Kimliklerimi severek taşıyorum

Mahinur Özdemir, Belçika’da yaşıyor. Genç, kadın, başörtülü, Türk ve Müslüman. 2009 yılında Frankofon bölgesinde milletvekili seçildi. Özdemir’le Belçika ve Avrupa’yı konuştuk.

IMG_8303

Türkasıllı, Müslüman bir Belçikalı Mahinur Özdemir… 82 yılında Schaerbeek’te doğmuş. Beş kardeşin en büyüğü. Muhasebeci bir anne ile öğretmen bir babanın kızı. Latince, kimya ve matematik okumuş. Üniversite eğitimi ise ekonomi-politika ve işletme mühendisliği üzerine. Yüksek lisansını ise kamu yönetimi üzerine yapmış. Türkiye onu 2009 yılında Frankofon bölgesinden Demokrat Hümanist Parti’den milletvekili seçildiği zaman tanıdı. Mahinur Özdemir ile Brüksel sokaklarında sohbet ettik.

– Bazıları sizin Belçika’yı temsil etmediğinizi düşünüyor.
– Özellikle yemin töreninden sonra küçük bir kesim tarafından böyle bir tartışma açılmak istendi. Benim kanaatimce bu kesim de Belçika’nın uzlaşı kültüründen ve demokrasisinden yeterince haberdar olmayan veya bunu içselleştirememiş bir kesimdi.

– Bunun dayanağı neydi? Başörtüsü mü? Müslüman ama başörtüsüz bir kadın olsaydınız yine bu konu tartışılır mıydı?
– Hayır, kesinlikle tartışılmazdı. Fakat biliyorsunuz ilk olmak her zaman zordur; her toplumda, her ortamda zordur. İlklerin dünyada zorluklarla dolu geçen bir hayat ve mücadele alanı olmuştur. Ben de Belçika’da ve Avrupa’da bir ilk olmam sebebiyle bu tartışma ve zorlukları kısmen de olsa yaşadım. Hatta zaman zaman yaşamaya devam ediyorum. Belki bu işin doğası böyle…

– Başörtüsünün kadın,erkek eşitliğine engel olduğu argümanı sıkça kullanılır oldu.
-Başörtüsünden rahatsız olanlar, bu söylemin arkasına sığınarak yeni bir karşı argüman ortaya çıkarmaya çalışıyor. Niyetleri aynı kalıyor, böyle söyleyerek, yani yaygın kabul görmüş bu tür kavramları kullanarak başörtüsüne karşı çıkmaya çalışıyorlar.

SADECE SİYASET YAPIYORUM
– Türk asıllısın, Müslümansınız, başörtülüsünüz, kadınsınız ve Belçikalısınız. Bütün bu kimlikleri nasıl birleştiriyorsunuz?
– Toplumda bir kadın olarak siyaset yapmak başlı başına bir iş. Daha fazla mücadele gerektiriyor. Avrupa’da bile kadınlar seçilme haklarını çoğunlukla 2. Dünya Savaşı’ndan sonra aldılar. Şu anki durum dahi arzu edildiği gibi değil. Bunun yani sıra, evet, tüm bu saydığınız kimlikleri birlikte taşımak önemli bence; birini diğerine tercih etmeden… Bütün bu kimliklerimle bir problem yaşamıyorum. Ben bu kimliklerin tümüyüm. Bir ağacı oluşturan dalları, yaprakları, çiçekleri, belki meyveleri ve köküdür. Bir ağacı bütün bunlarla çizersiniz. Hepsinin ayrı bir özelliği var, hepsi ayrı ayrı kıymetli.

– Bu kimlikler arasında bir derecelendirme yapsak, zorluk açısından, hangisini yaşamak daha zordur?
– Bunları zorluk olarak görmüyorum, bilakis biri eksik olsa ben olmam gibime geliyor. Ben bu kimliklerin hepsini severek ve memnuniyetle taşıyabiliyorum. Dışardan bakınca bazıları handikap gibi görünüyor olabilir: Kadınsınız, yabancı kökenlisiniz, Müslümansınız, başörtülüsünüz, üstüne üstlük gençsiniz, çünkü genç olmak da ayrı bir handikaptır siyasette. Ancak bardağın dolu tarafı daha fazla.

– Siyaset dışında neyle ilgileniyorsunuz? Peki ya gelecek planlarınız?
– Belçika’da siyaset yaparken başka bir iş ile ilgilenmeniz pek mümkün görünmüyor. Zaten bu, etik olarak da mümkün değil. Şu anda belediyedeki ve parlamentodaki görevlerim zamanımın büyük bir kısmını alıyor. Siyaset bir meslek alanı değil, aksine fikirlerinizi, doğrularınızı hayata geçirmek için bir hizmet alanı. Bugün görevimi en iyisi şekilde yapmak istiyorum. Bugün de yarın da nerede olursam olayım, sorumluluklarımı ve işimi en iyi ve en faydalı şekilde yerine getirmek benim öncelikli amacım.

‘SİZ FRANKOFONLAR’ DİYE KONUŞUYORUZ
– Avrupa’daki milliyetçi yükselişin Belçika’ya yansıması nasıl?
– Belçika’da ağırlıklı olarak Flamanlar, Frankofonlar var. Daha önce nüfus yoğunluğu Frankofonlardaydı, şimdi durum tersine dönmüş durumda. Ancak son yıllarda Flaman kesimdeki milliyetçi söylemler sertleşiyor. Daha önce yüzde 3 oy almış bir Flaman milliyetçisi parti oyunu yüzde 33’e kadar yükseltti. Bu parti, özerklik ve Flaman bölgesinin bağımsızlığını savunuyor.

