Archive for YENİ BİRLİK

Musul Sancısı 19.10.2016

Musul 10 haziran 2014’te DAEŞ’in eline geçmişti. Örgüt, ağustos ayında Erbil’in kapısına dayandığında ise Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetimi Türkiye’den yardım istedi. Türkiye bir süredir Başika kampında Sünni Haşdi Vatani güçlerine ve Peşmerge’ye eğitim veriyor. Irak Başbakanı İbadi’nin İran güdümlü açıklamalarına ve Amerika’nın rahatsızım çığlıklarına rağmen Türkiye sahadan çekilmedi. Pazartesi gecesi beklenen Musul operasyonu başladı. Kuzeyden Peşmerge ve Ninova Muhafızları, güneyden Irak ordusu çok cepheli bir savaşa girişti. İleriki günlerde operasyonun genişlemesi bekleniyor. Bu süreçte Türkiye’nin masada ve sahada olması, operasyon sonrasında bölgede sözü geçer bir aktör olması için şart. Çünkü asıl kritik konu DAEŞ sonrası ne olacağı…

En büyük endişe Şii milislerin kente girmesi. Mezhepçi katliamlarla bilinen Haşdi Şabi’nin Musul’a girmesi durumunda daha önce Felluce ve Tikrit’te yaşananlara benzer olaylar gerçekleşebilir ve bu gerçekleşirse 1 milyonu aşkın Musullunun göç etme ihtimali var. Göç dalgasının ilk vuracağı yerlerden biri Erbil.

Hafta sonu Erbil’deydim. Kürt İslam Partisi Genel Sekreteri Selahaddin Muhammed Bahaddin ile görüşme imkanımız oldu. Bahaddin, Musul için etnik katliam korkusunu dile getirdi. Şii militanlar kente girmez Haşdi Vatani kontrolü sağlarsa sorun olmayacağını, sürecin diyalogla yürütülmesi gerektiğini söyledi. Musul’da DAEŞ’e karşı mücadelenin önemine vurgu yapan Bahaddin, yapabiliyorlarsa kendileri yapsınlar, yapamadıkları için yurtdışından birlikleri çağırdılar şeklinde açıklama yaptı.

Operasyonun başlaması ve DAEŞ’in Tel Afer’e çekilmesi durumunda 70 bin Türkmen’in yaşadığı şehir koalisyon güçleri tarafından yerle bir edilebilir. Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşed Salihi, kentin büyük bir yağma ve zorunlu göce sahne olacağı görüşünde. Ayrıca Amerika’nın PKK’yı piyon olarak kullandığı bu planın gerçekleşmesi durumunda Tel Afer-Sincar-Habur hattında 85 kilometrelik PKK koridorunun oluşacağını, sonra bu koridorun Haseke-Tel Abyad-Ayn el-Arap hattına bağlanacağını söylüyor. Salihi ayrıca Irak’ta da bir güvenli bölge kurulması gerektiğini ve Suriye’deki Fırat Kalkanı’na benzer bir harekatın gündeme alınması gerektiğini belirtiyor.

Gelelim bu savaşın bizi en çok ilgilendiren kısmına…

DAEŞ’le mücadele ettiği bahanesiyle PKK’yı Suriye’nin kuzeyine yerleştiren ABD, aynı planı Irak’ta hayata geçirmeyi planlıyor. Eski Musul Valisi Esil Nuceyfi, Haşdi Şabi’nin operasyonda yer alması sorun yaratır, PKK’nın operasyona katılması ise bir felakete yol açabilir diyor. PKK’nın Musul operasyonunda rol alması demek, Fırat Kalkanı ile Suriye’de hüsrana uğrayan terör örgütünün Irak’ta can suyu bulması demek.

Sancılı günler bizi bekler.

