan çok tüketilir. Patlıcan alerjendir, bunu tüketen Çukurova insanı üzerine buz gibi karpuzunu yer. Patlıcanda 11 tane alerjen, karpuzda ise 14 tane antialerjen etkin madde vardır. Patlıcanın bulunduğu ortamda karpuz yetişiyor, birbirlerini nötrlüyorlar. Buna biz doğal denge diyoruz. Onun için Allah ne diyor “Dengeyi bozmayın.” Ama insan dengeyi bozuyor. Bir bakıyorsun adam patlıcan yemeğinin üzerine ananas, kivi, papaya yiyor. Ne oldu şimdi? Mango, papaya, kivi, ananas… Bunlar tropik bölgelerin meyvesidir, namütenahi alerjendir. Bizim genetik yapımız bu meyveleri tüketmeye uygun değildir. Her bölgenin insanının genetik yapısı, bölgenin sebzesi, meyvesi, baharatı ve tahılına göredir. Beslenme genetik yapıyı kurar. Siz şimdi kebap yiyen adama meyve diye ananas yedirdiniz. Patlıcan alerjen, bir alerjen de ananastan geldi. Elbette bu adam hastalanır. Bakın beslenme kültürümüz nasıl değişiyor. Bazı insanlara derler ki, memleketine git de bir memleket havası al. Genetik yapısının kurulduğu bölgenin sebzesini, meyvesini, suyunu, tahılını, baharatını tükettiği zaman sapmış olan metabolizma doğru çalışmaya başlıyor ve insan şifa buluyor. Hem mana olarak hem de fiziksel olarak.Çağın hastalığı kanser için ne dersiniz? Var mı bir korunma yolu?
50’li yıllarda dünyada ölüm sebebi olarak kanser 5’inci sıradaydı, şimdi 2’nci sırada ve 1’e yerleşmek üzere. Şimdi ise 1’inci sırada kardiyovasküler rahatsızlıklar, 2’nci sırada kanser, 3’üncü sırada enfeksiyonel hastalıklar, 4’üncü sırada ise ilaçların yan tesirleri var. Bunu ben değil, World Heath Organization diyor. Bugün kanserin bir numaralı nedeni hormon dengesizliğidir. Kadınlar tüp bebek merkezlerine gidiyorlar ve 15 gün ilaç yükleniyorlar. Neden? Yumurta toplanacak. Kadın seviniyor, “Hocam benim 35 yumurtam toplandı” diyor. Oysa 35 ay yaşlandırdılar onu. Eskiden bu tüp bebek merkezleri yoktu, kadının doğurganlığında da bir problem yoktu. Nereden çıktı bu merkezler? Bizde Anadolu’nun eli öpülesi nineleri var. Kadında miyom mu var, rahimde terslik mi mevcut, bu nineler öyle masaj yapardı ki, üç ay sonra kadın hamile kalırdı. Kadınların aptominal bölgelerine masaj yapmaktan parmakları yamulurdu bu kadınların. Efendim bunun bilimsel bir tarafı yok! E sen ilim sahibi değilsin ki anlayasın! Osmanlının tellakları vardı hamamlarda. Ne boyun fıtığı bırakırlardı ne bel fıtığı bırakırlardı. Nerede bu ilim sahipleri? Enbiya suresi 13’üncü ayette Allah şöyle buyuruyor: “Koşup kaçmayın, size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün! Çünkü siz sorguya çekileceksiniz!” Anadolu boşaldı. Ne diyor Allah? Sizi bu nimetlerden hesaba çekeceğim, dönün diyor. Bakara 205’inci ayette der ki; “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için çalışırlar.” Sen tohumu değiştirdin mi? Bizde GDO yok diyorlar. Geçin onu. Hibrit tohum yok mu? Kısır tohumlar bunlar, ekersin domatesi domates çıkar ama onun tohumunu ektiğinde hiçbir şey çıkmaz. Ben bunlara ebder tohum diyorum. Kısır tohum üretirseniz siz de kısır olursunuz. Hibrit domateslerin beta sitosterol oranları yüksektir. Laboratuvara girin ve doğal domatesle karşılaştırın. Bu domateslerde vitamin, mineral eksiktir, yükselmemesi gereken beta sitositerol yüksektir. Peki, bu neye sebep olur? Yumurtayı küçültür ve gelişmesini engeller, sperm sayısını düşürür. Yani nesli yok eder.Obezite ciddi bir problem artık. Buna karşı mide küçültme ameliyatları yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu ile ilgili?
Ben tıp doktoru değilim. Zayıflamak mı istiyorsunuz? Az yiyeceksiniz. Şimdi çocuklarda obezite görülüyor. Nereden çıktı bunlar derseniz, gıdaların içinde katkılar var ve herkeste aynı etkiyi yapmıyor.

Cumhurbaşkanlığı’nda başdanışmansınız. Nasıl projeler yapıyorsunuz?
Sağlık, Orman ve Tarım Bakanlığı ile yürüttüğümüz çok iyi projelerimiz var. Yetkililerle bir araya geliyoruz. Türkiye’nin tarım politikasına katkıda bulunabilmek için fikirler öneriyoruz. İnsanın atasına, büyüğüne saygısı yoksa o toplumun geleceği yoktur. Şehirlerin içindeki huzurevlerine ve apartmanlara bakın. Yaşlı insanlar tıkılmışlar oralara. Kimse anasını babasını yanında istemiyor. Anadolu’da muhteşem köyler var. TOKİ nasıl inşaat yapıyorsa, gidilsin o köy evleri restore edilsin. Gönderin yaşlıları oraya, bir tane de sağlık merkezi olsun. Yaşlılarımız orada yaşasın.

Çok hoş bir proje bu.
İşte bunları anlatıyoruz. Atalarımızı korumak zorundayız.

Teşekkür ederim.
Rica ederim.

http://www.lacivertdergi.com/dosya/2016/01/04/sifa-insanin-manasinda-sakli

LACİVERT: Engin Altan Düzyatan: Ney üflüyor, İbn Arabi okuyorum

Yayınlanmaya başladığı günden bu yana reyting listelerinde zirveye oynuyor. Bir fenomen olduğunu söylesek abartmış olmayız. Türkiye’de yapılan en pahalı dizi prodüksiyonlarından, yani Diriliş Ertuğrul’dan bahsediyorum. Ertuğrul karakterini oynayan Engin Altan Düzyatan, disiplinli ve iyi eğitimli bir oyuncu olarak biliniyor. Hayat verdiği karakter ise 13’üncü yüzyılın ortalarında Oğuzların Kayı boyunun lideri ve Osmanlı Beyliği’nin kurucusu olan Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’den esinlenerek oluşturulmuş. Boyu için, obası için savaşan, toprağına meftun bir alp olarak karşımızda. Yoğun set çalışmasına kısa bir ara verdi ve sorularımızı cevapladı. Sağ olsun…

 EAD

Nasılsınız, iyi misiniz?
İyi ama yoğunum. Çok çalışıyoruz.

Ertuğrul karakterini oynamak nasıl bir duygu?

Her oyuncunun hayatında dönüm noktası roller vardır. Ben Ertuğrul’u hayatımdaki dönüm noktası olarak görüyorum. Maalesef biz özümüzdeki, kültürümüzdeki birçok değeri ve kahramanı kaybetmiştik. Özümüze yönelik bir kahraman eksikliğimiz vardı. Ertuğrul karakteri işte bunu karşılıyor. Çocukluğumuzda vardı aslında bu kahramanlar. Mesela Cüneyt Arkın’ın oynadığı rollerde bu kahramanları izlerdik. Bütün toplumlarda kahramanlar oluşturulur. Dünyanın her yerinde böyle. Ama nasıl? Amerika’nın kahramanları yoktur mesela o nedenle ‘Supermen’i, ‘Batman’i vardır. Yani, başka türlü kahramanları vardır. Bizim ise kahramanlarımız var. Diriliş Ertuğrul kültürümüzdeki böyle bir açığı karşıladı. Ve oynamak bana nasip oldu.

Peki diğer diziler ve o dizilerdeki tarihi karakterler bu açığı karşılamıyor muydu?

Başka bir dizi ile karşılaştırma yapmam doğru olmaz. Karşılaştırmak bana düşmez açıkçası. Onlar da bir iş yapıyor, biz de bir iş yapıyoruz. Bu konuda doğru muhatap ben değilim. Muhatap halk. Ama bu işin bu açığı karşıladığını düşünüyorum, kahraman açığını yani. O yüzden de benim için bir dönüm noktası oldu. Oynarken çok keyif aldığım, gerçekten kendimi çok içinde hissettiğim bir karakter oldu Ertuğrul. Bunu her rolde yakalamak mümkün değildir. Ruh tarafını bir tarafa bırakırsak, oyuncu olarak da çok eğlenceli bir rol. Kılıçlar, atlar, kıyafetler, kostümler…

Şunu merak ediyorum, bütün gün at üzerinde kılıç sallayarak vakit geçirip modern dünyaya nasıl uyum sağlıyorsunuz? Evde kılıç salladığınız oluyor mu mesela?

Yok. Çok ağır çalıştığım için evde sadece dinlenecek vaktim oluyor. Normal hayata da uyum sağlıyorum. Nihayetinde benim mesleğim bu. Evet, tabii ki tamamen rolden kurtulamıyorsunuz, yaşantıma kattığı şeyler olabilir.

Ne katıyor mesela?

Biraz daha sakin bir adam olmuş olabilirim.

Ertuğrul sakin bir karakter mi?

Bence sakin bir karakter. Fevri değil. Fevriliklerinin arkasını planlayan bir karakter. Ben çok plansız yaşayan bir adamdım özel hayatımda. Sonraya dair, hayatın geleceğine dair plan yapmayı değil, önümdeki anı değerlendirmeyi, önümdeki anı yaşamayı tercih ederdim. Belki özel hayatımla ilgili de olabilir. Baba olmanın getirdiği bir gelecek kaygısı da var.

Oldunuz mu? Olmak üzere misiniz?

Olmak üzereyim. O kaygı da olabilir bunu sağlayan. Ama daha geleceği düşünerek yaşadığımı hissetmeye başladım.

Siz karakter için diyorsunuz ki, Ertuğrul planlı hareket eden bir adam. Aslında diziyi izlediğimizde Ertuğrul’un pervasızlıkla suçlandığını görüyoruz. Burnunun dikine de giden bir adam o, kararlı bir adam. Bu sizi etkiledi mi mesela?

Hayır, ben de kararlı bir adamımdır. Ertuğrul pervasız olarak algılanıyor, evet. Pervasızlığından da bahsedebiliriz ama bu dönem için daha bilinçli stratejisi olan, savaşmayı öğrenmiş ve daha olgun bir Ertuğrul izliyoruz geçen sezona göre.

ENGIN ALTAN DUZYATAN (11)

Normalde bir oyuncu için karakterden etkilenmek tehlikeli değil midir?

Her karakterden etkilenirsiniz, oynadığınız her karakter sizi etkiler. Nihayetinde duygularla yapıyorsunuz bu işi. Etkilenmemek gibi bir şey söz konusu değil. Kötü bir karakteri oynuyorsanız negatif duygular besliyorsunuz. İyi bir karakteri oynuyorsanız pozitif duygularınızı gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Ama her iki şekilde de normal olarak ruhunuz veya bedeniniz bundan etkileniyor.

Değerlerden bahsetmiştik ya, halkın çok ciddi bir teveccühü var bu diziye. Bunu reytinglerde de görmek mümkün, belki siz özel hayatınızda da seyirciyle karşılaşınca bunu fark ediyorsunuz. Siz bunu sadece değerlere mi bağlıyorsunuz?

Hayır, çok iyi bir iş yapıyoruz. Bunu sadece değerlere bağlamak doğru olmaz. Bu konuda mütevazı olamayacağım. Türkiye’nin en iyi ekiplerinden biri ile çalışıyoruz. Görüntü yönetmeninden, yönetmenine, ki özellikle yönetmenimiz Metin Günay’ın Türkiye’de yaptığı işler herkes tarafından bilinir, prodüksiyonuna kadar her şey Türkiye’nin en iyisi. Ve biz gerçekten çok ciddi çalıştık bu iş için. Her gün at binme, her gün kılıç kullanma dersi aldık. Üç ay çalıştık. Dünyanın en iyi adamları eğitim için buraya geldi. Kılıç dersleri aldık. Aynı adamlar Hollywood‘a da iş yapıyorlar. Bir dünya kurmak için büyük bir çaba harcadık ve bu süre içerisinde oyuncular olarak biz de iyi anlaşıp birbirimizle gerekli samimiyeti ve doğal ortamı kurduk. Bu doğal ortam ve samimiyet de bir şekilde kameraya yansıdı. Sonuçta, evet kahraman ihtiyacını karşıladı ama işin kalitesi de ortada. Zaten bu işe girerken amacımız da buydu. Ben bu işi iki kere reddettim.

Neden reddettiniz? Neden kabul ettiniz?