– Belçika için bir bölünmeden söz edebilir miyiz?
-Bu kolay bir şey değil. 20 yıl sonraki Belçika ile şimdiki Belçika elbette aynı olamayacak. Şu an hükümet altıncı devlet reformunu gerçekleştiriyor. Ülkenin federal yapısını kuvvetlendirmek için yapıldı bütün bu reformlar. Belçika değişecek muhakkak, belki de konfederal bir sisteme doğru ilerleyecek. Ancak şu an için ayrılıktan söz etmenin gerçekçi olmadığını düşünüyorum.

– Türkler bu Frankofon- Flaman çekişmesinde hangi tarafta?
– Frankofon bölgesinde yaşayan Türk kökenli aileler Frankofonların, Flaman bölgesinde yaşayanlar Flamanların tarafında. Sizli bizli konuşuyoruz. ‘Siz Flamanlar’, ‘Siz Frankofonlar’ olarak konuşuyoruz. Türkler yaşadıkları yerleri benimsiyor.

– Avrupa gözünde Türkiye imajında bir değişiklik oldu mu?
– Bazı konularda eleştiri alıyor Türkiye; özgürlükler vs. gibi konularda. Ama Türkiye ekonomik güç olarak anılmaya başladı ve bölgede bir güç olarak görülüyor. Uluslararası platformda Türkiye’nin itibarının arttığını söyleyebiliriz.

IMG_8300

KENDİ ÇABAMIZLA ENTEGRE OLDUK
– Belçika nasıl bir devlet?
– Belçika 1830 tarihinde kuruldu ve o tarihten beri de uzlaşı kültürünün hakim olduğu bir ülkedir. Belçika siyaseten nötr bir ülke, Fransa’daki gibi laiklik anlayışı yok. Devlet tarafından tanınan ve maddi açıdan da kısmen destek sağlanan sekiz din ve mezhep var.

– Avrupa’nın son durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Avrupa ekonomisinin yaşadığı krizin toplumsal pek çok sonuca da sebebiyet verdiği bir aşikar. Avrupa Birliği’nin ekonomik açıdan yaşadığı sıkıntı hepimizin malumu. Bu kriz tabii yabancı kökenlileri de etkiliyor; iş başvurularında, iş çıkarmalarında vs… Kriz ortamı maalesef yabancılara karşı olan ayrımcılığı hatta düşmanlığı arttırabiliyor ve bu durum maalesef popülist partilerin ekmeğine yağ sürüyor.

– Avrupa’da göçmenler için entegrasyon politikası mı asimilasyon politikası mı uygulanıyor?
– Tüm Avrupa’yı değerlendirmem mümkün değil. Fakat gözlemlediğim kadarıyla, entegrasyondan bahsetmek için ülkelerin bir entegrasyon politikası olması lazım. Entegrasyondan ne anladığımız da önemli bu durumda. Avrupa göçmenleri kabul ettiğinde onlara özel dil kursları, yaşadıkları ülkenin hak ve hukukunu öğrenmeleri için özel eğitimler vermedi. Göçmenler ancak kendi çabalarıyla entegrasyonu gerçekleştirdiler. Buradaki Türkler bulundukları noktaya tamamen kendi çabaları ile geldiler ve hepsi birer altın madalya hak ediyor.

http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2013/01/19/kimliklerimi-severek-tasiyorum

 

Süte adanmış bir hayat…


Sanata adanmış hayatlar ile ilgili yazılar okumaya, videolar izlemeye alışıksınız. Peki ya süte adanmış hayatlar ile ilgili? İşte bu, süte adanmış bir hayatın hikayesidir. Tam 57 sene… Ayşe Teyze 57 senedir Kasımpaşa’da süt satıyor. Onun sattığı süt ile büyüyen çocuklar şimdilerde torun torbaya karışmış.

Sütünü sattığı apartmanın sakini ve tabiî ki Ayşe teyzenin müşterisi Leyla Hanım, Sütçü Ayşe Teyze’nin Kasımpaşa’nın tanınmış esnaflarından biri olduğunu söylüyor. ‘Burada herkes onu tanır, mahallenin insanı gibi. Her Cuma gelir. Müşterileri o gelmeden yığılır apartmanın önüne. Geldiği gibi sütü biter. Eskiden inek kestiğinde et de getirir satardı, artık inek kesmiyor.’ Sütçü Ayşe Teyze sütünü bitirdikten sonra mahalleyi teftişe çıkarmış. Bazı apartman sakinlerinin evlerine gider, abdestini alır, namazını kılar, iki çift kelam eder, tekrar süt satış noktasına döner, sokaktan gelip geçenlerle muhabbet edermiş. Mahalle sakinlerinden birinin kulağıma fısıldadığına göre çöpçatanlık işleri de yaparmış zaman zaman.

KAPMES KIZI FOSA GELİNİ

Sütçü Ayşe Teyze hikayesini şöyle anlatıyor:

“Rize’de doğdum, evlenip buraya geldim. İstanbul’a geldiğimde çocuğum yoktu. Şimdi 4 çocuğum, 16 torunum, 9 tane torun torbam* var. Salarha, Kapmes kızıyım, Fosa geliyim. 57 senedir Kasımpaşa’da süt satıyorum. Düşün, ben burada süt satmaya başladığımda buralar hep bağ bahçeydi. Evim Beykoz’da. İki ineğim var. Cuma günleri oğlum tezgâh açar pazarda, sabahtan onunla gelir, akşam onunla dönerim.”