Erbil’de bulunma nedenim Grup Tillo’nun Ahmedi Hani Divanı galasıydı. Başbakanlık Tanıtma Fonu ile Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen konsere siyasetçiler de katıldı. Yaptıkları müziğin ötesinde verdikleri mesajlar çok önemliydi. Siyaset, savaş, kan, gözyaşı… “Coğrafya kaderdir” sözüne inat Türkçe ve Kürtçe şarkılar söyleyen Grup Tillo’nun konseri bence oldukça anlamlıydı. Tüm emeği geçenlere teşekkür ederim.

Sağ olsunlar, var olsunlar.

http://www.gazetebirlik.com/yazarlar/musul-sancisi/

Yeşil Devrim

Modern çağın vebası kanser 50’li yıllarda dünyada ölüm sebebi olarak 5.sıradaydı, şimdilerde 2.sırada (1.sırada kardiyovasküler hastalıklar var). İnsanoğlu kanserin tedavisi konusunda çok yol katetmiş olsa da, bu hastalığı tam olarak yeryüzünden silmek şimdilik imkansız görünüyor. İşin kötü tarafı kanser ile ilgili birbirini besleyen farklı etkenler var.

Pek çok değişkene bağlı olsa da beslenme ile hastalıklar arasında bir bağ olduğu genel kabul. Sahi biz ne yiyoruz? Soframızdaki meyvenin sebzenin tadı eskisi gibi mi? Değil elbette. Çünkü artık çok kalabalığız, en kısa zamanda en fazla ürünü almak için toprağın sınırlarını ve kendi sınırlarımızı zorluyoruz.

Dünya tarihinde üç tarım devrimi var. Sonuncusu ve bizi en çok ilgilendiren “yeşil devrim”. Daha fazla ürün elde edebilmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, pestisit, herbisit, kimyasal gübre ve sulama gibi teknolojilerin tarımda kullanılması.

Nüfus artışını göz önüne alırsak dünyanın tarımda kendini kimyasalın kollarına atışını anlayışla karşılayabiliriz. Gıda sektörünün gelişmesi, konserve ürünler, paketleme, transfer gibi konular göz önüne alınırsa bir miktar haklılık payı bile bulunabilir. Ama işin içinde başka şeyler de var.

Yeşil devrim terimi ilk kez United States Agency for International Development USAID’in eski müdürlerinden William Gaud tarafından kullanılmış. 1968 yılında yaptığı bir konuşmada Gaud bakın yeşil devrimi nasıl tanımlıyor. “Bu Sovyetlerin vahşi Kızıl Devrimi ya da İran Şahı’nın Beyaz Devrimi gibi değil. Ben buna Yeşil Devrim diyorum.” İlginç bir tanımlama doğrusu.

(Uluslararası Kalkınma Ajansı ismi ile faaliyet gösteren bu kurumun adına 2011 yılında yayınlanan Wikileaks belgelerinde rastlıyoruz. Belgelere göre kurum, Mübarek karşıtı ayaklanmaları organize ettiği söylenen sivil toplum kuruluşlarına ve bazı muhaliflere milyonlarca dolar para aktarmış.)

Yıllar süren genetik araştırma ve denemelerden sonra yeşil devrimin ilk etkileri Meksika’da kendini göstermiş. Rockfeller Vakfı ve Meksika hükümeti işbirliği ile yapılan çalışmalarda Meksika, buğday üretiminde kendine yeter bir hale gelmiş. İkinci uygulama yeri ise Hindistan. Hindistan’da yeşil devrim uygulamasını hükümet, Ford Vakfı ile yapmış.

İki ülkede de yüksek verimlilik elde edilirken, ilk başlarda birkaç kez ürün veren tohumlar yılda sadece bir kez ürün verir hale dönüştürülmüşler. Peki bu durum nelere sebep olur? Tohum üreticisine bağlı olursunuz, maliyetiniz artar. Maliyetin artması demek küçük ölçekli çiftçilerin yok olması, bazılarının ise fazla zenginleşmesi demek. Bir ülkeyi kendine bağlamanın daha naif bir yolu var mıdır? Toprağı değiştir, ürün kontrolünü eline al, borçlandır…