Çünkü bu standartlarda yapılıp yapılamayacağını bilmiyordum. Tarihi işlerde iki şey olur; ya gerçekten istediğiniz popülerliği yakalar ve işi doğru bir şekilde istediğiniz gibi ilerletirsiniz ya da komik duruma düşersiniz. Başka bir alternatif yok ve komik duruma düşmek çok kolay, bunun örneklerini gördük. Belli eksiklikleri artık seyirci görebiliyor. Her kahramanı kabul etmiyor. Bunun matematiğinin doğru kurulması, oyuncuların doğru seçilmesi, iyi bir dille yazılması ve doğru çekilmesi gerekiyor. Artık seyirci eskisi gibi değil, yıllardır Türk seyircisine dizi veriyoruz. Seyirci dizi matematiğini yapımcılar kadar biliyor. Annem biliyor mesela. Bir dizinin ilk bölümü oynadıktan sonra annemi arıyorum nasıl diye soruyorum, tutmaz diyor ve gerçekten tutmuyor.

Dizide çok yoğun bir şekilde işlenen vatan, memleket, bayrak değerleri var. Bu dizide oynamaya başladıktan sonra sizde bu değerlerle ilgili değişimler oldu mu? Bazı kavramların üzerinde tekrar düşündünüz mü mesela?

Olmadı. Daha önce de o değerler bende gerektiği yerde duruyorlardı. O değerler bu diziden sonra bir numaraya geldi ama bu diziden önce hatırlamıyordum diye bir şey yoktu.

Ama biz bu dizi ile belki de bu değerleri biraz daha fazla düşünmeye başladık. İbn Arabi’den bahsedelim biraz. Aslında İbn Arabi ile Ertuğrul Gazi’nin gerçekte karşılaşmaları mümkün değil. Bir fantezi bu. Benim gördüğüm kadarıyla Ertuğrul babasından savaşmayı ve devlet adamlığını öğrenirken, İbn Arabi ile manevi bir terbiyeden geçiyor. Bu devlet adamının nasıl yetişmesi gerektiğini mi anlatıyor bize? Siz bu sahneleri ilk okuduğunuzda ne hissettiniz? İbn Arabi Ertuğrul karşılaşması nasıl bir şey?

Ertuğrul Gazi okuma yazma bilmiyor. Her şeyden önce bu önemli olan. Obada okuma yazmayı bilen de çok az insan var. Yani Kuranı Kerim okudukları ve bu bilgiyi okuyarak öğrendikleri gibi bir şeyden yola çıkmayız. Doğal olarak manevi değerleri öğretecek bir öğreticinin olması gerekiyor. Ve aslında gerçekte de baktığımızda o manevi değerleri öğreten bir şahıs vardır Ertuğrul Gazi’ye; Şeyh Edebali. Ertuğrul Gazi zaten Osman Gazi’ye kendi söyler benim söylediklerimi değil onun söylediklerini dinle diye. Aslında Edebali, Ertuğrul’un da hocası niteliğindedir. Şeyh Edebali’yi dünya görüşü olarak hoca kabul etmiştir ve oğluna da öğütler verir. Ama o dünya görüşünün özü aslında İbn Arabi’ye dayanır. İbn Arabi, dönemi itibariyle gerçekten inanılmazdır. Okuduğunuz zaman çok başka yerlere götürür sizi.

Okudunuz yani?

Okudum. Daha önce de okumuştum. İmam Gazali de okudum.

İkisi de bu topraklar için müthiş bir değerler ve maalesef biz onları yeterince tanımıyoruz.

Aynen öyle. Ama İmam Gazali’yi okuduğunuzda ağırlaşırsınız ve çok daha zorlar, sizi başka bir yere doğru götürür. Biraz buhran halidir İmam Gazali. Ama İbn Arabi’yi okuduğunuzdaki rahatlık, o rahatlama hissi ve ne olursa olsun o maneviyatın verdiği huzur hissedilir gerçekten. Bu dizi başlamadan önce İbn Arabi okumaları yapmıştım zaten. Bu diziyle birlikte insanlara hatırlatma şansını bulduk. Ben tasavvuftan zevk alıyordum o anlamda. Yeni bir zevk değil bu benim için. Yaklaşık 10 yıldır ney de üflüyorum. İnsanlar sadece benim bu işle birlikte ilgilendiğimi zannediyorlar. Daha önceki dizilerde görmedikleri için o tarafımızı bilmiyorlar. Hâlbuki o taraflar manevi taraflar ve sadece yaşanır, gösterilmez. Üstelik gösterilmemesi üzerine de yaşanır. Bizde nedense gösterilmesi bekleniyor.

Aslında entelektüel olmanın gerektirdiği şeylerden biri bu toprağa ruh veren insanları okumak ki İbn Arabi de bunlardan biri. İbn Arabi okumadan bu topraklardaki manevi iklimi anlamak çok zor.

Evet, çok zor ama o dönem içindeki birçok ayrı kaynağı da okumadan anlamak zor. Yani bizde maalesef entelektüel dünyada öyle bir durum var. Tabii ki herkes için söylemiyorum. Belki entelektüel olduğunu iddia edenler için söyleyelim. Sadece belli kaynakları okuyup o kaynakların üzerinden gidip bir sonuca varırlar, oysaki Kuranı Kerim’i anlamak istiyorsanız İncil’i de Tevrat’ı da okumuş olmanız gerekir. Bunları gerçekten tamamen sindirebilecekseniz, Doğu ve Batı felsefesini okumanız gerekir. Bence bunları hepsini birleştirdiğinizde Kuran’daki Yıldız (Necm) sûresine dair bir fikriniz olabilir veya anlayabilirsiniz. Ama bunların hiçbirini okumayıp sadece Yıldız sûresini okursanız hiçbir şey anlamazsınız.

Tek kütüphaneye sıkışıp kalmamak yani.

Kesinlikle. Bu aslında insanın kendisi için yapması gereken bir şeydir. Eğer gelişim istiyorsanız her kaynağı okumanız gerekir, kabul ettiğiniz ve etmediğiniz fikirler de buna dâhil olmak üzere. Sadece kabul ettiğiniz fikirlerle gittiğiniz sürece tek bir ağızdan ve yanlı bir fikir sahibisiniz demektir. Tabii farklı dünya görüşüne sahip olabilirsiniz ve okuduktan sonra hâlâ kabul etmiyor da olabilirsiniz. Bu bir tercih meselesidir.

ENGIN ALTAN DUZYATAN (8)

Seyirci ne diyor size?

Ertuğrul olarak kimsenin aklına gelmemişim ama şimdi senden başkasını düşünemiyoruz diyorlar. Biraz oyuncuları kısıtlıyoruz. Türkiye’de bunu yapımcılar da seyirci de yapıyor. Bir rolde gördükten sonra sadece aynı tip rollerde ve aynı yerde görmeyi istiyoruz, oyuncunun başka bir şey olamayacağını düşünüyoruz.

Mesela sizde kahramanlık ve iyilik özellikleri yapışmıştır. Bu saatten sonra seyirci sizi kötü bir rolde görmeye hazır mı çok emin değilim.

İstemez tahminen. Buna ben de hazır olduğumu düşünmüyorum.

Yabancı dizi izliyor musunuz?

Arada sırada. Türk dizisi izleyemiyorum. Türk dizileri çok uzun. 2 saat 15 dakika bir diziyi izlemek zor.

Siz de uzun bir dizisiniz.

Evet. Bu Türkiye’nin gerçeği sonuçta. Aslında reklam pastası gerçeği, bizim gerçeğimiz değil. Türkiye’deki ekonomik durum, altyapısının böyle olması, bununla ilgili bir kanun çıkmamış olması ile kanalların doğru orantılı para kazanması. Özetle kapitalist ortam. Düşündüğümüz zaman Türkiye’nin kapitalizmi henüz dizilerin 45 dakika olmasına hazır değil. Doğal olarak biz de o uzunluğa uyup ona göre çekiyoruz. Birey olarak benim o uzunlukta bir diziyi seyretme tahammülüm olmayabilir.

Yabancı dizilerden Tudors mesela, hanedan ve tarihi anlatıyor. Yabancı dizilerdeki tarih ve hanedan anlatımı ile Diriliş’teki hanedan anlatımı arasında nasıl farklar görüyorsunuz? Veya benzerlikler var mı?

Benzerlik derseniz, aslında tüm hanedan işlerinde mutlaka belli duyguları görüyorsunuz. Bu belli duygular gücün olduğu, iradenin olduğu her yerde var, olağan asal duygular ve bunlardan vazgeçemiyorsunuz. Türk dizisinde de Finlandiya dizisinde de aynı duyguları görürsünüz. Hırs, arzu, entrika, kıskançlık… Bu duyguların hepsi var.

Diriliş’te hep iyiler kazanıyor.

Dünyada da iyiler kazanır hep. Eninde sonunda kazanırlar.

Ertuğrul çok mu etkiledi sizi? Optimist misiniz?

Genel anlamda da optimist bir adamım ben. Sonuçta ben şimdiye kadar vay be ne kadar kötü ama ne kadar iyi bir durumda diye özendiğim kimseyi hatırlamıyorum. O yüzden de haksız değilim bence. Kötülük olacak, iyiliğin değerini anlayacaksınız. Açlık olacak, tokluğun değerini anlayacaksınız. Sonuçta yaşadığımız dualite dünyası. Her duygunun bir karşıtı var, o yüzden de yaptığımız her işte duyguların karşıtlıklarını da kullanıyoruz. Zaten bir işin izlenebilir olması için çatışma gerekiyor. Birinci kuralıdır bu işin. İyi her zaman iyi olmak zorundadır. Kötü her zaman kötü olmak zorundadır. Kötüyü biraz iyileştirmeye kalkarsanız kavram kargaşası çıkar. Olmaz yani. Arada iyi, biraz kötü gibi bir kavram yoktur çünkü bu dünyada.

Son olarak şahsen merak ettiğim bir soru sormak istiyorum. Sürekli diyafram sesi ile konuşmayı nasıl başarıyorsunuz?

Dört yıl eğitimini aldım. Oyunculuk mezunuyum ben. Dört yıl çok ciddi nefes çalıştım. Hâlâ üniversitenin ekmeğini yerim bu konuda.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

http://www.lacivertdergi.com/soylesi/2015/12/02/ney-ufluyor-ibn-arabi-okuyorum

LACİVERT: Sokakta!

Sokak sayımız için İstanbul sokaklarına inelim diyoruz Lacivert yazı işleri ile… Ne zamandır sokakları gezmediğinden yakınan Zeynep Bayramoğlu’nu arıyorum, bize mihmandarlık yapmayı kabul edince Beytullah Çakır’ı da yanımıza alıp başlıyoruz; adına şiirler, şarkılar yazılmış, resimler yapılmış bu dünyanın en eski ve en güzel şehrinin yakınlardaki sokaklarını dolaşmaya…
Lacivert Yazı İşleri 
Fotoğraflar: Zeynep Bayramoğlu
Lacivert sokakta

Mihmandarımız ve fotoğrafçımız Zeynep Bayramoğlu ile Abbasağa Parkı’nın önünde buluşup arka sokaklardan Beşiktaş’a inerken, karşımıza Loşbahçe Sokağı ve sokağın ucundaki o beyaz masal evi çıkıyor. Bazı sokaklar öyledir, daha isminden başlayarak sizi kendi hikâyesinin içine buyur eder. Kimler yaşadı bu sokakta, eskiden loş bir bahçe mi vardı, karanlıkta kandillerin yandığı…
Beşiktaş’ın arka sokaklarından Taksim’e kadar uzanıyoruz. Taksim Meydanı’nın belki de en çok yer değiştiren esnafı çiçekçilerdir. Öte yandan, meydana da garip bir güzellik katarlar. Öbek öbek dizilirler ve hiç çiçek almasanız bile yanlarından geçerken, bir karanfilin ya da gülün kokusundan mutlu olarak yürüyüp gidersiniz.

Sokağın insanları Taksim’de yalnızca bir renk değil, sokağın mobilyası gibidirler. Kestaneciler, sokak şarkıcıları ve köşe başlarında dilenen insanlar da buna dâhil. Onlardan birisi eksik olsa, o renk epey bozulur.

Çaycı Mustafa Amca: “Herkes gitti, cinslik bana kaldı”

Galatasaray Lisesi’ni geçerken aklımıza Mustafa Amca’ya uğramak geliyor. Mustafa Amca’nın çay ocağı şimdilerde Taksim’in en çok rağbet gören mekânlarından birisi. Önceleri yazarların, ressamların ve müzisyenlerin uğrak yeri olan Danişment Geçidi’ndeki çay ocağı artık her kesimden gencin de uğrak yeri oldu. Bir çay molası vermek için uğradığımız çay ocağında Mustafa Amca’yı elinde tepsi ile buluyoruz her zamanki gibi. Bir boşluk bulup başlıyoruz sohbete:

“Buraya gelenler eşini dostunu getirdiler önce. Talebeler mesela. Sabahtan derse girerken uğrar, akşam da dersten çıkınca. Öyle bir alışkanlık oluştu zamanla. Galatasaray, İtalyan Lisesi ve çevredeki okullarla işyerlerinin de uğrak yeri oldu.”

Mustafa Amca İstanbul’a ilk geldiğinde fırıncılık yapmış. Çayevini 1985’te açmış. 95 yılına kadar çay ocağının çevresinde çok dükkân yokmuş. Çevredeki esnafa hizmet etmiş önce. Sonra zamanla çay ocağı büyümüş. İstiklal Caddesi’ne gelenlerin uğrak yerlerinin başında gelen çay bahçesine gençler ‘Mustafa Amca Jean’s’ adını takmışlar. Şöyle anlatıyor Mustafa Amca mekânın tarihini: “Buranın gerçek ismi Hazzopulo Pasajı. Sonradan belediye geçidin ismini değiştirerek Danişment Geçidi koydu. Buraya gelip giden Yeşim isimli bir kızımız vardı. Logomuzu da o tasarladı. Logoyu tasarlarken jeans diye yazmış. Biz de ortamın sıcaklığından dolayı gelene gidene ‘merhaba cins’ deyip durduk. İsim öyle kaldı. Espri yaparken gerçeğe dönüştü. Yani herkes gitti cinslik bana kaldı.”