Yaşını soruyorum Ayşe Teyze’ye, daha soru cümlesinin soru işaretini eklemeden cevap veriyor: 80

Gözlerinde muzip bir gülümseme… Beden 80 belki, ama gözler genç bir kadının gözleri.

“Mahallenin çocukları benimle büyüdü” diyor. “Hepsi beni tanır ama ben onları tam olarak seçemiyorum.”

SÜTTE SON DURUM

Süt piyasası hakkında sorular soruyorum Ayşe Teyze’ye. Pek dertli. “2 inek 20 kilodan fazla süt veriyor. Daha fazla getirsem daha fazla satarım. Litresini 2,5 liradan vermeye başladım. Daha bugün zam yaptım. Otun balyası 20 lira, samanın balyası 16-17 lira inek mi bakılır böyle?”

Sohbetimiz esnasında gelen geçen ile selamlaşıyor. Rizeli olduğumu öğrendiği için hemşerilerime beni tanıtıyor. Bir şekilde bizi akraba çıkartıyor. “Köse dedin ya, ha bunun görümünün kizi onlara gelindur. Kaynanası da Köseoğullarındandur.”

Bazıları torbalarla bayat ekmeklerini getirip bırakıyor. Vakit ilerledikçe küçük bir ekmek dağı oluşuyor yanımızda.

“Bunlar benim inekler için diyor. Yemiyorlar, gelip bırakıyorlar.”

Ekmek bırakanlara indirim var mı diye soruyorum sinirleniyor,

“Ya ne alsun gitsin ekmeğini yesun kendi da”, diyor.


İSTANBUL’UN SON SÜTÇÜSÜ

Son olarak magazine giriyorum. Çöpçatanlık yapıyormuşsun, bekar kızlar önünde kuyruk oluyormuş diyorum. Şiddetle inkar ediyor, yok ben o işlere girmem diyor ama o muzip gülümsemeyle ekliyor.

“Ama bana bir kızı sorsalar ve ben o kızı tanıyorsam methederim.”

UHT korumalı sütleri içmeye başladığımızdan beri, sütçüler yok oldu şehirlerde. Çocukluğumun geçtiği Zonguldak’ta her mahallenin bir sütçüsü olduğunu hatırlıyorum. Kaymağı nedeniyle içmediğimiz için annem zamanla sütçüyü bırakıp, markete yönelmişti. Şimdilerde sağlıklı beslenme sevdasına tırım tırım sütçü arar olduk. Ama ara ki bulasın…

Türünün son örneği, İstanbul’un son sütçülerinden Ayşe Teyze ömrü yettiği, sağlığı elverdikçe o sokak arasında süt satacak. Peki ya ondan sonra?

*Torun torbası: Torunun çocuğu.

http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/sute-adanmis-bir-hayat-30.12.2012-441581

Brüksel İzlenimleri…

Belçika nam-ı diğer Belçika Krallığı… Fransa, Almanya ve Atlas Okyanusu’nun arasında bir ülke. Başkent Brüksel ise Flaman ve Valon bölgesi olarak ikiye ayrılmış ülkenin tam ortasında. Paris’ten hızlı trenle bir saat 15 dakikada Brüksel’e ulaşabiliyorsunuz. Yalnız bu yolculuk hayatınızın en pahalı yolculuğu olabilir, biletinizi erkenden almazsanız.

Şehir bataklığın kurutulması ile ortaya çıkmış, şehrin adı da “bataklığın içindeki yerleşim yeri” anlamına geliyormuş.
Brüksel dünya siyasetinde önemli bir yere sahip. Çünkü Avrupa Birliği’nin 3 ana kurumu olan Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu bu şehirde bulunuyor.
Nüfusun büyük çoğunluğu Fransızca konuşsa da, her iki dil de resmi olarak kullanılmakta.

Belçika son yıllarda ateşli milliyetçi söylemlere sahne olmakta. Öncelerde nüfus olarak azınlıkta olan Flamanlar şu an çoğunluk durumdalar ve özerklik taleplerini dile getiriyorlar. Milliyetçi söylemleri ile bilinen NVA partisi oyunu %3’lerden %33’lere yükseltmiş. İleriki yıllarda bir ayrılmanın olabileceği söyleniyor. Yalnız bu ayrılma sürecinin önündeki en büyük engel Brüksel. Çünkü Brüksel iki grup arasında paylaşılamıyor.


“Çarşı her yerde!”

Brüksel’de Haecht Caddesi boyunca Türk dükkanları görüyorsunuz. Mini bir Türkiye’de diyebiliriz. Çeyiz evi, kebapçı, pastane, Diyanet Vakfı, cami…

Kime memleketini sorsam Emirdağ cevabını alıyorum. 1960’lardan itibaren Emirdağ’dan çokça göz almış bu ülke. Türklerin ağırlıklı olarak Emirdağlı olması, Belçikalıların zihninde Emirdağ’ı farklı bir yere oturtmuş. Bazıları Emirdağ’ı Türkiye’nin başkenti zannediyormuş hatta çok merak edip Emirdağ’ı ziyaret edenler olmuş.


“Tüm Emirdağlılar bu hastanede doğmuş. Bana burası Emirdağ Doğum Hastanesi diye tanıttılar :)”

Türk kökenli Belçika vatandaşlarından aktif siyasetin içinde olan iki isim var. Biri Demokrat Hümanist Parti’den milletvekili seçilen Mahinur Özdemir, diğeri Sosyalist Parti’de siyaset yapan Emir Kır.