Bütün bunları bir kenara bırakalım. Sadece bir kez ürün veren hormonlu tohumlar ile beslenen insanlar haline geldik. Prof Dr İbrahim Saraçoğlu’nun bu konu ile ilgili tespiti ise tüyler ürpertici. Saraçoğlu bu tohumlara ebter tohum diyor yani soyu kesik tohum ve ekliyor, soyu kesik tohumlar soyumuzu kesiyor.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/yesil-devrim

Dövülen İmam, Savunulan Şort

İmam, genel anlamıyla önder, devlet adamı, lider, mezhep kurucusu, cemaate namaz kıldıran kişi anlamına gelir. Hz. Muhammed (s.a.v)in makamlarından biridir. Her ne kadar modern sistem içinde sadece namaza önderlik eden kişi olarak görülse de, asıl anlamı bunun ötesindedir. Bir çeşit otoritedir, imamlık makamı.

İmam karakteri deyince aklıma ne geliyor? Bu soruyu sordum kendime. İşte cevaplar…

*İmamlar ahlak yoksunudur. Yakın dönem tarihini anlatan veya son dönemde çekilmiş filmleri bir düşünün. İmam, kadınları kapı deliğinden izler, aldığı dini eğitim nedeniyle bastırdığı (ki aldığı dini eğitim bunu bastırmak üzerinedir, öyle düşünmeniz istenir) doğal güdülerini kontrol etmekten yoksundur. Sürekli takiye yapar. Söyledikleri ile eylemleri birbirine terstir. Dini ilmi üfürükçülük ve cincilik ile sınırlıdır. Paracıdır, gözü açtır. Genelde çirkindir. İllaki sakallıdır ama o sakal, karakteri daha da itici göstermeye hizmet eden bir sakaldır. (Bu durumun istisnaları var. Onlardan biri, ATV ekranlarında yayınlanan senaryosunu Eda Tezcan’ın yazdığı Diğer Yarım dizisindeki İmam Sabri karakteriydi. Mahallemdeki caminin imamı olsa, beş vakit namazı camide cemaatle kılmak isteyeceğim bir karakterdi. Bu vesile ile tekrar teşekkür ederim Eda’ya.)

*Fıkralarda yüz kızartıcı işlerin failidir. Tahkir edilir.

*Son olarak siyaset… Türkiye Cumhuriyeti’ni işgal etmek isteyen, vatandaşlarına kurşun sıkan hain kalkışmanın baş aktörleridir sözüm ona “imamlar”.

İşte zihnimizdeki imam kodları bunlar. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımız, imamlar artık kendilerini tanıtırken “imam” demeye utanıyor demişti.

Özenle kullanmamız gereken bu kavramı nasıl bir hale getirdiğimizi farkında mıyız?

15 Temmuz gecesi sala okurken şiddet gören, saldırıya uğrayan 60 din görevlisi var. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez bu kişilerle geçtiğimiz günlerde bir araya geldi ve onlardan 15 Temmuz gecesini dinledi. O gece saldırıya uğrayan imam ve müezzinlerin ortak şikayetleri, saldırıları gerçekleştiren kişilerle ilgili savcılığa başvurmuş ancak sonuç alamamış olmaları. Saldırganlar ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmışlar.

Kamuoyunun en çok bildiği İzmir’deki olayı düşünelim. İzmir Narlıdere Kutlu Yalvaç Camisi müezzininin darp edilmesini hepimiz izlemedik mi? İfade değil, net görüntülerden bahsediyorum. Her şey açık ve net görülmüyor muydu kayıtlarda?

Peki bu saldırı neye ve kime yapıldı? Kutsal bir mekana, bir din görevlisine, bir devlet memuruna, 15 Temmuz işgal girişimine karşı okunan selaya, kamu malına…

Peki biz neyi tartıştık? İstanbul’da şort giydiği için bir meczup tarafından şiddete uğrayan kadını. (Geçmiş olsun. Utanç verici bir olaydı)

Tartışmayalım mı? Tartışalım. Gündem yapmayalım mı? Yapalım. Herkes giyim kuşamında özgür. Ama neden bir imamın uğradığı saldırıyı gündeme getirirken, bu saldırıyı tekrar hatırlatmak zorundayız?