Geçidin bittiği yerde bir kilise mevcut. Kilisenin önündeki merdivenler de gençlerle dolup taşıyor. Mustafa Amca, bazı gençlerin çay ocağından çok o merdivene oturduğunu, merdivenin de geçide ayrı bir hava kattığını söylüyor. Mustafa Amca Jean’s bir cinslik yaparak çevresindeki kahve zincirlerine direnmeye devam ediyor.

Taksim’den Galata’ya inerken, bu semtin en güzel ‘uyuyanı’ Şeyh Galip Dede’ye yani Galata Mevlevihanesi’ne uğrayıp, âriflere bir dua okumak geldi içimizden. Hâmûşan’a da uğradık. Bu sessizler beldesine geldiğimde hep düşünürüm; şimdi, şu anda bile, burada kim ölü, kim sağ, bilinmez.


Kalemci Murat Usta: “Üretimden kalkmış kalemlerin uzmanıyım”

Karaköy’den yürüyüp köprüyü geçtikten sonra Sirkeci’ye geldiğimizde ise uzun zamandır sohbet etmekten keyif duyduğum Kalemci Murat Usta’ya uğrayalım diyorum. Büyük Postahane’nin yanındaki sokağa kıvrıldığınızda karşınıza çıkar Kalemci Murat Usta’nın küçücük dükkânı. Dolma kalem düşkünleri bilir, kalemlere hevesliyseniz eski yeni bir sürü kalemi merak edersiniz. Bazı kalemlere âşık olur, o kalemlerin de eski serilerini kullanmak istersiniz. İşte kalem üstadı Murat Usta da bu eski kalemleri hem ilgilisi için bulur, hem de kullanılamayan tarihi kalemleri yeniden hayata döndürür. Yine yeniden hayata kazandırdığı bir Montblanc’ı elime alıp başlıyoruz Murat Usta ile konuşmaya:

“Kalem tamiri işine ailemin de maddi durumu iyi olmadığı için ilkokulu bitirince dayımın yanında başladım. Dayım 50 yıl önce girmiş kalem tamirciliğine. Ben de 86’da işe başladım sokaktaki bu dükkânda.”

30 yıldır bu sokakta kalem tamiri yapıyor Murat Usta. Şimdi ise Türkiye’nin tek dolma kalem tamircisi. 30 yıllık süreçte ne değişti diye sorunca ustaya, başlıyor anlatmaya:

“Mesleğe başladığım dönemde daha çok kalem çeşidi vardı. Şimdi azaldı. 70’li yıllardan sonra üretilen kalemler fabrikasyon olduğu için dayanıklılık azaldı. Müşteri portföyü azaldı ama ilgilileri beni buluyor. Mesela dededen babadan bir kalem kalmıştır, getirirler, restorasyonunu yaparım, mürekkep çekip kullanınca hoşuna gidiyor, bu sefer bir iletişim doğuyor. Mesela buraya gazetecilerden Murat Bardakçı ve İbrahim Tenekeci çok sık gelir. Diğerleri kendi gelmese de gönderirler.”

Usta, eski kalemleri hayata kavuşturmanın güzelliğinden bahsederken, o an tamir ettiği kaleme bakıyorum. 1960 yılında üretilmiş bir Montblanc 146. Sandıkta bekletilmiş ve kullanılmadığı için kurumuş, bazı yerleri de hasar görmüş. Az sonra Murat Usta’nın ellerinde canlanacak ve başka ellerde kim bilir hangi arzuhalin yazıcısı olacak. Şöyle anlatıyor bu süreci usta: “Ben üretimden kalkmış kalemlerin uzmanıyım. Özellikle 1950’den önce üretilenler. Yedek parçasını bulur, bir şekilde tamirini yaparım. Bunlardan da en ilginci Sheaffers Snorkel’dir. 23 parçadan oluşur. Bazı başka kalemler de var. Mesela Pelikan Lizard, Parker Duofold mandalin sarısı; kolay bulunmayan çok değerli altın uçlu kalemlerdir. Az sayıda üretildikleri için koleksiyonerlerin çok rağbet ettikleri kalemlerdir. Bu restorasyon işini yapan sadece ben kaldım.”

http://www.lacivertdergi.com/dosya/2015/11/03/lacivert-sokakta

LACİVERT:Ara Güler: İstanbul’da değiliz biz, İstanbul denen bir yerdeyiz

İran tebaasından Kirkor Şahiyan Efendinin oğlu Dacat Bey ile Verjin hanımın oğlu Ara Güler, 16 Ağustos 1928 günü akşamüstü İstanbul’da dünyaya geldi. Babasının aldığı oyuncak araba ile Talimhane’de turlar attı, Pangaltı Lisesine okudu, dünyanın dört bir tarafını gezdi, dünyaca ünlü starların fotoğraflarını çekti ama hep aynı yere, İstanbul’a döndü. Nereye gidersem gideyim bir hafta sonra sıkılıyorum, burayı özlüyorum diyor. Büyük usta ile İstanbul’u ve sokaklarını konuştuk.

ARA GULER (10nn)

Bu ay bizde mevzu ‘sokak’ Ara ağabey, sizinle de konuşmak istedik. İstanbul’da en sevdiğiniz sokak hangisi?

En sevdiğim İstanbul sokağı diye bir şey yok. Bir sürü yeri severim, öyle bir ayrım yapmam. Ama en çok çalıştığım yer Salacak’tır. Bir de Zeyrek var. Bilir misin Zeyrek’i sen?

Bilirim. Fatih’in arkası değil mi? Saraçhane’ye giderken.

Evet, ama o sokakların hepsine girmenize imkân yok, çünkü kaybolursunuz. Orada bir gün at arabalı bir çocuğu çekiyorum mesela, orada sokağı da değil aslında adamları çekiyorum. Adamların arkasında sokak oluyor. Anladın mı?

İstanbul sevginiz malum. Peki, dünyada başka hangi şehrin sokakları bu kadar güzel?

Ben nereye gidersem gideyim, bir hafta sonra sıkılırım. Burası benim doğduğum memleket, ben burada doğdum. Taksim’de doğdum. Bütün İstanbul’u bilirim. Hiç kimse bilmez benim bildiğim kadar.

İstanbul’da ne değişti diye sorayım o zaman?

İstanbul kayboldu. Esasında İstanbul’da değiliz biz, İstanbul denen bir yerdeyiz. Adı İstanbul. İstanbul’daki yaşam bundan 100 sene evvel başkaydı, şimdi başka. Şimdi bir de parselliyorlar, bilmem ne yapıyorlar. İstanbul’un kendisi yok.

Zaman değişti diyorlar da değişen insan değil mi? Zamanın suçu ne?

İstanbul’un insanlarının kafası boşaldı bir kere. Artık entelektüel herif kalmadı. Anadolu İstanbul’a göç etti. Bugün 20 milyon İstanbul. New York 16 milyon. Bu kadar adam yan yana yaşayınca küfrü bile başka türlü eder.

Gezme imkânınız oluyor mu son zamanlarda?

Gezmiyorum artık. O kadar çok gezmişim ki, ne olacak gezersem şimdi.

İstanbul sokaklarından geçerken ne hissediyorsunuz?

Eskisini arıyorum kızım. Aynı sokağın içindeki eski yeri arıyorum. Ya yıkılmıştır ya apartman olmuştur.

ARA GULER (9)

Hep eskiye özlem duyuyoruz, tamam da bugünü ne zaman yaşayacağız?

Yaşamayacağız. Yaşamıyoruz ki, bitki gibiyiz. Bizi öyle yaptılar. Bu ‘izm’ler var ya bu ‘izm’ler. Komünizm, kapitalizm… O ‘izm’ler insanları bir yola sokuyor. Bunun adına medeniyet diyorlar. Medeniyet falan değil. Benim düşündüğüm İstanbul bitmiştir. Zaten ben doğduğum yıllarda, 1920’lerde bitti. Mesela Pera derlerdi eskiden. Nerede Pera?

Bir şey dikkatimi çekti. Pek çok sokak fotoğrafında çocuklar ön planda. O çocuklarla şimdikilerin yüzleri arasında fark var mı?

Şimdi çocuklar aynı şekilde doğuyor ama biz onları bozuyoruz. Onu mekteplere falan sokuyoruz, mektepteki hocalar ne söylesin o çocuğa.

Aslında sokaklarda çok fazla da çocuk görünmüyor.

Yoo görüyorsun. Artık siyasi gösterilerde kullanmak için çocuk istiyorlar. Cam çerçeve kırmak için, bomba atmak için. Böyle şeylerle uğraştırıyorlar, çocukların kafasını yıkamışlar. İnsanlar insanları sevmiyor. İnsanlar insanları sevmezse yaşam olmaz. Yağmur bile güzel yağmıyor. Yağmur, duvarları istediğimiz gibi ıslatmıyor. Eskiden yağmurlar yağardı, duvarda çiçek açardı.

Pek çok ünlü ismin fotoğrafını çektiniz. Şimdilerde fotoğrafını çekmek istediğiniz biri var mı?

Hepsini çekmişim neyini çekeceğim daha?

Bugün yaşayanlardan kimse yok mu? Daha gençlerden mesela?

Lazım olanları çektim!

http://www.lacivertdergi.com/dosya/2015/11/03/lacivert-sokakta

LACİVERT: Hasan Kaçan: Bir ayağı topal adamdan top oynamasını bekleyemezsin

Mekânı olmayan, zamanı eline dolayan Heredot Cevdet, altı Heredot, üstü Cevdet hesabı… Nerede yaşadığı, nerede oturduğu, ‘ne yer, ne içer’ bilinmeyen, adeta gecenin karanlığından gelen bir masal kahramanı… Ecdadımızın bütün güzel özelliklerini ahlak edinmiş, karıncayı dahi incitmeyen, dik duruşu olan, en ciddi olaylarda bile tebessümü bulup çıkaran bir halk anlatıcısı… Bir dönemin efsane dizisi Ekmek Teknesi‘nin Heredot Cevdet’i karikatürist Hasan Kaçan’a mizahın kırmızı çizgilerini, kaybolan mahalle kültürünü, Gezi olaylarının arka planını sorduk. Çok delikanlı cevaplar aldık.

 IMG_3754

Heredot Cevdet uzun bir aradan sonra tekrar döndü ekranlara. Nasıl oldu bu iş?

Umumi arzu üzerine döndü. Sokakta yürürken, alışveriş yaparken insanlar o hikâyeleri çok özlediklerini söylüyorlardı. Hadi bir daha anlat abi, bir daha anlat derken Heredot yeniden ortaya çıktı.

Biz neden sevdik bu kadar Heredot Cevdet’i?

Tam bizim damak tadımıza göre adam, kuru fasulye gibi. Kim kuru fasulyeye hayır der? Heredot’un kendine has bir konuşma stili, bitirim bir tonlaması var. Tam İstanbul adamı, delikanlı tavırlı. Günümüzde böyle tiplere çok rastlayamıyoruz aslında.

Kayseri’de doğdunuz İstanbul’da büyüdünüz. Çocukluğunuz Dolapdere ve Kasımpaşa civarında geçti. Hayatınıza, yaptığınız mizaha bunun nasıl etkisi oldu?

Neredeysen öyle kokarsın. Kızartma kokan yerde durursan kızartma kokarsın. Güzel bir yerde, hoş bir yerde, delikanlıların olduğu bir yerde büyürsen ister istemez o kokular üzerine siner. Elimizde olan bir şey değil. Kurgusal olmaz. Bu tür iklimlerde böyle olmak zorundasınız.

Farklı bir mahalle ortamında büyümüşsünüz.

Evet. Mesela akıl baliğ olana kadar kim Rum kim Türk kim Ermeni farkında değildik. Böyle bir algı yoktu. Aileler iç içe, dükkânlar iç içe. Hristo diye bir arkadaşım vardı Hıristiyan olduğunu çok sonra öğrendim. O bizim dükkâna gelirdi, ben onun babasının dükkânına giderdim. Aynı sokakta oynar, aynı sokakta mahalle savaşı yapardık.

Çok dayak yediniz mi?

Dayak tabii ki yedim. Benim babam erkek berberiydi. O zaman farklı modellerde kesim yoktu. Makine arkadan girer, öbür taraftan çıkardı. Kafa ampul gibi ortaya çıktığında görürdün nişaneleri. Kafada yarıklar olur. O yarıklara bakarsın, kimde çok var kimde az var? Kafasında çok yarık olan adam belalı adamdır, ona bulaşmayacaksın. Babamın mesleği nedeniyle, kim belalı adamdır ben bilirdim.

Gırgır dergisi ile başlıyor karikatür hikâyesi ve Oğuz Aral tabi.

Oğuz Aral ve Tekin Aral. Hayatımızda büyük rolleri var. Çok insan yetiştirdiler. Oğuz ağabey herkesle tek tek ilgilenirdi. Türkiye’de gazetelerden daha çok satan bir dergiydi.

Gırgır Türkiye’de insanların birbirini yiyip bitirdiği 12 Eylül öncesi dönemde her görüşten insanın okuduğu bir dergi oldu. Mizah insanları birleştirdi. Şimdilerde mizah dergileri bunu yapabiliyor mu?