Brüksel’de karşılaştığım en güzel sürpriz bir kebapçının dükkanındaki ilandı. Aşık Kevseri Türkü Gecesi ilanıydı. Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bu organizasyonu 3 gün ile kaçırmışım.
Genel olarak Türklerin kültürlerini muhafaza ettiği söylenebilir ama elbette son jenerasyon bir öncekinden daha farklı.

Bebekleri Yerine Hasreti Büyüten Anneler

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinin önünde neredeyse hiç konuşmadan, kıpırdamadan, gözlerini bir noktaya sabitlemiş olarak duran, hemşire perdeleri indirene kadar ayrılmayan kadınlar… Onlar, doğduktan sonra kucaklarına alamadıkları bebeklerini ancak camların arkasından görebilen, hasretle baş etmeye çalışan anneler…

Hastanenin 2.katı, ellerinde süt pompaları ile bekleyen anneler ve babalar. Az sonra görüş başlayacak. Elektronik kartla girilen, çift güvenlik kapılı, süper steril bu bölüm “Yenidoğan Yoğun Bakım” ünitesi. Aceleci ve hasta bebeklerin dünya hayatına başlangıçlarındaki ilk durağı. Yenidoğan, yani neonatal, bebeğin yeni koşullara uyum sağladığı ve hayatının ilk dört haftasını kapsayan bir dönem ve pek çok açıdan önemli. Çünkü dünyada, bebek ölümlerinin yarısından fazlası hayatın ilk dört haftasında, bunların da büyük bir çoğunluğu ilk 24 saat içinde oluyor. Türkiye’de her yıl ortalama 1,5 milyon bebek doğuyor. Doğan bebeklerin yaklaşık 50 bini maalesef bu dönemde kaybediliyor. Kayıpların %50’si önlenebilir nedenlere bağlı. Yeni sağlık uygulamaları ve hamilelik döneminde annelerin takibinin yapılması bebek ölümlerinin oranını ciddi olarak düşürmüş.

HÜZÜNLÜ CAM GÜZELLERİ

5 gündür Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesine gidip, aileleri ve şeffaf kutuların içindeki bebekleri izliyorum. Perdeler açıldığında yenidoğan yoğun bakım ünitesi camlarında boş yer bulmak zorlaşıyor. Yeni doğan bebeklerin babaları, ananeleri, babaanneleri, dedeleri, amcaları, dayıları…Bir şamata ki sormayın. Bebeğin kime benzediği veya benzeyeceği üzerine iddialara giriliyor. Sevinçli ve biraz da endişeli gözlerle izliyorlar bebekleri… Ama asıl dikkatimi çekenler yenidoğan yoğun bakım ünitesinin önünde neredeyse hiç konuşmadan, kıpırdamadan, gözlerini bir noktaya sabitlemiş olarak duran, hemşire perdeleri indirene kadar ayrılmayan kadınlar. İşte onlara “hüzünlü cam güzelleri” dedim. Onlar, doğduktan sonra bebeklerine dokunamamış hasretle başetmeye çalışan anneler. Bahsettiğimiz istatistiklerin, bebeğin kime benzeyeceğinin bir önemi yok onlar için. Onlar sadece bebeklerini bir an önce kucaklarına almak ve koklamak istiyorlar.

OĞLUMUN ODASI HAZIR

Dört gün önce doğum yapan Ayşe Anne, gelecek olan oğlu için mavi bir oda hazırlamış.
“İki kızım var, ilk erkek bebeğim, bu daha farklı. Erkek kıyafetleri aldım, mavi bir oda hazırladım. Heyecanla bekledim. Ama doğum zamanında olmadığı için yanımda değil, yanımda olmaması çok kötü bir şey. Onu almadan eve gitmek çok ağır. Her gün gelip sütümü getiriyorum.Saat 12 ve 18’de perdeleri açıyorlar, günde iki kere yarımşar saat görebiliyorum.” diyor.

AĞLARKEN YANINDA OLAMIYORUM

Altı gün önce doğum yapan Sena Anne en zor kısmın ağladığı zaman bebeğine dokunamamak olduğunu söylüyor. Bebeğini hiç kucağıma alamamış, bir kere göğsüne ve bacağına dokunabilmiş. Sena Anne “Sütümü sağıp gönderiyorum, çok kötü hissediyorum kendimi. Sağlığına kavuşması için her gün dua ediyorum. Onu kucağıma almak ve koklamatan başka hiç bir şey istemiyorum. Benim için en zor olan ağlayınca onu kucağıma alamamak” sözleriyle anlatıyor hislerini.

BEBEK KOKUSUNU ONLAR BİLİR

Yirmi gün önce doğum yapan Yasemin Anne ise diğerlerinden daha metanetli. Koridorda sükuneti ile ayırt ediliyor diğer annelerden. Sessizce geliyor, gözlerini uzaktaki kuveze dikiyor ve hiç kıpırdamadan yarım saat bebeğini izliyor. “28 haftalık doğdu, ben hastaneden çıktım ama o burada. Endişe içindeyim. 20 gün oldu. Her gün iki kere gidip geliyorum, hiç kucağıma alamadım” diyor. Hüzünlü cam güzelleri, birbirlerinin bebekleri için dua ediyor ve moral veriyorlar. Çoğu zaman gözleri ile anlaştıklarını fark ettim çünkü birbirlerinin dillerini iyi anlıyorlar. Günde iki defa yarımşar saat bebeklerini izliyorlar. Bebek kokusunun ne demek olduğunu o annelere sormak lazım…

YENİ ŞAFAK PAZAR – 18/11/2012
http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/bebekleri-yerine-hasreti-buyuten-anneler-20.11.2012-424442

Zihin Çekmeceleri

hhhhh

Tanımlamak ve anlamlandırmak…

Hadi amiyane bir tabirle söyleyelim, etiketlemek.