Bir Müslüman olarak din görevlimin uğradığı saldırıyı tekfir ederken giyim kuşam savunması yapmak zorunda mıyım? Benim şort giyenle, mini etek giyenle bir derdim yok ki.

Kendimizi ifade etmek için sürekli “ona da karşıyız” savunması yapmak bizim kaderimiz mi?

http://www.gazetebirlik.com/yazi/dovulen-imam-savunulan-sort

“FETÖ terörizminin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası”

Amerika Birleşik Devletleri bir süredir 11 Eylül olaylarında Suudi Arabistan’ın rolünü vurgulayan ve Suudi rejiminin Amerikan mahkemelerinde yargılanmasının yolunu açan yasa tasarısını konuşuyordu. Amerikan Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, “Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası” (JASTA-Justice against Sponsors of Terrorism Act ) olarak adlandırılan yasayı kabul etti. Yasa tasarısı Başkan Barack Obama’nın önüne geldi ve veto edildi. Obama, tasarının kabul edilmesinin müttefiklerle ilişkilerde sorunlara yol açacağını belirtti. Diğer yandan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tasarıya “uluslararası ilişkilerde endişe kaynağı” olduğu gerekçesiyle karşı çıktı ve 750 milyar dolar değerinde FED tahvili ve bonosunu hatırlatarak rest çekti. Başkanın vetosuna rağmen Senato ezici çoğunlukla yasayı tekrar kabul etti. Görev süresinin sonuna yaklaşan Obama 8 yıllık başkanlığı süresince ilk defa Kongreden gelen bir yasa için yeniden veto hakkını kullanamadı, çünkü yasa 3’te 2 çoğunlukla kabul edilmişti.

Suudi Arabistan bono ve tahvillerini satarak Amerika’yı “yakacak” mı, bunu ileriki günlerde göreceğiz. Amerika-Suudi Arabistan ilişkileri yakın zamana kadar sorunsuz ilerlemişti ama Amerika’nın İran ile uzun yıllardır süren kan davasını bitirmesi ve nükleer anlaşma yapması uzmanlar tarafından iki ülke arasına kara kedi girdi yorumlarına neden olmuştu.Suudi Arabistan’a mahkeme yolunu açan yasa sonrası kocasını Pentagon’da kaybeden Stephanie DeSimone isimli kadın Suudi Arabistan’ın saldırılarda sorumlu olduğunu ileri sürerek dava açtı. DeSimone Suudi Arabistan’ın El Kaide’ye ajanlar ve sivil toplum kuruluşları eliyle maddi destek verdiğini savunuyor. Bu, ilk açılan dava, şüphesiz zaman içinde devamı gelecek. Gelelim konunun bizimle ilgili tarafına. Başkan Obama yasa tasarısını reddederken, diplomasideki “mütekabiliyet” ilkesine vurgu yapmıştı. Bu, şu demek, mütekabiliyet ilkesinin doğal sonucu olarak başka ülkelerde de ABD hukukuna karşı dokunulmazlık kaldırılıp yargılama yolu açılabilir.11 Eylül saldırıları sonrası “terörle mücadele” kapsamında Usame Bin Ladin’in yakalanması için başlatılan ve 14 yıl süren Afganistan Savaşı neticesinde on binlerce sivil hayatını kaybetti.Amerika 2003 yılında Birleşik Krallık ile birlikte Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğunu ve bu silahları başka ülkelere karşı kullanacağını iddia ederek Irak’ı işgal etti. Kimyasal silahları tüm dünya aradı ama bulamadı. Ortadoğu’nun en önemli kültür şehirlerinden biri olan Bağdat yerle bir edildi. Sonuç: Bir milyon sivil hayatını kaybetti, 4.7 milyon kişi yer değiştirdi. Bu vahşi müdahale Ortadoğu’da bugün yaşadığımız sorunların temel nedenlerinden biri oldu.15 Temmuz 2015 tarihinde Fetullahçı Terör örgütü eliyle Türkiye’de bir askeri darbe yapılmak istendi. 241 vatandaşımız şehit, 2 bin 194 vatandaşımız gazi oldu. Bu terör örgütünün başındaki kişi Fetullah Gülen Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. CIA’e yakınlığıyla bilinen RAND Corporation adlı düşünce kuruluşunda çalışan, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi eski Başdanışmanı, eski CIA yetkilisi Graham Fuller ve Washington Üniversitesi’nde ders veren eski CIA görevlisi Profesör George Fidas, Gülen’in yeşil kart dosyasındaki referans isimler. Sanırım Gülen bu isimlerle Kestane Pazarı’nda çay içerken tanışmamıştır. Amerika, bir taraftan Türkiye’nin Gülen’i iade taleplerine karşılık demokrasi vaazları verirken, diğer taraftan Türk hükümetinin uyarılarına rağmen PKK-PYD’ye yardım etmeye devam diyor.FETÖ, bir terör örgütü, 15 Temmuz günü Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine saldırmış, meclisini bombalamış, sivilleri katletmiş bir örgüt. Bu örgütün elebaşını kendi topraklarında barındıran ve bu örgütün hiçbir faaliyetini yasaklamayan Amerika Birleşik Devletleri’ni terör sponsoru olarak tanımlasak yanılır mıyız? Bu durumda yapılacak düzenlemelerle 15 Temmuz olayları sonrası hayatını kaybeden ve yaralananlar için Türk Mahkemelerinde Amerika aleyhine dava açmamız abes mi olur?Ezcümle: “FETÖ Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası” talep ediyorum.