Oğuz ağabeyin bir felsefesi, katı kuralları vardı. Birincisi, insanların inançları ile asla dalga geçemezsin. Aidiyetleri, milliyetleri ile ilgili espri yapamazsın, özürlü insanlarla ilgili karikatür yapamazsın, cinsel ilişki karikatürü çizemezsin. Bir tarafın sözcüsü olamazsın. ‘Hem nalına hem mıhına’ dediği türden bir eleştiri yapardı. Tek bir tarafın sözcüsü olmazdı. Bunlar hep yasaktı. Her şeyi teker teker denetlerdi. O nedenle Gırgır dergisi bakış açısı belli olduğu halde sağcının solcunun cuma günleri eline aldığı okuduğu bir dergiydi. İnsanların birbirine girdiği o dönemde cuma günleri kavga olmazdı. Yeni arkadaşların böyle bir felsefesi olduğunu sanmıyorum.

Hiç Gırgır okumamış biri şunu sorabilir. Cinsel espri yok, küfür yok, hakaret yok, insanların özel durumları ile dalga geçmek yok. Peki ne kaldı geriye?

Ruhun kaldı. Mizah da sanat da kalpten beslenen bir şey. Direkt fizikten, siyasi görüşten yürüyorsan yandın. Bir yerde kalırsın ve bitersin. Bu işler gönülle yapılır. Çünkü gönül bitmez, tükenmez.

Charlie Hebdo saldırısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunun üzerinde konuşmak fikir söylemek bile yanlış. Lanetlenilecek bir şey. Arka tarafında böyle olmadığını da çoğu insan biliyordur zaten.

Karikatürcü mizahçı muhalif olmalıdır diye bir şey var şimdi. Peki neye muhaliftir?

Tamam kardeşim muhalif ol. Peki neye muhalifsin? Eğer o andaki siyasal iktidara muhalifsen hadi sana güle güle! Kötü olan, yolunda gitmeyen, zulme, baskıya, her türlü fenalığa muhalif olacaksın. Nereden ve kimden gelirse gelsin muhalif olacaksın. Karikatürcü, mizahçı muhaliftir diye bir şey yok. Mizahçı muhalif değil, muhteliftir. Muhalif de olursun matrakçılık da yaparsın. Mesela Cem Yılmaz bunu yapıyor. Eleştirileri de var ama hiç siyasi bir duruşla çıkmıyor karşımıza.

Tam da bu nedenle eleştiriliyor ama?

Kim tarafından? Çoğu insan seviyor. Şahan’ı da seviyorlar, Ata’yı da seviyorlar. Bir avuç insan eleştirebilir. Eleştirilmeyen insan mı var? Eleştirilmiyorsan kendinden şüphe et zaten. Bence bizdeki kibir. Aidiyetini reddetme rahatsızlığı. İstediğine dürbünle bakıyor istemediğine dürbünün tersi ile bakıyor. Öyle bir fıkra vardır mesela. Bir cımbız ve bir dürbünle timsah nasıl yakalanır? Dürbünün tersi ile bakar timsahı küçücük görürsün sonra cımbızla alır, kibrit kutusuna koyarsın. Çoğu insan böyle yapıyor. Sevmediği, hoşuna gitmeyen şeye dürbünün tersi ile bakıyor. Neden tersi ile bakıyorsun? Normal baksana!

Sürgün İnek filmi tam bir kara komediydi. Bir ineğin okul bahçesindeki Atatürk büstünü kırması sonucunda, hakkında açılan soruşturmadan dolayı başka bir köye sürgün edilmesini anlatıyordu. Siz o dönemle ilgili “yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda yaşadıklarımıza inanamayacağız” demiştiniz.

Geçmişe dönüp baktığınızda sadece inanamamak değil, hayretler içinde kalacağınız bir sürü şey var. O dönemden buraya bakarsanız, hadi canım olur mu böyle şey dersiniz. Bugünü 20 yıl önce film yapsan dalga geçiyorsun zannederlerdi. Çok şükür güzel günler görüyoruz. Kimi insanlar yamuk baksa da biz fena günler yaşadığımız için bu günlerin iyi olduğunu görüyoruz. Hakkını vermek lazım.

Gezi döneminde yaptığınız açıklamalar nedeniyle çok eleştirildiniz.

Ben, bizim yaşadıklarımızdan sonra bu kuşağın çok daha uyanık olduğunu, kolay kolay oyuna, dümene gelmeyeceğini, çok fazla mukayese imkânı olduğunu ve doğruyu bu mukayese yolu ile ortaya çıkaracağını düşünüyordum ve onları çok şanslı buluyordum. Çünkü bizim dönemimizde mukayese imkânı yoktu. Ama bu nesil de aynı bizim kuşak gibi taklaya geldi. Hadi gidiyoruz dedi birileri. Bunu yüzde yüz kabul edip gitmek salaklık. Önce bir araştıracaksın. Lambur lumbur girdiler. Sosyal medya zımbırtısı kandırıyor insanları. Şuur altı manipülasyonu yapılıyor.

O olaylardan sonra size gelip ağabey çok haklıymışsın diyen oldu mu?

Zaten çoğunu tanıyorum. Tanımadığım insanlar değil. Sosyal medyaya girince, dolunay görmüş kurt adam gibi oluyorlar. Tüyleri çıkıp, dişleri uzuyor. E normalde karşılaştığımızda sen böyle değilsin ki kardeşim! Oraya girince gözlerin kızarıyor ağzından köpükler çıkıyor. Bir tanesine, “hadi ben de geliyorum, bir araba devirip yakalım” dedim. Tamam dedi. Çıktık. Nereye gidelim abi dedi. Sizin eve gidiyoruz, senin babanın arabasını devirip yakacağız” dedim. “Nasıl olur abi?” dedi. E neden olmasın? Sen başkasının arabasını deviriyorsun ya? Olur mu öyle şey? Yaa. O zaman kafasına dank etti. Dedim yavrum, bunun senin babanın arabasından farkı ne? E biz öyle değiliz ki? Yok öyle bir şey yok. Nasıl ayrılacaksın? Hemen ona dönüyor mevzu. Yakan biz değiliz. E peki neden otomobilleri üretenlerin kapısına dayanmıyorsun? Bir sürü insanın pahalı arabası garajlarında duruyor, girebilir misin o garaja? O garajdan içeri sokarlar mı seni? Dünyada sadece gazete için 7 milyar ağaç kesiliyor. Olur mu böyle şey? Sonra o gazete çıkıyor diyor ki ağaçları kesiyorlar. E seni neyden yapıyorlar? Ne konuşuyorsun sen? Bir sürü yol yapılıyor ve yol yapılırken ağaçlar kesiliyor. Peki neden otomotiv sektörüne isyan etmiyorsun? En güzel, en pahalı arabaları almasını biliyorsun. Kardeşim siz bunları üretmeseniz bu yollar yapılmayacak. Çıkış noktası o. Araba olmasa yol olmayacak. Git ona isyan et. Gidebilir misin? Gidemezsin tabi tırsarsın. Seni sokmazlar oraya. Sana kapısını açan kişilerin fabrikasına git bakalım sana ne yapıyorlar? Sığındığın oteli yağmala bakalım neler oluyor? Sana gel bakalım buraya diyen o adamların korumaları nasıl çıkıyor gör bakayım.

İstemezuk siyaseti… Üçüncü köprü olmasın, üçüncü havalimanı olmasın. “İstemem” üzerine muhalif bir duruş.

Yumurta olmasın demek gibi bir şey bu. Tavuk olmasın, domates olmasın. Yumurta olmasın de istediğin kadar ama olmak zorunda. Kardeş ne diyorsun sen ya?

Sosyal medyadan çekildiniz?

Kardeşimin vefatı sonrası sosyal medya hesaplarımı kapattım. İnsanların bu kadar vicdansız olabileceğine, bir ölüm üzerinden bu kadar insanlıklarını kaybedebileceğine inanmazdım. Bu sosyal medya dediğimiz şey bir salgın hastalık. Hatta salgın hastalıktan da öte, deli eder insanı. Bir kere sosyal değil. Sosyallik kâğıt üzerinden bilgisayar üzerinden mi olur? Karşı karşıya gelip birbirimizi gördüğümüz duyduğumuz zaman sosyalleşebiliriz ancak. İnsanlar bir araya geldiğinde sosyal olabilirler. O da bir tür sosyallik olabilir belki ama hakikat o değil ki. Yalancıktan o. Delikanlı şeyi değil bu. Bırak delikanlılığı adamlık değil.

Beğendiğiniz mizah dergileri hangileri?

Daha çok isimleri takip ediyorum ben.

Muhafazakâr camia ve mizah ilişkisi nasıl sizce?

Böyle bir camianın varlığını konuşmak lazım önce.

Yok mu böyle bir camia?

Çok yeni bu camia. O nedenle her şeyle ilişkisi çok yeni. 150 seneye yakın varlığı inkâr edilmiş ve ortadan süpürülmüş bir gruptan bahsediyoruz. Kibarca konuştuğum için böyle söylüyorum. Olmaması istenilen insanlar grubu. O insanlar hayata daha yeni girdiler. Dinle ilişkileri bile yepyeni bence. Mizahı, kültürü ve sanatı falan sonra… Ayağı topal adamdan top oynamasını bekleyemezsin.

Sosyolojik dönüşümlerini mi tamamlamadılar? Nedir problem?

Problem, bütün o değerlerin bilgisayarda sıfırlanması gibi geçmiş zamanlarda sıfırlanması. Sıfırlanmış boş bir bilgisayar kasası olarak geldi. O kasanın üzerinde adı yazıyor ‘muhafazakâr’ diye ama içinde henüz o yok. Yapısında, genlerinde var, maddesinde var ama bilgi olarak kendisinde yok.

O damar sürekli kesildi ve bir kültür oluşturamadı yani.

Jön Türklerden beri kesilip atılmış bir şeyden bahsediyoruz yani. Ne yapsın? Ne yapabilir? Bütün bunlar torbasına daha yeni yeni doluyor. O yüzden zamana bırakmak lazım. Zamanla kendiliğinden dolar o torba zaten ve çok da çabuk dolar. Neden biliyor musun? Genlerde olan bir şey bu. En kralı da olur en güzeli de olur.

İslam’da mizah var mıdır diye soru soranları garipsiyordum önceleri. Bu sorulur mu noralde? Neden sorulsun? Sen ecdadına dönüp baktın mı hiç? Hacivat nereden çıktı? Karagöz nereden çıktı? Nasreddin Hoca nereden çıktı? Bütün bunları yok farz edip İslam’da mizah var mı? E var işte buyur. Ama bu soruları sorma durumunda, böyle bir zavallı pozisyonunda insanlar. Ama bir süredir toparlanma var. Bir iyileşme süreci…

Umarım bu iyileşme süreci devam eder. Çok teşekkür ederim fikirlerinizi paylaştığınız için.

http://www.lacivertdergi.com/dosya/2015/04/30/ayagi-topal-adamdan-top-oynamasini-bekleyemezsin

LACİVERT: Yedi Cihan Kadınları: Müziğin birleştirici gücünü kullanıyoruz

Yedi cihana bedel halk şarkılarını, farklı coğrafyaların şarkılarını söylerken hiçbir kültürü göz ardı etmeden, Sefarad müziğinden Yunan müziğine, Süryani müziğinden Gürcü müziğine, Anadolu’da ve çevre coğrafyalarda bizim yapabileceğimiz ne varsa hepsini koyduk. Yedi Cihan Kadınları’nı dinleyenler kendi köklerine yolculuk yapacaklar, herkes kendinden bir şey bulacak. Çünkü biz o edeple geliyoruz, o edeple söylüyoruz.

 1433162791398

Yedi cihanın şarkılarını söyleyen dört kadın… Mehtap Demir; grubun fikir ve isim annesi. Etnomüzikolog ve akademisyen. Eda Eraytuğ; Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk müziği araştırma ve uygulama topluluğunda solist. Arap asıllı. İmran Salkan; Arnavut kökenli bir müzisyen, Balkan dillerinde şarkılar seslendiriyor. Ayrıca Balkan kültürü ile ilgili çalışmaları var. Züleyha; Kürtçe ve lehçelerinin yanı sıra Ermenice, Gürcüce ve Lazca şarkılar söylüyor. Yayınlanmış üç solo albümü var. Grubun en genç üyesi. Her biri kendi alanında çalışmalar yapmış bu dört kadın, aynı sahnede el ele yan yana durarak, Türkçe, Azeri Türkçesi, Arapça, Kürtçe, Arnavutça, Soranice, Yunanca, Lazca, Çerkezce, Ladino gibi daha birçok dili kadın dokunuşu ve hassasiyetiyle icra ediyorlar. Bu dört kişilik grubun üç üyesi ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Yedi Cihan’ın dört kadınısınız…

Mehtap: Yedi Cihan bir tanım. Şanı yedi cihana yayılmış, yedi kıtada hüküm sürmüş ataların çocukları olduğumuz için bu benzetmeyi kullandık. Biz ki yüzyıllar boyunca dünyanın farklı kıtalarında kültürümüzden izler bırakmışız. Hem kültür mirasımız yedi cihana yayılmış, hem devlet geleneğimiz.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve sonrasında uygulanan bazı politikalar kültür damarımızı koparttı, müzikte de var böyle bir kopuş öyle değil mi? Bunu yeniden kazanmaya çalışmak mı sizin amacınız?