Yaşadığınız bir olay veya tanıştığınız bir kişiyi nasıl tanımlarsınız?

Belli kriterleriniz var mı? Bağlı kaldığınız ilkeler? Peki bu kriterleri neye göre belirlediniz? Somut verileri kolay değerlendiriyorsunuz belki, peki ya soyut veriler?

Mesela bir insanın merhameti neye göre belli olur? Birinin ne kadar merhametli olduğunu ölçebilir miyiz?

%65 merhametlisin demek mümkün müdür bir insana? Mümkün diyelim…

Bana göre %65 merhametli olan sana göre %10 merhametli ise ben mi yanlışım, sen mi? Aradaki fark nasıl açıklanmalı?

—–

İletişim soyut bir kavram. 10 liralık masraf edip, 20 tane mal üretip, onları 1’er liradan satıp, yaşasın 10 lira kar ettim diyemiyorsunuz. Girdileriniz ve çıktılarınız çoğu zaman belirsiz ve zamansız.

Araştırma yöntemleri dersini anlatan hocamız, soyut tanımların ölçümlenmesi ile ilgili sıkıntıdan bahsederken, bu sorunu “zihin çekmeceleri” çözer demişti.

Her birimizin zihninde kocaman bir oda var, çekmecelerle dolu. Yaşadığımız olaylar, okuduklarımız, gördüklerimiz, hissettiklerimiz yoğunluklarına veya önemlerine göre zihnimize yeni çekmeceler ekliyor.

Önemli iki nokta var bu odada. Birincisi çekmecelerin üzerine koyduğunuz etiketler, ikincisi çekmecelerin nelerle dolu olduğu.

Merhamet çekmecesini açalım mesela. Merhamet çekmecenize neler koydunuz? Merhamet nedir? Bir yavru kediyi sevmek, yaralı bir kuşu veterinere götürmek, sokaktaki dilenciye para vermek, anneniz hasta olduğunda çorba yapmak, bir yakınını kaybeden arkadaşınıza sarılmak, yere düşen bir insanı kaldırmak, kaza geçirmiş bir yaralıyı hastaneye götürmek…

Bunların hepsinde az çok merhamet gördünüz öyle değil mi?

Peki bu merhamet çekmecesinin içinde inançları, etnik kökeni, bedensel engeli, ailesinin geçmişi gibi nedenlerle ötekileştirilen insanlara yardım etmek, sevmek var mı? Yoksa bunlar başka bir çekmecede mi?

—–

Zihin çekmeceleri ile iligili düşünürken karşıma sosyopat tanımı çıktı.

“Sosyopatlar, psikolojik bir bozukluk nedeniyle empati kurma yeteneği bulunmayan kişilerdir. Karşılarındakilerin düşünce ya da duygularını anlama yetisinden yoksun oldukları için, kaşıkla göz oymak ve musluk kapatmak, bu kişilerin gözünde aynı derecede nötr iki eylemdir.”

28/11/2011

Parça Tesirli Çizgi Animasyon

vdbfgbn

Barbie; A Fairy Secret (Barbie; Peri Gizemi), 2011 yapımı bir animasyon filmi. Hedef kitle elbette kız çocukları.

Filmin konusu ise şöyle; Barbie ve Ken mutlu bir çifttir. Günün birinde bir peri prensesi Ken’i görür, aşık olur ve onu dağa… pardon göğe kaldırır. (Aslında peri prensesine, erkek arkadaşına aşık olan başka bir peri tarafından büyü yapılmıştır.) Barbie ise bir arkadaşı ve iki peri ile birlikte Ken’i kurtarmak için yollara düşer. Genel tahminin aksine Ken oldukça feminen ve saf bir karakter. Hia hia gülüşü ile bana İnek Şaban’ı anımsattı. Sadece Ken değil filmdeki diğer ana erkek karakter de çok saf. Dişilerin hemen hepsi güçlü ve zeki olarak kurgulanırken erkekler zayıf ve biraz aptal. (Feminist mantık bu, dediğinizi duyar gibiyim).

Her ne kadar çocuklar için yapıldığı iddia edilse de ben, bu filmin yetişkin kadınlar için bile uygun olmadığını düşünüyorum. Animasyon, tamamen tüketim kültürü üzerine kurgulanmış.

Bir tanım yap deseniz bu filmin, “makyaj, giyim, lüks, alışveriş, mücevher ve magazin öğeleri ile harmanlanmış, çocuk zihni için parça tesirli bir bomba” olduğunu söylerim.
Buyurun birkaç replik;

-Çok yardımcı oldunuz, yarın birlikte yemek yiyelim mi?
-A-ha! İşte buna indirimde şal bulmuş gibi sevindim!
Bu bir çocuk cümlesi olabilir mi?

Bir tane daha;
-Bu çocuğa aşık oldum, hemen onunla evlenmeliyim.

Filmin karakterlerinden biri çanta perisi, biri ayakkabı perisi. Aman Yarabbi!  Peri türüne gel!
Bu arada periler uçarak seyahat etmeye nerden başlıyorlar dersiniz? Bildiniz. Büyük bir alışveriş merkezindeki mağazanın soyunma kabininden. Kabin sihirli. Alışveriş yapıp içine giriyorsunuz.  Puf! Periler diyarına gidiyorsunuz.