Aradığınız Gence Şu Anda Ulaşılamıyor 28.09.2016

Sohbetlerde gençleri eleştirmek kadar konforlusu yoktur. Nerede eski gençlerle başlar, biz böyle değildikle bitirirsin işi. Apolitiklikten sol kroşe, aklı havada olmaktan sağ kroşe atıp, sen ne anlarsınla şık bir tekme savruldu mu, zavallının hali kalmaz ayağa kalkmaya. Ben gençlere bakınca üç grup görüyorum.  Hızla apolitikleşenler: Bunlar internet alışveriş sitelerinin, moda bloglarının, Instagramın bir numaraları kullanıcıları. Dünya yansa bir bağ otları yanmıyor. Darbe sonrası halk sokaklarda demokrasi nöbeti tutarken onları kafelerde trend muhabbetleri yaparken gördük. Yediklerinin içtiklerinin fotoğraflarını çekmeden doyduklarına inanmıyorlar. Hatta bu fotoğrafları çekmek için yemek yediklerini bile düşünebiliriz. Bu grupta ideolojik olarak ayırt etmeksizin her tür genç var. Başı kapalısından tut, koluna Atatürk dövmesi yaptırana kadar.

Anarşizme özenenler: Demokratik hareketten anladığı şiddet göstermek olan bir grup bu. Sosyal medyayı da oldukça etkin kullanıyorlar. Herhangi bir siyasi tartışmaya katkıları sadece küfür düzeyinde. Ezberlenmiş slogan cümleleri var. Başını sonunu değiştirip sürekli tedavüle sokuyorlar. Bazıları anarşizmi söz boyutunda yaşarken bazılarının direkt uygulamaya geçtiğini de görüyoruz. Suça bulaşıyorlar ve dönülmez bir yola giriyorlar. Bu kara delikteki gençler de tek bir ideolojiye sahip değiller. Diğer gruptaki çeşitlilik burada da söz konusu. 15 Temmuz ile biraraya gelenler: En sevdiğim grup bunlar. İdeolojik olarak ne kadar farklı da olsalar darbeye karşı omuz omuza durdular. Meydanlarda birlikte nöbet tuttular. Aslolan vatandır gerisi teferruattır dediler. Tankın karşısına beraber çıktılar. Birbirlerinin etnik kökenlerini ve ideolojilerini sorgulamadılar, toprak ortak paydamızdır dediler. Hepsi alnından öpülesi gençler.