Eda: Bizim hülyamız aslında sizin bu söylediğinizin içinde. Ben mesela azınlıkta olan bir topluluğun evladıyım. Adana, İskenderun, Hatay’da yaşayan bir Arap toplumu var. Benim ailem Suriye Lazkiye’den gelme. Hâlâ orada akrabalarım var. Bu toprakların evladıyım tabii ki ama bunu da inkâr etmemek lazım.

Azınlık değil, Anadolu’nun kadim halkları demek lazım bence. Bu tanımları değiştirsek daha rahat edeceğiz sanki.

Mehtap: Azınlık derken daha çok egemen kültüre karşı yerel kültür özelliklerinden bahsediyoruz. Şu bir gerçek ki yaptığımız Yedi Cihan Kadınları müziği ile çok dilde repertuarı söylemenin yanı sıra, popüler kültür ve kitle kültürünün alternatifi olan yerel müzik öğelerini de ortaya çıkarıyoruz. Burada eşitlik seviyesi aynı fakat icra seviyesindeki mecralar farklı. Şimdi o mecraları daha çok insanlara sunmaya çalışıyoruz.

Bu grup, bu proje size kişisel olarak neler kattı?

Züleyha: Ekibin en küçük üyesiyim ama müzik hayatında profesyonelliğe adım attım ve yaklaşık beş yılımı doldurdum. Yalnız ben hiç grup içinde çalışmamıştım. Öncelikle grupta şarkı söylemeyi öğrendim. İlk verdiğimiz konserden bugüne baktığımda arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Sadece bireysel hareket ediyordum önceleri. Mehtap Hoca konservatuara gittiğimde ilk dersime giren hocamdı ve ilk söylediği türkü ‘allı turnam’dı. Hayatımda kıymetli yerlerde olan insanlarla çalışıyorum. Müzikal anlamda da kendimi geliştiriyorum. Repertuar anlamında da ufkumuzu geliştiriyoruz. Aslında müzik arşivi olarak farklıyız. Bir araya gelip bütünleştiği zaman ortaya rengârenk bir şey çıkıyor. Elbette çok şey katıyor. Yedi Cihan bir marka. Bugün Züleyha gider yerine Fatma gelir ve Fatma ile Yedi Cihan kadınları yoluna devam eder.

Anladığım kadarıyla bu grup bir amaç doğrultusunda bir araya gelmiş. Kişiler çok da ön planda değil. Kişiden ziyade grubun misyonu ön planda.

Mehtap: Yedi cihana bedel halk şarkılarını, farklı coğrafyaların şarkılarını söylerken hiçbir kültürü göz ardı etmeden, Sefarad müziğinden Yunan müziğine, Süryani müziğinden Gürcü müziğine, Anadolu’da ve çevre coğrafyalarda bizim yapabileceğimiz ne varsa hepsini koyduk. Fakat grup elemanları olarak dikkat ettiğimiz unsur o kökenden gelmiş olmak. Yani bir tablo gibi düşünün. Ben de çalışsam Kürtçe ezgi söyleyebilirim veya Eda da çalışsa Balkan türküleri söyleyebilir ama amacımız o kökenlerden kültürlenerek, o kokuyla büyüyerek gelmiş olanın söylemesi. Ben bir Soranice ezgiye Züleyha gibi bir tını katamam çünkü onun doğasında var. O nedenle şunu diyoruz; Yedi Cihan Kadınları’nı dinleyenler kendi köklerine yolculuk yapacaklar, herkes kendinden bir şey bulacak. Çünkü biz o edeple geliyoruz, o edeple söylüyoruz.

Eda: Tabi şunu da eklemek lazım, araya renkler de katıyoruz. Mesela ben Arapça söylüyorum ama Süryaniceyi de okuyorum. Araya serpiştiriyoruz yani…

Mehtap: Mesela Eda Ortadoğu kökenli bir aileden geliyor, Züleyha Mezopotamya kökenli bir aileden geliyor, ben Orta Asya kökenli bir aileden geliyorum. İmran, Balkan kökenli bir aileden geliyor ama bizler bu vatanın evlatları ve kadınları olarak çok kültürlü ruhu biliyoruz.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Mehtap: Hiç olumsuz tepki almadık. Aslında keşke bu soruyu seyirciye sorabilseniz, çünkü şimdi kendimizi övüyor gibi olacağız. İnanılmaz güzel tepkiler var. Bir kere fikir olarak çok beğeniliyor bu proje.

Züleyha: Bizim projemiz daha kıymetli. Evet her birimiz farklı kökenlere sahip ama bir mesaj da veriyoruz. Diyoruz ki, biz hepimiz biriz ve bir olunca da diriyiz. Bizim mesajımız hep barış ve kardeşlikten yana. Biz bu işin her şeyini beraber yapıyoruz. Repertuarını hazırlıyoruz, müzikalini hazırlıyoruz, araştırıyoruz, bu bizi de geliştiriyor. Arkamızda kimse yok yani.

Dört farklı kadın, dört farklı köken, dört farklı dünya ve ortak nokta müzik… Müziğin birleştirici tarafıyla ilgili şöyle söylemiştiniz; “müziğin ayrıştırıcı değil birleştirici özelliğini vurgulama.”

Mehtap: Biz farklı kökenlerden gelen, farklı kültürlerden gelen hatta farklı müzik eğitimlerine sahip kadınlar olarak, Türkiye devletinin çok kültürlü yapısına inanarak, tek bayrak ve tek millet anlayışı ile hemhal olarak bu müziği yapıyoruz. Maalesef müzik ayrıştırıcı olarak kullanıldı.

Nasıl yani?

Mehtap: ‘Bişeycilik’ olarak kullanıldı. Yani tarafçılık olarak kullanıldı, siyasileştirildi. Türkiye devletinin ötekisi olarak lanse edildi. Oysa biz diyoruz ki, hayır biz çok kültürlü olarak yan yana yaşadık. Biz müziğin birleştirici özelliğini kullanıyoruz.

Kürtçe konuşmanın yasak olduğu, Kürtçe konuşan insanların ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir Türkiye’yi yaşıyorduk ve maalesef çok can kaybettik. Ve bugün Şiwan Perver’le İbrahim Tatlıses’in Barzani ile o dönemde T.C. Başbakanı olan Erdoğan’ın aynı sahnede bir araya geldiği bir Türkiye var. Bununla ilgili ne hissettiğinizi merak ediyorum. Bu gelişmeler gelecek ile ilgili umut veriyor mu? Sizin yaptığınızdan çok bağımsız değil bu gelişmeler.

Eda: Umut olmasa yaşam olmaz. Bu söylediğiniz normali. Bunda şaşılacak bir şey yok ki.

Züleyha: Kendi adıma yorum yapayım. En başından beri Kürt açılımına destek vermiş biriyim. Ben de kendi ailemde gördüm. Faili meçhulü olan ailelerden birine mensubum. Geçtiğimiz yıl haziran ayında dört kişinin cesedi asit kuyusundan çıktı ve defnedildi. Dolayısıyla bunları yaşayan ailelerin çocukları şimdiyi görüp de nasıl geleceğe umutla bakmasın? Daha da çok yol kat edileceğini düşünüyorum

Taze bir nefes aldık yeni bir sayfa açtık…

Mehtap: Ben şöyle düşünüyorum. Türkiye devleti gerçek gücünü kullandı. Türkiye devleti her zaman bu güce sahipti ama birtakım doğal olmayan süreçler gücümüzü kullanmamızı engelliyordu. Çok kültürlü yapımızı, anaç tavrımızı, çözümden yana olan gücümüzü yeni kullanmaya başladık.

Eda: İnsanlar daha da bilinçlendi bence, bunun da etkisi var.

Züleyha: Sindirilme olayı vardı. Şimdi insanlar kendilerini çok rahat ifade edebiliyor. Meydana çıkıp kendi ifade ve özgürlük alanını kullanabiliyor.

Mehtap: Bunlar tabi hassas konulardı, çabuk kutuplaşma olabilecek konulardı. Ufacık çomak sokmalarda insanlar çok çabuk kutuplaştı. Doğal olmayan bir süreç yaşadık. Peki, biz müzisyen olarak ne yapabiliriz? İşte tam da burada müziğin birleştirici gücü ortaya çıkıyor. Ötekileştirilenlerin müziğini yapıyorum, ezilenin müziğini yapıyorum üzerinden olmaz artık, normalleşti her şey ve biz kendi müziğimizi yapıyoruz.

Züleyha: Bu jargon artık eskidi. Ezilenler vs. herkes kendi ifade özgürlüğünü kullanabiliyor.

Ben bunun yolunun biraz da şundan geçeceğine inanıyorum. Bir kürdün müziğini Laz sahiplenmeli. Laz’ın müziğini Kürt belki. Senin müziğin değil, hayır bu bizim müziğimiz, benim müziğim demeli.

Eda: Elbette. Biz omuz omuza yaşadık. Toplum, aile, seni nasıl yetiştiriyorsa o öyle gidiyor. Bilinçli hareket etmek gerek. Yani toplum çevre istediği kadar ayrıştırsın eğer kişi birey olarak kendini bilinçlendiriyorsa, beyazla siyahı ayırt edebilir, kendi kararını verebilir.

Züleyha: Düğünleri düşünün. Müzik birleştirici bir güçtür. Mesela Karadenizliler Kürtlerden kız alırlar. Müzik başlayınca herkes oynamaya başlar.

Mehtap: Mesela Balkan damat halayı var ya, Erzurum’da düğüne gittim orada bile çalıyordu.

Züleyha: Duygusal toplumuz, duygusal insanlarız. Aklımızı kullanırsak müziğin yanı sıra bizi birleştirecek çok şey bulabiliriz.

Mehtap: Müzikte temsilcinin rolü çok önemli. Biz Yedi Cihan kadınları olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden yana bir temsil sergiliyoruz.

Züleyha: Bu tavrı söylemekten de çekinmiyoruz.

Peki Türkiye Cumhuriyeti’nden yana tavrımızı koyuyoruz dediğinizde siyasallaşmakla suçlanıyor musunuz? Eleştiriler oluyor mu?

Züleyha: Bir kişiden eleştiri gelmişti ama o da ileri safhada siyasi bir eleştiriydi. Cevap vermeye gerek görmedim.

Mehtap: Bu tarz eleştirilerin gelmesi iyi bir şey. Az geliyor, demek ki bazı şeyler yolunda gidiyor bu ülkede. Bir de şu var. Son yıllarda dünya müzik festivallerine çok gidiyorum. Türkiye müzik temsilinde biraz eksik. Kürt müziği, Alevi müziği ve Sufi müziği dediğimiz Tasavvuf müziği dışında Türkiye müzik kültürü hakkında kimsenin hiçbir bilgisi yok. Çünkü temsilci yok, gidip bunların hepsini icra eden biri yok.

Bu bizim eksikliğimiz. Olan değerlerimizi tanıtamıyoruz.

Eda: Mesela Tarım Bakanlığı G20 zirvesi yaptı geçenlerde. Pek çok ülkenin temsilcileri geldi bu organizasyona. Pekâlâ başka gruplar ve isimler gidebilirdi ama Türkiye’yi anlatmanın en kısa yolu dediler ve ısrarla bizi istediler. O kadar mutlu etti ki bizi.

Demek ki derdinizi anlatmışsınız.

Mehtap: Taklitlerimiz bile çıkıyor.

Yedi Cihan Kadınları’nın albümü var mı?

Mehtap: Maalesef…

Ne zaman olacak?

Mehtap: Bu yaz Ramazan sonrası inşallah bir çalışma yapmak istiyoruz.

Züleyha: 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir konser vermeyi çok isteriz mesela. Hem albümü de ortaya koymuş oluruz.

Mehtap: Tabi herkesin takip ettiği profesyonel bir iş hayatı da var.

Eda: Kendi alanlarımızda çok yoğunuz aslında ama zoru başarıyoruz.

Mehtap: Bu iş bizi diri tutuyor. Hoşumuza gidiyor.

Züleyha: Şarkı söylemeyi seviyoruz, aynı zamanda birbirimize çok şey katıyoruz.

“Yarının çocuklarını yetiştiren kadınlara has bir hassasiyetle müzik yapıyoruz” diyorsunuz. Bu ifade çok dişi ve ilgi çekici. Ayrılık tohumları çocukken atılır zihinlere bazen. O nedenle anneleri hedef alıyormuşsunuz gibi geldi bana.

Mehtap: Bizim ilk konserimiz annelereydi. Sakarya’da kadınlar gününde ilk konserimizi verdik. Stadyumda sahneye çıktık. Dönüşler inanılmazdı. Ellerinde çocuklarla geldiler ve çok sevdiler. Biz gördük ki önce anneden başlayarak mesajımızı vermeliyiz.

Eda: Beşikten mezara diyoruz.

Pop müzik hakkında ne düşünüyorsunuz? Piyasa hâkimiyeti pop üzerine.

Eda: Kaliteli olan, güzel olan her tür müziğe açığım. Ama seviyesiz müziğe tahammülüm yok. Akordu bozuk, detonesi olan, hiçbir iş yapamayıp sadece alkış toplayan müzik… Bunu sevmiyorum. Pop neden popüler? Çünkü kolay bir müzik. Çok mana aranmıyor.