Liliana isiminde bilge bir periden bahsedildi animasyonda, perilerin en yaşlı ve en bilge olanı nasıl bir şeye benziyor diye merak ettim. Amanın o da botokslu ve estetikli çıkmaz mı?! Taş çatlasın 30 gösteriyor.

Ayakkabı perisi uçma enerjisini elbette ki ayakkabılarından alıyor ve şöyle diyor bize;
-Ben ayakkabı perisiyim, ayakkabılarım ne kadar muhteşemse sihrim o kadar güçlüdür, şu güzellere bakın…

Sonra bakıyoruz o güzellere. Süper topuklu, pembe, diz altına kadar çaprazlanarak bağlanan seksi bir ayakkabı.

-Hayatımı bir çift ayakkabıya emanet edecek olsam bunlara emanet ederdim, diyor perinin yanındaki.
Çanta perisi ise gücünü çantasının ve kemerinin uyumundan alıyor. Replikler ne kadar ilgi çekici değil mi?

Ayrıca tüm karakterlerin burunlarının aynı düzgünlükte olduğunu söylemeliyim. Hepsi estetikli anlayacağınız…

“Er Ken’i kurtarma” operasyonunda Barbie’ye yardım eden arkadaşı ona genel olarak kötü ve agresif davranıyor.  Hatta erkek arkadaşını ayartmaya çalışıyor. (Peri prensesine büyü yapan kızın motivi de aynısıydı, hatırlayın lütfen) Nedenini filmin sonunda açıklıyor; “kendimi seninle arkadaş olmaya layık görmüyordum”

Arkadaş kıskanmış anlayacağınız, az psikopat olsam bu durumu beyaz ırkın üstünlüğü propagandasına bağlarım ama Allahtan o kadar psikopat değilim.

Bir süredir film yerine çizgi film izlemeyi tercih ediyorum. Çizgi film izlemeye başladıktan sonra çizgi film eleştirmenliği olması gerektiğini ve bu işin film eleştirmenliğinden daha önemli olduğunu anladım.

Aman ağlamasın, azcık oyalansın, ayak bağı olmasın diye TV karşısına oturttuğumuz çocukların neler izlediğine, o izledikleri ile ne tip mesajlara maruz kaldıklarına dikkat ediyor muyuz?

Bence bu bilince sahip ebeveyn sayısı oldukça az.

Bu memleket, 19 yaşında bir gencin KGT logolu Polat Alemdar isimli bir kart ile haraç topladığı bir memleket. Hadi o çocuk mu dediniz? Peki ölen bir dizi karakteri için yurdun dört bir tarafında gıyabi cenaze namazı kılınan, gazetelere başsağlığı ilanı veren koca koca adamlara ne diyeceksiniz? Bence 19 yaşındaki gencin eylemini imam-cemaat ilişkisi basitçe açıklıyor.

Hasılı kelam gerçek ile sanalı doğru şekilde ayırt edebildiğimizi söylemek çok mümkün değil. Sırf dublajı düzgün bir Türkçe ile yapıldığı için Amerikan kovboylarını İstanbul beyefendisi zannedik senelerce, hala böyle düşünenler de vardır eminim. Verileni komple alan, süzmeye ihtiyaç duymayan bir bünyemiz var bizim.

Bu konu beni ilgilendirmiyor diyorsanız, marka bağımlısı, hayattaki tek başarının tiki olmak olduğunu düşünen, istediği marka ayakkabıyı almadığında depresyona giren bir kızınız olduğunda şaşırmayın.

Benden söylemesi.

15/11/2011

Düğme

Hesap ettim,

Şu an, bu kağıda bakan gözler seni göreli 473 Gün, 11.358 Saat, 681.120 dakika olmuş.

Zamanı bu kadar net hesaplamam seni şaşırtmış olabilir…

Şaşırtmasın…

Seninle göz göze geldikten hemen sonra saatime bakmıştım.

Tuhaf ve anlamsız gelmişti.

Zamanı ve gerçekliği kontrol etmek istedim belki de…

Bu zaman dilimi içinde neler oldu, neler…

İşçi sendikaları tekel de çalışan arkadaşlarına destek vermek için bir koca gün süreyle hizmet üretmediler.

Bir bakan katıldığı cenazede bir kişinin saldırısına uğradı ve burnu kırıldı.

Elazığ’da orta şiddette bir deprem oldu 41 kişi öldü.

İlk kadın öğretmen vefat etti.

Başbakan roman vatandaşlarla göbek attı… Şaka şaka bir araya geldi sadece.

1 mayıs işçi bayramı 32 sene aradan sonra tekrar Taksim’de kutlandı.

Kastamonu’da oturan 1 çocuk annesi 23 yaşındaki Nilay, zayıflama hapı nedeniyle öldü. Bebeği öksüz kaldı.

Türkiye’nin en kalabalık semtlerinden biri olan Beyoğlu’nun ortasında cinayet işlendi, 24 yaşındaki Ebru, boynuna isabet eden 3 kurşunla can verdi.

Ayşe Paşalı adında bir kadın, tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü eski eşi tarafından 11 yerinden bıçaklanarak herkesin gözü önünde öldürüldü. O gözler kör oldu…

Çin’in doğusundaki Ciangsu’da 51 çocuk kurşundan zehirlendi. 51 tane minik beden toprağın altına girdi.