Bizi 2023 Türkiye’sine taşıyacak olan işte bu gençler.  Farklılığımızdan çoktur ortak noktamız diyen gençler.  Bu memleket için hep birlikte çalışmalıyız diyen gençler. Bu gençlerin sesini daha çok duymak istiyorum. Hatta hepimiz susalım onlar konuşsun. Onlar konuşsun biz kaybolan ümitlerimizi geri kazanalım.  Gelelim gençleri eleştirme mevzusuna. O kadar eleştiri yaptıktan sonra bu cümleyi abes mi buldunuz? Bulmayınız. Her konuda olduğu gibi eleştiri konusunda da dengeyi tutturmamız gerektiğini düşünüyorum. Ne yerden yere vurmalı, ne boş vermeli.

Aşırı eleştiriyi hiç dinlememeye bağlayanlardanım.  Gençlerle iletişimi eleştiri üzerine kurunca, kulaklarımız sağırlaşıyor.  Dünyada çok satan psikolog ve toplum yorumcu Dr. Jean M. Twenge’nin “Ben Nesli” kitabı gençler ve jenerasyon farkları ile ilgili farklı bir bakış açısı kazandırabilir size. Ama ben çok fazla jenerasyon farkına takılmadan şunu söylüyorum. Gençleri daha fazla dinlememiz gerekiyor. Düzeltiyorum, önce onları dinlememiz sonra konuşmamız gerekiyor. Biz dinlemeyi pas geçip konuşmaya başlıyoruz. Gençler anlatmak istiyorlar çünkü dertleri var. Modern dünyanın getirdiği problemler, aldıkları batı eğitiminin onlara dayattıkları ile geleneksel olan arasında sıkışıp kalıyorlar.  Eleştiriyi azaltıp, dinlemeyi çoğaltırsak parlak bir gençlik olacak.  Aksi takdirde aradığımız gence ulaşılamayacak, telefon hep kapalı olacak.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/aradiginiz-gence-su-anda-ulasilamiyor

İlahiyatçılara Bırakılamayacak Kadar Önemli Konular 24.09.2016

Geçtiğimiz sene davet üzerine İstanbul’daki ilahiyat fakültelerinden birine konuşmacı olarak gittim. İmam hatip mezunları, ilahiyatçılar ile aynı literatür eğitimini aldıkları için birbirlerinin dillerinden anlarlar. İmam-hatip liselerinin ilahiyat fakültelerinin hazırlık sınıfı gibi olduğunu söylesek yanlış olmaz. Ben de bir imam hatip mezunuyum, bu nedenle ilahiyatçılara muhabbetim diğerlerinden farklıdır. Bu hislerle yola çıktım, lakin heyecanla gittiğim fakülteden ciddi hayal kırıklığı ile ayrıldım.

İlahiyat fakültelerinde büyük sıkıntılar var. Öğrenciler uzun yıllarını ilim tahsiline ayırmış hocalarından daha çok cemaat ve tarikat liderlerine itibar ediyor. (Bu konunun ayrıca tartışılması gerekiyor. Elbette her şey diplomadan ibaret değil ve bizim çok muteber din büyüklerimiz var ama yıllarını ilim tahsiline ayırmış hocaların, diğerleri yanında dikkate alınmaması önemli bir mevzu) Bunun nedeni ilahiyat hocalarının gençlerle iletişim konusunda doğru dili yakalayamamış olmaları ve gündem mevzularına yeteri kadar ilgi göstermemeleri olabilir. Zira yaptığım programlardan öğrendiğim, “ilahiyatçı konformizmi” denilen bir şey olduğu. Çoğu ilahiyat hocası suya sabuna dokunmayan konularda konuşma konusunda oldukça istekliyken, güncel mevzularda sessizleşiyor.