Züleyha: Yine kişisel olarak cevaplamak isterim. Ben yaptığımız müziğin genel olarak hak ettiği yerde olmadığını düşünüyorum. Popüler müzik arasında kayboluyoruz. Bu noktada Kültür Bakanlığı’mızın çok ilerleme kaydedemediğini, bizimki gibi projelere destek sağlanması ve gerçekten kıymetli sanatçıların desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizim gibi sanatçıların belli standartları olur, mesela ben gece sahne almıyorum, benim çıkacağım alanlar bellidir. Bu konuda alanımız da çok kısıtlı ama popüler müzik böyle değil. Ben halka verilen şeyin yaşatıldığını düşünüyorum, mesela birkaç yıl önce üniversite şenlikleri için şöyle deniliyordu: Gençler türkü dinlemiyor. Bir dakika, bu algıyı kim nasıl yarattı? Buna kim karar verdi? Ne verirseniz onu alırlar. Kültür Bakanlığı destek verse, misal devlet üniversitelerinde etkinlik ve müzik yapılsa olmaz mı?

Mehtap: Sektör üç sacayağından oluşuyor. Müzik, üretilir, tanıtılır, para kazanılır ve tekrar üretilir. Bu sektöre biz piyasa diyoruz. Piyasa müziği başka bir şey. Popu, arabeski, cazı, halk müziği, yerel müziği, makam müziği fark etmez. Her müzik türünün ve tarzının ki artık tarzlar bile birbirine karıştı, iyisi ve kötüsü var. Sanat alınır satılır bir meta olduğu sürece bu süreç böyle işler doğal olarak…

Teşekkür ederim.

http://www.lacivertdergi.com/soylesi/2015/06/01/muzigin-birlestirici-gucunu-kullaniyoruz

LACİVERT: Nursel Köse: İyi ve kötü, nefret ve aşk gibi yan yana

Paramparça dizisinin ‘Keriman’ı Nursel Köse’yle kötü kadın karakteri üzerinden kötülüğü ve oyunculuğu konuştuk.

1425376596453

Keriman kötülük kelimesine yeni bir anlam kattı gerçekten. Merak diyoruz, nasıl bir kadın bu Keriman?

Sınırsız, otantik, sırf güç ve para üzerinden kimlik kurmuş, ayakta kalma egosu anlaşılır gibi olmasına rağmen, acımasızlığı nefret uyandıran bir kadın olarak algılıyorum ben Keriman’ı…

Uzun zamandır sektörün içindesiniz ama belki de en çok konuşulan rolünüz bu ve karakter kendini kötülükten besliyor adeta. Böyle bir rolle gündeme gelmek nasıl bir his?
Ben Keriman’ın kötülüğünün derinliğine indim, sebeplerine baktım, gerekçelerini gözlemledim, haklı yanlarını aradım ve buldum. Bu yüzden her hareketinde, kızsak da ‘haklı ama…’ diyebileceğimiz bir konumda oynamak istedim. Oynadığım karakterlerin beğenilmesi, takdir görmesi, seyirciye kazandırılması, ödüllendirilmek, mesleğimin olmazsa olmazları.

Kötüyü oynamak nasıl bir duygu?

Setten eve dönene kadar Keriman’ı üzerimde taşıyorum. Çok ağır bazen… Kötülük dehlizlerine gidip dönmek… Ancak komik bir kadın, bizi güldürüyor, ekiple de hep beraber gülebildiğimiz için daha rahat oynuyorum. Yani Keriman salt kötü, salt acımasız değil. Tatlı kötü…Bu role hazırlanmak için özel şeyler yaptınız mı? Yani kötüyü gerçekten hissetmemek ve anlamamak, role de tam adapte olamamayı getirir beraberinde. Siz Keriman’ı anlayabiliyor musunuz ki oyunculuğunuz bu anlamda çok beğeniliyor?
Bugüne kadar gözlemlediğim, birebir yaşadığım ve yaşamadığım birçok olaydan, tanıdığım tanımadığım birçok kadından süzme bir karakter. O yüzden herkes bir şey buluyor Keriman’da. Ayna tutuyor gibi hepimize. Tanıdık geliyor, çevremizden birilerini hatırlatıyor ama yine de nevi şahsına münhasır biri.Sokakta insanlar nasıl tepkiler veriyor? Neler söylüyorlar size?
“Keriman, niye Gülseren’e bu kadar çile çektiriyorsun?”, “Sen niye bu kadar kötüsün?” veya “Aynı benim görümcem, kaynanam, annem gibi” diyenler oluyor. Tepkisini, kızgınlığını yansıtanlar da oluyor. Eğer zamanım varsa ve keyfim yerindeyse Keriman’ı zevkle savunuyorum. “Düşünün ki, kendine ait bir yatak odası dahi yok. Yapayalnız, geçim derdinde, ayakta kalmaya çalışan, kocası, çocukları olmayan bir gariban” diyorum. O zaman gülüyorlar.

Evet, Keriman kötü bir karakter ama aynı zamanda hayatta çok fazla şeye de sahip olamamış bir karakter. Oynarken role bu açıdan yaklaşabildiniz mi ya da önemli mi böyle bir eksiklik?

Keriman artık bir karakterden, adı soyadı, mahallesi, komşuları ile bir şahsiyete dönüştü. Onu herkes tanıyor, içimizden biri oldu. Evi, eşyaları, yediği, içtiği, yaşadığı ve görüşleri ile Nursel Köse’yle alakası yok. Karakter tam da buralarda yerini buluyor, kişiliği oturuyor. Kostüm, makyaj ile yaşadığı mekânda canlanmaya ve kişileşmeye başlıyor.

Her insanın hayatında eksiklik ya da elde edememe söz konusudur. Bu kötülük için bir meşruiyet zemini oluşturabilir mi sizce?
Asla… Kötülük sadece yokluktan, yoksulluktan, elde edemeyişten çıkabilir demek, eksik ve tek yönlü kalır. Her şeyi elde etmiş, maddi çokluk, manevi yokluk yaşayan insanların kötülükleri daha da katmerli ve güçlü olur bence. İyi ve kötü; nefret aşkı gibi yan yanadır. Kopmaz parçamız aslında.
Açlık, insan onurun yitirilmesinde çok büyük bir etken. Korkutucu, tehlikeli… Bir karanlığa düşüyor ve asla dönüş yolunu bulamaz oluyoruz. İşte burada her şey kopabiliyor. Ahlak, din, inanç, gelenek, kültür gibi kavramlar güçsüz ve geçersiz kalıyor sanıyorum. Kötülüğün tohumları başka yerlerde de atılır. Gelenek, görenek, toplumsal yapı, aile konumu, yetiştirilme tarzı, sosyalleşme, ahlaki konuma göre de filizlenir. Sevgisizlik, sevgiyi yaşamamış, yaşatmamış olmak naçar bırakır insanı… Kötülüğün kol gezdiği ortamlar bunlardır bence.

Senaryo ilk geldiğinde ne düşündünüz? Kötü bir karakter oynamak bir oyuncu için zor mudur? Veya bazılarının dediği gibi şans mıdır?
Keriman önce kayınvalideydi. Daha yaşlı biriydi. Sonra senaryo değişti ve görümce oldu. Hemen evde kılık kıyafet uydurdum, yaşlı makyajı yaptım kendi kendime. Bir iki sahne oynadım, videosunu çektim. Ajansıma ve güvendiğim arkadaşlarıma yolladım. Geri dönüşler çok iyiydi. “Bu ne, bu iğrenç kadın kim” filan dediler. Ben de Keriman bir karaktere dönüşebilir diye rahatladım.
Ben ‘iyi mi, kötü mü?’den ziyade, bir karakter yaratmaya ve onun daha önce oynanmış veya canlandırılmış karakterlerden farklı olmasına çok takılırım. İnsan yanını ararım, otantik olması ve cepten oynanmaması gerektiği koşullarından yola çıkarak, hayatımı biraz da zorlaştırıyorum aslında. Karakter çıkana kadar çok sancı çekerim, arkadaşlarımın başının etini yerim. Her rolüme kendi damgamı vurmak isterim.

Hem Almanya’da hem Türkiye’de yaşıyorsunuz? Gurbet hikâyeniz de var yani… Neden Almanya’ya gittiniz? Hayatınızda nasıl bir dönüm noktası idi bu?
Üniversite okumak için gittim Almanya’ya. Almancayı sonradan öğrendiğim için ilk başta oyunculuk okuma alternatifim yoktu. Yüksek mimar mühendis oldum ve altı yıl çalıştım. Altı yıl mimarlık yaptım ve hatta Türkiye’de proje menajerliği ile proje takipçiliği yaptım.
Çok kültürlülüğü savunan Avrupa’da, azınlık, göçmen, yabancı ve Türk-Müslüman kadın olmanın, önyargılı şablonlardan çıkma şeklini yaşadım ve gözlemledim. Bu da 50 yıldır susmuş azınlığın dili, sözü, savunucusu olmayı getiriyor sanki. Bu yüzden, bir sanatçı olarak ben, kültürler arası köprü oluşturmak, tolerans sınırlarını kaldırmak adına hep bir misyon taşıdım. Sanatsal çalışmalarımı hep bu temelden oluşturdum.

Mimarlıktan sonra sizi oyunculuğa çeken şey ne oldu?
Oyunculuğum ve sanatsal çalışmalarım mimarlık tahsilimle hep yan yana gelişti. Yani keskin bir geçiş yapmadım. Mimarlığı Almanya’da oturum izni almak, vatandaş olmak, aile içinde bir diploma sahibi olmak için okudum. Oyunculuk ise hep istediğim şeydi ama dil açısından, bürokratik açıdan vs. çok daha zordu. Ben iki yolu da aynı anda yürüttüm.

Türkiye ve Almanya… Sinema sektörlerini karşılaştıralım desek, ne dersiniz?
İlk göze çarpan ve en önemli fark, sektörlerdeki sendikal hakların, telif haklarının düzeni veya düzensizliği derim.

Sinema, tiyatro, dizi… Hangisi daha zor? Hangisini daha çok seviyorsunuz?
Sinema ve dizi, kamera önü olması açısından birbirine pek uzak değil. Sinema, sonsuzluğa atılan bir imza gibi. İş çıktıktan sonra silmek, yok etmek, değiştirmek mümkün değil. O yüzden seçici olmak, farklı iş çıkarmak tercihim oldu her zaman. Sahne canlıdır. Seyirciyle aynı havayı teneffüs ettiren, görsel sanatın en önemli disiplinlerindendir. Olmazsa olmazlarımdan tabii ki… Dizi ise 5 bin metrelik bir koşuyu kazanmak için her hafta 100 metre koşuyu kazanmak koşulunu getiren ağır, uzun vadeli, düzenli bir performans istiyor. Paramparça dizisinde Keriman karakteri ile sinemada ve sahnede şu sıralar yaşayamadığım komedi yanımı da yaşatıyorum.

Sizin için yeni Aliye Rona benzetmesi yapılıyor. Örnek aldığınız bir oyuncu var mı?
Benzetilmeler beni onurlandırıyor. Aliye Rona benim çocukluğumun ‘kötüsü’ydü ve muhteşemdi… Bir karaktere hazırlanırken kimseyi örnek almam, kimseyi taklit etmem, benzer rolleri araştırmam, izlemem, cepten veya ezberden oynamam. Sinemada oyunculuğum; yalana, rüyaya, gerçek olmayana nefes üfleyip, içimizden biri olabilme durumu yaratmaktır. Oyunculuk adına örnek aldığım hiç kimse yok. Sanatçı kimliği ile de sinema dünyasına damgasını vuran sanatçıların biyografilerini okurum, izlerim.
Kötülük demişken, geçtiğimiz günlerde Türkiye gerçek bir kötülük örneğine şahit oldu. Özgecan Aslan’ın katledilmesi, kadına şiddet gerçeğini bir kez daha yüzümüze vurdu. Bir kadın olarak ne hissettiğinizi ve düşündüğünüzü merak ediyorum.
Kadınını üçüncü sınıf gören, cinselliği tecavüze endekslemiş, şiddeti eğitim metodu olarak kullanan, katılaşmış, karanlığa gömülü, insanlık ayıbına bürünmüş erkeklikten korktum, esef duyuyorum, kınıyorum, acı çeken her kadınla birlikte canım acıyor, ruhum acıyor.

LACİVERT: Yeni Türkiye: Büyük Türkiye!

IŞİD’in 101 gün esir tuttuğu 49 konsolosluk görevlisi başarılı bir operasyonla kurtarıldı. Yeni Türkiye’nin Büyük Türkiye olduğunu gösteren operasyonu, Başbakan Ahmet Davutoğlu da ‘bayram öncesi bayram’ olarak niteledi.