Karayip Denizi’ndeki ada ülkesi Haiti’de 7,0 büyüklüğünde deprem meydana geldi. 250 bin kişi hayatını kaybetti. İstatistik oldu…

Trajik bir aşk öyküsünü konu alan ünlü “Love Story-Aşk Hikayesi” romanının yazarı Erich Segal 72 yaşında öldü.

Brezilya’da siyam ikizleri, başarılı ameliyatla ayrıldılar. İki birey iki beden oldular.

Lenin’in 140. doğum günü kutlandı.

Sigara tiryakisi şempanze Charlie 52 yaşında öldü.

Dünyanın en yaşlı insanı 114 yaşındaki Japon kadın Kama Çinen öldü. Rahmet olsun…

İsviçre’nin Porrentruy kentinde 2,3 tonluk, dünyanın en büyük tiramisu tatlısı imal edildi. Olsa da yesek…

“Dünyanın en çirkin köpeği” Miss Ellie öldü. Çirkinler de ölür çünkü…

Çin’in kuzeyindeki İç Moğolistan özerk bölgesinde 10 binden fazla öğrenci, domino taşı gibi dizilerek yeni bir rekora imza attı.

Afganistan’da, köyde buldukları roketle oynayan 8 çocuk öldü.

Ve ben hiç ağlamadım…

Bir yalnızlık hırkam var benim.

Mecaz sanma gerçek, en az senin kadar…

İçine girip kaybolduğum, tenimi ısıtan ruhumu donduran bir hırka.

Kollarını çekerek uzattığım, düğmelerini boğazıma kadar iliklediğim…

Sana ilk düğmesini gönderiyorum bu hırkanın…

En üstteki düğmesi,

İlk iliklediğim,

Nefesimi en cok zorlayan,

Senin olsun…

10/11/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi III

220px-Edward_Bernays

Bernays’ın bilinçaltı ile alakalı ilk ve belki de en başarılı çalışması Amerikan Tabacco Şirketi için yaptığı çalışmadır. Kadınların halka açık yerlerde sigara içememesi nedeniyle pazarı küçük olan şirket Bernays’tan kadınların sigara içmelerini sağlamak için bir şey yapıp yapamayacağını sormuştur. Bernays’ın bu konu ile ilgili yaptığı çalışma oldukça ilginçtir. Dayısı Viyana’da olduğu için Amerikanın ilk psikanalistlerinden olan A.A. Brille’e danışmıştır. Brille sigaranın penisi simgelediğini ve eğer sigara ile erkek iktidarına meydan okuma fikrini bir araya getirirse kadınların sigara içeceğini söyler. Bernays’ın “Özgürlük Meşaleleri” adı ile yaptığı kampanya çok başarılı olur ve kadınlar arası sigara kullanımı ciddi olarak artar. Artık sigara içen kadın güçlü ve bağımsızdır.

Bernays Freud’un bahsettiği bilinçaltı irrasyonel fikirlerin ispatını bu kampanya ile görmüştür. Çünkü sigara içerek bağımsız ve güçlü olma fikri tamamen irrasyonedir. Ama kadınlar kendilerini sigara içerek güçlü hissetmektedir.

Bu durum daha öncede bahsettiğim gibi tamamen alakasız objeler ile duygusal bağlantı kurma ve o objelerin ait olduğu sınıfa dahil olma isteğidir. Kişiler bir yere ait olmak veya arzu ettikleri bir sıfat için alakasız objelerle irrasyonel bağlantılar kurabilirler.

Modern pazarlamanın deneyimsel pazarlama olarak tanımladığı, yani bireye ürünü değil onun yaşattığı deneyimi satmak aslında tam olarak bunun karşılığı gelebilir. Bunun nedeni arzın oldukça fazla olmasıdır. Piyasada pek çok aynı ürün varken bir tanesini almanız ve o ürünü hangi nedenle aldığınızı bu mantık ile açıklamak mümkündür.

Bernays’ın savaş sonrası üretim hatlarındaki fazla ürünün satılması ile ilgili yaptığı çalışma da endüstri devrimi sonrası ticaretin aslında kişilerin zihinleri üzerinden yapıldığını göstermektedir.

Önde gelen Wall Street bankacılarından, Lehman Brothers’tan Paul Mazer’in bu konuda yaptığı açıklama bu konuda kült niteliğindedir. “Amerika’yı ihtiyaç kültüründen arzu kültürüne dönüştürmemiz gerekiyor.”

04/05/2011

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi II

220px-Edward_Bernays

Günümüzde kişiler ihtiyacı olmayan ürünleri almak için sevmedikleri işlerde çalışmaktadır. Tüketim yaşam standardı haline gelmiş tüketmeyen birey, birey olarak görülmemektedir.

Bunda şüphesiz modern bilimindeki insan tanımının önemli rolü vardır. Modern bilimde ekonomi, sınırsız olan insan ihtiyaçlarının sınırlı olan kaynaklarla karşılanması olarak tanımlanır. Burada dikkat çekici olan husus insanın sınırsız ihtiyaca sahip olan bir varlık olarak tanımlanmasıdır. Oysa insanın ihtiyaçları sınırlı ve belirlidir. Güncel olarak insanların ihtiyaç olarak gördüğü şeylere yakından bakıldığında, bunların ihtiyaç değil, sosyal grupların anahtarları olduğu görülmektedir. Kişilerin ait olmak istedikleri sınıfların özellikleri tüketimi belirlemektedir. İnsanların kafasındaki ihtiyaç tanımı artık tamamen farklıdır. Arzu, ihtiyaç olarak tanımlanmaya başlamıştır.