Türkiye’nin en saygın ilahiyatlarından biri olduğunu kabul ettiğim bu fakültede, kız öğrenciler ön sıralara oturmasın arka sıralara otursun çünkü tahrik oluyoruz diyen, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler aynı asansöre binmemeli tartışması yapan ilahiyat öğrencilerinin varlığının ciddi olarak tartışılması gerektiğini düşünüyorum. O gün planım öğrencilerle medyayı konuşmaktı ama bu duyduklarımdan sonra konuşmayı tamamen değiştirdim.

Ciddi sosyal problemleriniz var. Bugün bu topraklarda terör denen bela olmasa üzerinde en fazla konuşacağımız konu şüphesiz eşcinsellik olacak. Ciddi bir lobi faaliyeti ve özendirici kampanyalarla karşı karşıyayız. Dizilerde en sevimli karakterlerin eşcinseller olması bir tesadüf olamaz. Ensestte (sadece bilinen vakalar) dünya sıralamasında ilk beşteyiz, pedofili ciddi bir bela, en fazla porno site tıklanan ülke olmanın yanında, çocuk pornosunun dağıtımında iki ana hub’a sahibiz. Bu büyük sosyal problemler karşısında üretim yapan bir ilahiyat camiası yok. Elbette akaid, tefsir çalışmaları önemli ve yapılmalı ama geleceğimizi, aile yapımızı tehdit eden bu problemler önemli değil mi?

Fakülte öğrencilerine bu konularda çalışma yapmalarını tavsiye ettim. Çünkü ben Müslüman bir iletişimci olarak ilahiyat camiasının bana bir bakış açısı kazandırmasını istiyorum. Kuranın bu konulara yaklaşımını, önleyici olarak neler yapılmasını tavsiye ettiğini bilmek istiyorum. Öğrencilere bu konularda onların sesinin daha fazla çıkması gerektiğini söyledim. Kız öğrencilerden biri söz istedi ve içimi yakan şu cümleyi söyledi; “hocam, bu konular ilahiyatçılara bırakılamayacak kadar önemli konular”. Öğrencinin bu sözleri en başta ilahiyat camiası olmak üzere hepimizin üzerinde düşünmesi gereken sözler. İnsanın sadece bireysel değil sosyal hayatını da düzenleyen bir dinin mensuplarıyız ve ilahiyatçıların sesini daha fazla duymaya ihtiyacımız var. Konformist bir tutum uzun vadede canımızı yakmaya devam edecek. İlahiyatlar sosyal meselelerde bir referans noktası haline gelmeli. Bunun yolu da ilahiyat fakültelerindeki eğitimin yeniden revize edilmesi ve akademisyen kalitesinin arttırılmasından geçiyor sanırım.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/ilahiyatcilara-birakilamayacak-kadar-onemli-konular

Bir Problemimiz var 21.09.2016

MİT Krizi ile başlayan, 17-25 Aralık ile devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimi ile sona eren FETÖ kalkışması, Türk Siyasi tarihinin en büyük ihanetlerinden biri olarak hafızalarımızda yerini aldı. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu karanlık kadroların, devlet kademelerinden ve özel sektörden temizlenmesine halkın büyük çoğunluğu destek veriyor. Türk halkı, egemenliğine yapılan bu saldırının, kendisine çevrilen namluların, şehit ve gazilerinin hesabının sorulmasını istiyor. Elbette, bu işin görünen tarafı. Görünmeyenin de ise büyük bir hayal kırıklığı var.
Halkın dini değerlerini sömüren bu hain grup, beraberinde pek çok dini oluşumu da töhmet altında bıraktı. Cemaatler, tarikatlar ve sivil toplum kuruluşları mevcut durumdan oldukça rahatsız. Yaşanan hayal kırıklığı ve beraberinde gelen güvensizlik kurban bağışlarında da kendini gösterdi. Aldığım bilgilere göre, sivil toplum kuruluşlarına yapılan kurban bağışları geçen seneye oranla %30 düşük. Ciddi bir güven bunalımı yaşıyoruz.