Ortadoğu’daki yangın devam ediyor. Irak’a müdahale ile başlayan, Suriye’deki iç savaşla devam eden süreç, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünü besledi, büyüttü ve artık bu örgüt, sadece Ortadoğu ve Türkiye’nin değil tüm dünyanın gündeminde. Takvimler 11 Haziran 2014’ü gösterdiğinde IŞİD, Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirdi ve Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda görevli 46’sı Türkiye vatandaşı olan 49 kişiyi rehin aldı. Aralarında konsolosluk çalışanlarının, çocukların ve özel güvenlik güçlerinin bulunduğu 49 kişinin, kameraların önünde rehinelerini acımasızca katleden bu örgütün eline geçmesi tam anlamıyla infial yarattı. Türkiye’nin yüreği ağzında bekleyişi ise 20 Eylül sabahı son buldu. Kaçırıldıktan sonra sekiz defa yerleri değiştirilen, tam 101 gün esaret altında bulunan rehineler Musul’dan Rakka’ya götürüldü. Daha sonra Tel Abyad’dan Akçakale’ye geçip, Türkiye sınırından giriş yaptılar. Resmi temaslarda bulunmak üzere Azerbaycan’da bulunan Başbakan Ahmet Davutoğlu programını yarıda keserek Şanlıurfa’ya geldi ve rehinelerle buluştu. Uçak yanaşıp da kapıda rehineler görüldüğünde yakınlarının sevinç çığlıkları Esenboğa’da yankılandı. Herhangi bir destek almadan Türkiye’nin kendi imkânları ile yaptığı bu başarılı operasyonu Başbakan Davutoğlu ‘bayram öncesi bayram’ olarak niteledi. Bu 101 günlük zorlu süreci başarı ile yürüten Başkonsolos Öztürk Yılmaz da rehinelerin kahramanı oldu.

Az okul çok cami politikası ve adrese teslim haberler
Ortadoğu’ya korku salan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü daha önce iki Amerikalı gazeteciyi kameralar önünde katletmişti. Geçtiğimiz günlerde kurbanlar listesine İngiliz yardım görevlisi David Cawthorne Haines da eklendi. Binlerce sivilin katledilmesine sessiz kalan, çocukların cesetlerini görmeyen, annelerin feryatlarına kulak tıkayan Batı ise sonunda harekete geçti. Amerika önderliğinde kurulan koalisyonun ilk bombasını ise Libya’da da en önde giden Fransızlar attı. Türkiye’nin koalisyona katılmamasının Amerika’yı ziyadesiyle rahatsız ettiği bir gerçek. Türkiye kendi dış politika prensipleri gereği bu koalisyona sadece insani yardım konusunda destek vereceğini söyledi. Bu açıklamalar sonrası Amerika basınında ilginç haberler gördük. New York Times gazetesi, Türkiye’den IŞİD’e katılımlarla ilgili bir haber yaptı. Habere konu olan mahalle Ankara’daki Hacıbayram Veli Mahallesi. Haberde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nu, Hacıbayram Veli Camisi’nden çıkarken gösteren bir fotoğraf kullanılmış. Habere göre, bu mahallede yaşayan gençlerin bu yola girmesinin sebebi sözüm ona AK Parti’nin az okul çok cami politikası. Ciddiyeti hususunda soru işaretleri olan haberin mimarı hanımefendinin kişisel geçmişi ve ailesinin ilişkileri ise başlı başına bir araştırma konusu olabilir. Habere en büyük tepki Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi, Erdoğan haberi alçaklık olarak niteledi ve “Bu haberler karşısında diz çökmeyiz” dedi. Gelen tepkiler üzerine gazete, düzeltme yayınlamak zorunda kaldı. Haberin fotoğrafında yanlışlık olduğunu savundu ve fotoğraftaki caminin ve Cumhurbaşkanı’nın bu camiyi ziyaretinin makalede anlatılan IŞİD’in militan devşirmesi konusuyla ilgisi olmadığını belirtti. NYT gibi bir gazetenin bu kadar büyük editoryal hatası ise hayretle karşılandı.

Bir kadın cinayeti daha
Kadın cinayeti haberlerini vaka-i adiyeden kabul eder olduk. Son kurban, 33 yaşındaki TRT sanatçısı Hatice Kaçmaz oldu. Kaçmaz, vücudunun çeşitli yerlerinden aldığı 15 bıçak darbesi nedeniyle hayata veda etti, ardında beş yaşında bir çocuk bıraktı. Peki, neden öldürüldü Hatice Kaçmaz? Onun hikâyesi de diğerlerinden çok farklı değil. İki yıl önce bir trafik kazasında eşini kaybeden Hatice Kaçmaz bir erkeğe ‘hayır’ dedi, üstelik nedeni çok kabul edilebilirdi, zira çocuğuna hem annelik hem babalık yapıyordu ve çocuğu üvey baba ile büyüsün istemiyordu. Katil ise ‘hayır’ı bir cevap olarak kabul etmedi, teklifini sürdürdü ama olumlu bir cevap alamadı ve bir gün markete gitmek için evinden çıkan Hatice Kaçmaz’ı kaçırmak istedi. Kaçmaz direndi. Katil kaçıramayacağını anlayınca genç kadını tartaklamaya başladı ve yol kenarındaki bir parka sürükleyip, 15 bıçak darbesi ile öldürdü..
Hatice Kaçmaz erkek şiddetinin ilk kurbanı değil ve maalesef son da olmayacak. Aynı, erkeklerle konuşuyor diye babası tarafından diri diri toprağa gömülen Medine Memi gibi…O morarmış gözü ile hafızalarımıza kazınmış Ayşe Paşalı gibi…
Annesi ile birlikte kına gecesine giderken dört kişinin tecavüzüne uğrayıp öldürülen Serpil Yeşilyurt gibi…
Koca dayağından kaçıp devlete sığınan sonra aile meclisi kararı ile infaz edilen Seher Haşimoğlu gibi…
Hep hatırlayalım ve artık bir şeyler yapalım.

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
Aralarında Atilla Yayla, Gülay Göktürk, Bekir Berat Özipek, Etyen Mahçupyan, Markar Esayan, Yusuf Kaplan, Cengiz Alğan, Hilal Kaplan, Ceren Kenar gibi isimlerin bulunduğu bir grup gazeteci, ‘Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi’ dersinin kaldırılması için imza kampanyası başlattı. Grup bakın ne diyor:
“Bizler, geçmişiyle daha barışık, daha üretken, yaratıcı, demokratik ve özgürlükçü bireylerden oluşan bir toplum için, zorunlu temel eğitimde Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin kaldırılmasını ve yerine İmparatorluktan Cumhuriyete Yakın Tarih Dersi şeklindeki özgün bir formatla, nesnel içerikli bir dünya ve yakın dönem ülke tarihi dersinin konmasını istiyoruz… Eski Türkiye’de bu alandaki tartışmasız egemenlik Kemalist tarih anlayışına aitti. İnkılâp tarihi dersleri de Kemalist özneler yetiştirmeyi mümkün kılan en önemli araçtı. Ancak bugün Dersim Katliamı sebebiyle özür, 1915 sebebiyle taziye yayınlayan yeni bir devlet aklı var. Bunun tarih derslerine de yansıma vakti gelmedi mi?”
Ne dersiniz? Vakti gelmedi mi?

Büyük bilişim hamlesi
Türkiye büyük bir bilişim hamlesine hazılanıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, 3 milyon metrekare üzerine kurulacak Türkiye’nin ilk Bilişim Vadisi’nin, 150 bin Ar-Ge personeline istihdam yaratmasını hedeflediklerini söyledi. Hedef, geleceğin teknoloji markalarının temellerini atmak. Çalışma kapsamında, üniversitelerle görüşülerek, hangi bölümde, bilişim Ar-Ge’sinde çalışabilecek ne kadar yüksek lisanslı ve doktoralı bilim insanı olduğu tespit edilecek. Bu dev projeyi takip etmek isteyenler bilisim vadisi.com.tr web adresini kullanabilir.

http://www.lacivertdergi.com/gundem/makaleler/2014/10/02/yeni-turkiye-buyuk-turkiye

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

LACİVERT: Bir Adayın Anatomisi

Laikliğin ve Atatürkçülüğün kalesi CHP’nin, merkezi Suudi Arabistan olan bir teşkilatın eski genel sekterini aday göstermesi bazı CHP’liler tarafından kötü bir şaka olarak algılandı. Ciddiyetin farkına vardıklarında ise isyan bayrağını çektiler.

1404391042676

Uzun bekleyiş nihayet sona erdi. 10 Ağustos 2014’te yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi çatı adayını açıkladı. Aday, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu. Kahire doğumlu İhsanoğlu, Ayn Şems ve Ezher Üniversitelerinden mezun saygın bir bilim tarihçisi. İlk adı İslam Konferansı Örgütü olan sonradan ismi değişen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreteri. 1 Ocak 2005’te görevi devralan İhsanoğlu, örgütün seçimle göreve gelen ilk genel sekreteri ve aynı zamanda ilk Türk genel sekreteri olma özelliklerini taşıyor.

CHP Milletvekili Melda Onur’un “Kabul, trollendik” açıklamasına bakılırsa, CHP milletvekilleri ve taban büyük bir şaşkınlık yaşıyor. Zaten parti içinde çatlak sesler yükselmeye başladı, bazı milletvekillerinin alternatif aday arayışında oldukları dedikodusu Ankara kulislerinde dolaşıyor. Yaşanan hayal kırıklığını ise en iyi Cem Özer özetliyor: Ey CHP! Tabanını TEKMELETTİN!
Laikliğin ve Atatürkçülüğün kalesi CHP’nin, merkezi Suudi Arabistan olan bir teşkilatın eski genel sekterini aday göstermesi bazı CHP’liler tarafından kötü bir şaka olarak algılandı. Ciddiyetin farkına vardıklarında ise isyan bayrağını çektiler.

Türkiye’nin kıdemli Kemalistlerinden Bekir Coşkun ise sitemkâr. Coşkun, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli kafa kafaya verip çatı inşaatı yapmaya kalkınca çatı yerine ‘kubbe’ çıktığını söylüyor. Coşkun’un asıl endişesi ise kubbenin kapısı. Gelin, Coşkun’un yakarışına kulak verelim: “Adında bile ‘din’ olan ‘ihsan’ edilmiş bir değerli zat Ekmeleddin İslamoğlu çatı adayı olunca, kapısı kıbleyedir…” (Evet hâlâ İhsanoğlu’nun soy ismini tam öğrenemediler). 17 Haziran Sözcü gazetesi, ‘Çatı kubbe oldu’ yazısı…

İhsanoğlu ile ilgili eleştirilerden biri de, kamuoyu tarafından bilinmeyişi. Aslında bu yanlış, kamuoyu İhsanoğlu’nu sessizliği ile tanıyor. Mısır’da seçilmiş cumhurbaşkanını deviren cuntaya karşı sessizliği ile… Suriye’de yaşanan insanlık dramı karşısındaki sessizliği ile…

Derde deva, sadra şifa olamayan İslam İşbirliği Teşkilatının Genel Sekreteri İhsanoğlu, Müslüman Kardeşler’e mesafeli durmuş, Mısır’da yaşananlara ‘darbe’ demekten imtina etmiş, Suriye’de ise Esad’lı geçişi önererek diktatöre selam çakmış, iç savaşa gözlerini kapatmıştı. Bu duruş Müslüman entelektüellerin nezdinde İhsanoğlu’nun güvenilirliğini ve itibarını zedeledi.

İhsanoğlu’nun bir diğer özelliği ise amiral gemisinin miçoları tarafından asıl mağdur ilan edilmesi… Ki bu çok doğru. İhsanoğlu’nun aslen Yozgatlı olan babası İhsan Efendi, tek parti döneminde baskılara dayanamayarak iltica etmiş bir kişi. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy ile babasının yakın dost oldukları ve merhum şairin ölmeden önce yazdığı Kuran mealini ona emanet ettiği söyleniyor.
Ama mağduriyet bununla kalmıyor. Kendisi 28 Şubat döneminde İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Bölüm Başkanıydı. Dönemin rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, yardımcısı ise şimdilerde CHP milletvekili olan, ikna odalarının kurucu anası Nur Serter. Alemdaroğlu, sırf İhsanoğlu’nu göndermek için Bilim Tarihi Kürsüsü’nü kapatmıştı.

Yani CHP; babası Osmanlı uleması olan, Takrir-i Sükûn, İstiklâl Mahkemesi şartlarında, 1924 sonrası Türkiye’sini terk etmek zorunda kalmış, 28 Şubat döneminde ulusalcıların bayrak taşıyanları tarafından tasfiye edilmiş bir bilim adamını aday ilan etti. Nerden baksan tutarsızlık…

A Haber’deki programıma katılan yazar Metin Karabaşoğlu’nun güzel bir tespiti oldu. Karabaşoğlu iki tür Müslüman’ın Batı için makbul Müslüman olduğunu söyledi. Biri İslamofobiyi beslemek için iyi fotoğraf veren radikal İslamcı olarak adlandırılan Müslüman tipi, diğeri ise uzlaşmacı ve pasif Müslüman tipi. Bu tespite bakarsak teşkilatın başında bulunduğu dönemde sessizliği ile dikkat çeken İhsanoğlu’nun batının sevdiği ikinci profile uygun olduğunu söyleyebiliriz. Karabaşoğlu, “İhsanoğlu ismi sizi şaşırttı mı?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “IŞİD üzerinden Müslümanlara söz söylemeye çalışan insanların Batıya boyun eğmiş bir Müslüman tipolojisine uygun bir ismi çatı aday olarak belirlemeleri de bana hiç şaşırtıcı gelmedi.”