Bernays, kişilerin bu kitlelere ait olma ihtiyacını Freud vasıtası ile keşfetmiş ve başarı ile kullanmıştır. İlk olarak basın mensubu olarak çalışmaya başlamış zaman içinde halkla ilişkilerin kurucusu haline gelmiştir. Almanya-Avusturya savaşı sırasında halkı bilgilendirmek için Amerikan Hükümetine yardım etmiş, Amerikan halkının desteğini sağlamıştır. Savaşın gerekçesi olarak Avrupa’ya demokrasi getirme amacını göstermiştir. Dikkat edilirse aradan nerdeyse 100 yıl geçmiş olsa da Amerika’nın savaş propagandası yaparken aynı gerekçeleri gösterdiği görülebilir. 7 Ekim 2001 Yılında Afganistan’a, 20 Mart 2003’te Irak’a girerek başlattığı savaşlar için kamuoyu desteği çalışması yaparken Amerikan hükümeti aynı söylemi kullanmıştır; “Onlara demokrasi getireceğiz.” Özgürleştirme ve demokrasi getirme isteği o kadar çoktur ki, Irak’ın başta tarihi dokusu olmak üzere, asker ve sivillerin yerleşkelerine yapılan askeri operasyona “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adı verilmiştir. Bernays’ın Wilson’u kamuoyu gözünde insanları özgürleştiren biri, bir kahraman haline getirmesi, yani bu konuda stratejik bir propaganda yapması bu anlamda manidardır.

Almanya-Avusturya savaşı sırasında yaptığı çalışma sonucu Wilson’un bir halk kahramanı haline geldiğini görmesi, kitlelerin verdiği tepkiler, Bernays’a ticari hayatta böyle istekli kitleler oluşturma fikrini vermiştir. Propaganda kelimesinin Hitler’le bağdaştırılması ve oldukça olumsuz algı oluşturması sebebiyle Bernays yeni terim arayışına girmiş ve sonunda “Halkla İlişkiler” terimini literatüre kazandırmıştır.

02/05/2011

Bernays-Freud ve Kitle Psikolojisi I

220px-Edward_Bernays

Size Psikoanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud ve Onun Halkla İlişkilerin babası kabul edilen yeğeni Edward Bernays’dan bahsetmek istiyorum.

Freud yaptığı çalışmalarla her insanın zihninde cinsel ve saldırgan güçler olduğunu keşfetti. Freud’a göre bu güçler kontrol edilmediği taktirde bireyler ve toplum kaos içine sürüklenecekti. Her insanın zihninde gizli kalmış bir bölüm vardı ve bu bilinçaltıydı. Freud’a göre insan zihninin bilinçli olan kısmının, bilinçaltından haberi yoktu ve bu iki bölümü birbirinden ayıran bir bariyer olduğu için kişiler aslında içlerinden geleni açıklayamıyordu. Bu kapalı olan kısım yani bilinçaltını anlamanın en iyi yolu rüyalardı.

Bu keşiften yola çıkan Freud, kitle psikolojisi (massenpsychologie) kavramını ilk olarak ortaya atan kişi olmuştur. Freud 1921’de yayınladığı Massenpsychologie und Ich-Analyse (Kitleler Psikolojisi ve Ben’in Analizi) adlı kitabında kendisinden önce de Le Bön (1895) ve McDougall (1920) tarafından ele alınan bir konuyu, daha kuramsallaştırmış, kalabalık ve kitle içerisinde bireylerin değişmesi olgusunu kendi perspektifinden irdelemiştir.

Freud’un ilk çalışmaları çevresi tarafından kabul görmemiştir, özellikle histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açmıştır. Bunu takip eden 10 sene boyunca Freud yandaş ve öğrenci bakımından yalnız kalmış çeşitli maddi sıkıntılar yaşamıştır. Peki, nasıl oldu da bir dönem bilim dünyasından dışlanan Freud, bir ekol kurucusu haline geldi? Bugün psikolojinin en büyük ekollerinden olan Psikanalitik Psikoloji ekolünün kurucusu olan Freud’un bütün dünyada tanınmasında en büyük pay şüphesiz Amerikalı yeğeni Edward Bernays’dır.

Bernays 1891 yılında Viyana’da dünyaya gelmiş, 1 yaşındayken ailesi ile birlikte Amerika’ya göç etmiştir. Bernays, Sigmund Freud’un hem anne hem baba tarafından yeğenidir. Babası Bernays’ın aile şirketinde çalışmasını istemiş ama Bernays bu fikre hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. Dayısı ile hiçbir zaman bağını koparmayan Bernays, Freud’a hayatı boyunda destek olmuş, onun kitaplarını İngilizceye çevirmiştir. Zaman içinde Freud’da yeğenin çabası ve yardımları karşılığında hiç sempati durmadığı halde kitaplarının Amerika’da basılmasına izin vermiştir.

Bernays kitleleri manipüle etmek için Freud’un fikirlerinin ilk kullanan kişidir. İnsanların içinde gizli kalmış irrasyonel güçler olduğu fikrinden çok etkilenmiştir. Bunu para kazanmak için manipüle etmeyi düşünmüştür. Bu işte o kadar başarılı olmuştur ki, “kalabalıkların zihinleri okuyan adam” olarak ünlenmiştir.

Bu konuda ne kadar başarılı olduğunu örneklerle bir sonraki yazımda yazacağım.

29/04/2011