Karabaşoğlu’nun iyimser tespitlerinden biri ise şu; uzun yıllardır kendisini ayrıcalıklı ve esas sahip gören beyaz Türkler artık dindarlığın bu ülkenin merkezi olduğunu kabul etti! Benzer bir yorum Financial Times’dan da geldi. Gazete, CHP’nin bazı geleneksel destekçilerinin seçimde çekimser kalmasına yol açabileceğini söylediklerini belirterek ekliyor: “Ancak Sayın Erdoğan o kadar hâkim oldu ki, başlıca muhalifleri bile Başbakan’ın sosyal muhafazakâr çekirdek oylarının peşine gitmeyi ve Milliyetçi Hareket Partisi ile ortak bir aday göstermeyi tercih ettiler. Sayın İhsanoğlu’nun seçilmesi, Sayın Erdoğan’ın kökleri İslam’da olan AK Parti’yle iktidara geldiği 2002’den bu yana Türkiye’nin siyasi manzarasının ne ölçüde değiştirdiğini gösteriyor.”
Ama benim bu konuda ciddi şüphelerim var. Zira aday ismi açıklandıktan sonra duyulan, “Sırf sen git diye neler yapmak zorunda kalıyoruz”, ” İhsanoğlu tanınmayan ama değerli biri. Erdoğan tarafından şeytanlaştırılması zor hatta imkânsız biri” nidaları yüzüme bir tokat gibi çarpıyor. Çünkü yine bu toprakların sahipleri, aptal yerine konuluyor, yine zekâmızla alay ediliyor gibi hissediyorum.

Bizi nasıl bir seçim bekliyor?
10 Ağustos 2014’te, cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gidecek. İlk turda kazanmak isteyen aday, oyların yüzde 51’ini almak zorunda. Eğer seçim ikinci tura kalırsa, geçerli oyların en fazlasını alan aday Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı olacak. 30 Mart yerel seçim sonuçları baz alınırsa CHP ve MHP’nin toplam oyu yüzde 43, AK Parti’nin oyu ise yüzde 45,6. Kilit rol, Kürt oylarında. Kürt siyasi partiler, seçimlerde yüzde 6,1 oy aldı. Bu durumda Kürt partilerinin kendi adaylarını gösterip göstermeyecekleri, göstermemeleri durumunda hangi adayı destekleyecekleri seçimin sonucunu belirleyebilir.

http://www.lacivertdergi.com/gundem/2014/07/03/bir-adayin-anatomisi

LACİVERT: 301 Ölü, 75 Milyon Yaralı…

Türkiye’nin yüreğine ateş düştü. 301 maden işçisi kardeşimizi kaybettik.

1401874403078

13 Mayıs Salı günü 15.15 sularında haber merkezlerine bir son dakika gelişmesi ulaştı. Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir madende patlama meydana gelmiş, iki işçi hayatını kaybetmiş, çok sayıda işçi madende mahsur kalmıştı. Dakikalar ilerledikçe kazanın boyutları anlaşılmaya başlandı. Madende 787 işçi vardı ve bir kısmı yerin altındaydı.

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız Soma’ya hareket etti. Devlet erkânı programlarını iptal etti ve Soma’ya doğru yola çıktı. Türkiye’nin her bir tarafından taziye mesajları gelmeye başladı.

Olayın dördüncü günü kameraların karşısına geçen şirket yöneticileri olayda bir ihmallerinin olmadığını ama patlamanın nedenini anlayamadıklarını söylediler. Açıklamalar tatmin edici değildi. Şirket sahiplerine ‘yaşam odaları’ soruldu. Madende yaşam odası yoktu. Maden Mühendisleri Odası’nın araştırmasına göre Türkiye’de sadece 4 madende 20 işçinin 55 saat yaşayabileceği sığınma odaları bulunuyor. Şimdi facia ile ilgili adli süreç başladı. Hâkimler ve savcılar yüksek kurulu soruşturma için 28 savcı görevlendirdi. İşyeri ile ilgili ekipmanlar, donanımlar, denetçi raporları incelenecek. Hazırlanacak bilirkişi raporu facianın nedenini de gün yüzüne çıkaracak. Bu çalışmanın en az üç ay sürmesi bekleniyor.

İşçilerin naaşlarının çıkarılması sonrası madende inceleme yapan iş güvenliği uzmanının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişlerine ilettiği rapora göre de kaza trafo patlamasından kaynaklanmıyordu. Madende yeteri kadar karbon monoksit sensörü yoktu, tavan tahkimatları uygun değildi. Bu nedenle yangın sonrası tavan çöktü, galerinin hava yolu kapandı. Madende yeteri kadar karbonmonoksit ölçer cihaz yerleştirilmiş olsaydı, içten içe yanan kömürün yaydığı gaz erkenden fark edilecek, yanan bölge demir ağ ve betonla kapatılacaktı. Diğer bir eksiklik bin 400 metre uzunluğundaki nakliye galerisinde tavan tahkimatının uygun olmamasıydı. Zira tavanda çelik yerine yanmayı artıracak ağaç malzeme kullanılmıştı. Yangınla birlikte ağaç tahkimat alev aldı ve tavanda çökme meydana geldi. Yanma devam ettiği için galerinin hava yolu kapandı, çıkan karbonmonoksit gazı ve dumandan maden işçileri zehirlendi. Her rapor ihmaller zincirinin bir halkasını bir daha gözler önüne serdi.

Türkiye Seferber Oldu

Soma’da maden ocağındaki yangın nedeniyle devlet tüm imkânlarını seferber etti. Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’ndan (AFAD) ambulanslar, ulusal medikal kurtarma ekipleri, helikopter ambulanslarla facianın yönetimi için Soma’daydı.
Diyanet İşleri Başkanlığı hatim programları düzenledi, camilerden sâlâlar verildi, Cuma hutbesinin konusu ise Soma’da hayatını kaybeden maden işçileriydi. Ailelerin acılarını paylaşmak ve cenaze kaldırma işlemlerini gerçekleştirmek üzere bölge müftüleri ile yaklaşık bin 500 din görevlisi ilçeye gönderildi.

Türk Kızılay’ı psiko-sosyal destek elemanları ile Soma’ya hareket etti. Yakınları için hastane önünde bekleyen yakınlara sıcak çay, çorba ve erzak dağıttı. Maliye bakanlığı, Soma’da yaşanan maden faciasının ardından vergi erteleme kararı aldı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in talimatıyla Manisa’nın Soma ve Kırkağaç ile Balıkesir’in Savaştepe ilçelerindeki mükelleflerin vergi beyanname verme ve ödeme süreleri uzatıldı. Ayrıca ölen işçilerin yakınlarına bin lira aylık bağlanacak.

Bölgede incelemeler yapan Cumhurbaşkanı Gül, madencilikle ilgili her şeyin gözden geçirilmesi gerektiğini, aileler için maddi ve manevi destek sağlanacağını belirtti. Bölgeyi ziyaret eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Tahammülü son derece meşakkatli bir süreçten geçiyoruz. Ekmek parası için alın teri döken emekçi kardeşlerimizi kaybetmenin yürek parçalayıcı hüznünü yaşıyoruz”, dedi. Yaşanan trajedi dünyanın da gündemine oturdu. Devlet başkanları, büyükelçiler taziye yayınladı. Sadece devlet görevlileri değil, şov dünyasının yıldızları, ünlü futbolcular, aktörler ve artistler de taziye mesajları yayınladı.

301 Can, 301 Hikâye…

Soma’da yaşam madenciler için hazırlanan mezarlıkta devam ediyor artık… Mezarlık çiçek bahçesine döndü. Ölüm sessizliğini hıçkırıklar bölüyor. 301 canın her birinin ayrı bir hayat hikâyesi vardı. Ama mucizelere de tanıklık ettik. Mahsur kalan işçilerden biri saatler sonra madenden sağ olarak çıkarıldı. Üstü başı kömür tozuna bulanmış, ayakları katrana batmıştı. Ambulansa konurken, çizmelerimi çıkarayım mı diye sordu. Ertesi gün neden böyle söylediğini soran gazetecilere devletin malına zarar vermek istemediğini söyledi. O cümle ürpertti herkesi. “Çizmelerimi çıkarayım mı?”… Sağlık görevlisi gerek yok demesine rağmen rahat rahat uzatamadı çizmelerini sedyeye. Az önce ölümün kıyısından dönmüş bir adam ve zarar vermemek, beyaz olanı kirletmemek için sorulan bu naif soru… Soma faciasından geriye kalan ve asla unutulmayacak bir anı olarak kaldı o görüntü.

Tek yumurta ikizleri İsmail ve Süleyman Çata kardeşler Soma›daki madende aynı vardiyada çalışıyorlardı ve beraber gelmişlerdi dünyaya, aynı dakika içinde gözlerini açmışlardı… 82 doğumlu ikiz kardeşler aynı gün askere gitti, aynı yerde askerlik yaptı, dört yıl önce aynı gün evlendi. Hayat boyu birbirinden ayrılmayan kardeşler aynı vardiyada çalışan göçük altında kaldılar ve yine birlikte hayata gözlerini yumdular.Hayatını kaybeden işçilerden birinin avucunda bir not vardı. O notta işçi “oğlum hakkını helal et” diye yazmıştı. Evden her çıkışında ailesi ile helalleşen 34 yaşındaki mühendis Mehmet Efe’nin dedesi de 47 yıl önce madende ölmüştü.

Ölen madencilerden biri de 21 yaşındaki Sabit Ataş’tı. Askerden yeni gelen Ataş, ailesine destek olmak için madende çalışıyordu. Hayali ailesiyle birlikte mutfağı olan ve çatısı akmayan bir evde yaşamaktı ama olmadı. O hayallerin üzeri kara toprakla örtüldü…

Ailedeki bir kişinin ölmesi o ailenin kıyametidir… Peki, bu büyük acıyı yaşayan insanlara nasıl yardım edebiliriz? Sanırım ilk önce yapılması gereken bu acıyı anladığımızı hissettirmek. Kadraj’a konuk olan Psikiyatr Prof. Dr Medaim Yanık yapılabilecekleri şu sözlerle ifade etti. “İhtiyaçların sürekliliği diye bir şey var. Bu insanların geçimlerinin sağlanması lazım. Bir iş adamının daha fazla kar etmesi için bu kadar insan öldü ve bu yanına kar kaldı duygusu ile hesaplaşmak lazım. Kısa zamanda olanlar devlet gücüyle olan şeyler. Bizim orta ve uzun süreli projelere ihtiyacımız var. Asıl felaket kameralar oradan çekildikten sonra o insanların yalnız kalması olur.”

Yetim kalan çocukların eğitiminin planlanması, dul kalan kadınların hayatını normal şartlarda devam etmesini sağlamak gerekiyor. Gerçekten de önemli olan kameralar gittikten sonra orada ne kalacağı.

Sosyal Yara
Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri kamuoyu iki form kazandı. Biri gerçek kamuoyu, diğeri sanal kamuoyu. Sanal kamuoyu işin aslı değil, zira Türkiye’yi sosyal medyadan izlediğinizde, bir üçüncü dünya ülkesinde yaşadığınızı düşünebilirsiniz. Soma faciası yaşandığı zaman sosyal medyada verilen tepkileri Prof Dr. Medaim Yanık şöyle yorumluyor, “Sanal kamuoyunda yani sosyal medyada olan şey olayın ruhuna uygun değil. Bu kadar büyük acının olduğu dönemde önce yaraların sarılması acının paylaşılması sonra bu hesaplaşmanın yapılması gerekiyordu. Siyasal gerginlik atmosferinde bazı insanlar bunu hızla siyasallaştırarak, birilerini insan dışı ilan ettiler. Bu tarz meselelerin aklı başında ele alınıp işçiler ve Türkiye lehine bir sürece gitmesini engelliyor.”

Önce madende 15 yaşında bir işçinin çalıştırıldığı ve hayatını kaybettiği söylendi. Sonra Başbakanın ziyareti sırasında yaşanan protesto gösterileri ve bazı kayıtlara takla atlatıldı. Güvenlik nedeniyle markete giren başbakanın 3 yıl önce çekilmiş bir markette tek başına telefonla konuşurken çekilmiş görüntüleri paylaşıldı. Ülkenin dört bir tarafında gösteriler planlandı halk sokağa dökülmek istendi. Soma’ya çok sayıda insan gitti, iyi niyetle yardım amacıyla gidenler müstesna, olay çıkarmak için gidenler çeşitli şekillerde sokaktaki tansiyonu yükseltmek istedi. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın ısrarla açıkladığı rakamlara rağmen yerin altında 1000’e yakın işçinin olduğu ve hayatını kaybeden bu insanların üzerine beton döküldüğü söylentileri dolaşmaya başladı sosyal medyada. Başvuran aile sayısı ve isimler açıklanınca bu sefer de Suriyeli bin işçinin yerin altında olduğu ve bu insanların orada kaçak çalıştığının ortaya çıkmaması için naaşlarının çıkarılmayacağı söylenmeye başlandı.

Peki, neden böyle oldu? Biz yas tutmayı bilmiyor muyuz? Medaim Yanık bu soruları şöyle cevaplıyor, “İlk andan itibaren acıyı hissetmeden slogan atarsanız ve siyasal hedefler için atmaya başladığınızda karşı refleksi de benzer şekilde dönüştürürsünüz ve karşılıklı inşa edilen dil çatışmacıdır.”

İşte bu çatışmacı dil karşısında ruhumuz hastalandı. Geçen sene Gezi süreci ile birlikte başlayan, 17 Aralık operasyonu ve yerel seçimlerle devam eden bu gergin siyasi ortam ruhumuzu incitti. Öyle incitti ki, böyle bir facia karşısında bile tam olarak bir araya gelemedik. Çözüm ne diye sordum Medaim Yanık’a cevabı netti:

“Ruh halimizin iyileşmesi için adalete ihtiyacımız var. Toplumların ruhu ancak adaletle iyileşir”.

http://www.lacivertdergi.com/gundem/turkiye/2014/06/04/301-olu-75-yarali