Kendi kavramlarımıza yabancılaşır olduk. Hizmet, himmet, imam gibi bize ait, sevdiğimiz kavramları kullanmaktan imtina ediyoruz artık. Çünkü anlamlar ve zihinler kirlendi. Türkiye’deki cemaat ve tarikatların sosyal işlevlerini kimse inkar edemez. Dini hikayeleştirerek öğrenir, sohbet ve ilim meclislerine önem veririz. Sohbet meclisleri modern hayatın sığınılacak limanları gibidir. Allah’ı ve peygamberini hatırlatan bu meclislerin ruhumuza iyi geldiğini düşünenlerdenim. Gittikçe bireyselleşen hayatlarımızda bir arada olmanın güzelliğini hatırlatan bu meclislerin yokluğu hepimizi etkiler. Bunlar madalyonun iyi yüzü. Ama eleştirmemiz, üzerinde düşünmemiz gereken taraflar da var. Dini grupların şeffaflaşması, kayıt altına alınması, liyakat ve biat kavramlarının yeniden sorgulanması gibi.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Hac için gittiği Mekke’de basın mensuplarına açıklamalar yaptı. Görmez, Türkiye’ye döner dönmez sivil dini yapılarla bir araya geleceklerini söyledi. 15 Temmuz sonrası yaşanan büyük sıkıntıyı Görmez de farkında, “15 Temmuz’dan sonra değerlendirmelerde bazı yanlışlar yapılıyor. Bu yanlışlardan bir tanesi, bir ihanet üzerinden topluca bütün dini yapılarıdini cemaatleri zan altında bulundurmak.” diyor. Bu güzel bir gelişme. Bu buluşmanın şimdiye kadar olmamasının mantıklı bir açıklaması var mı bilmiyorum. Seküler camia fırsattan istifade kapatalım, yasadışı ilan edelim çığlıkları atadursun cemaatler ve tarikatlar mevzusunu akılcı bir tutumla ele almak lazım. Yasaklamak çare değil, şeffaflık olmalı. Ayrıca bu yapıların kendi alanları dışına çıkmaması gerekiyor. Holdingleşme beraberinde ticari ve siyasi ilişkileri getiriyor. Yeni paralel yapıların önünün açılmaması, iman sahiplerinin gönüllerinin kırılmaması için sivil dini yapıların sınırlarını net olarak belirlemek şart.

Sürecin nasıl işleyeceğini merak ediyorum. Devletin, geçmişte dini yapılarla sorunlu bir ilişkisi olduğu malum ama artık yeni bir anlayış var. Bakalım sivil dini gruplar Diyanetin bu davetini nasıl karşılayacak? Daha önemlisi Diyanet bu yapılarla hangi düzlemde ilişki kuracak? Bir hiyerarşi söz konusu olacak mı? Umarım bu soruların cevapları kamuoyu önünde paylaşılır ve süreç şeffaf ilerler. Söyleyecek çok sözümüz var.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/bir-problemimiz-var

Sıla-i Rahim 17.09.2016

Topraktan yaratıldık, ömrümüzün sonunda yine toprağa karışacağız. Toprakla insan arasındaki ilişki sadece varoluşsal bir ilişki değil, bunun ötesinde bir bağımız var. Hem psikolojik hem fizyolojik olarak etkiliyor bizi, doğduğumuz topraklar. Bu nedenle şanslı görüyorum kendimi çünkü dünyanın en kadim topraklarında doğduk biz. Binlerce milletin üzerinde hayat kurduğu, sevinci ve hüznü ile ruh verdiği topraklar bunlar. Anadolu toprakları, medeniyetlerin beşiği.

Bu memleketin neresine gitsem oralı olurum ben.  Etnik kökenim karışık, biraz Rum, biraz Gürcü, biraz Laz ve çokça Türkmen’im. Kendini nasıl tanımlıyorsun diye sorarsanız tam bir Türk’üm derim. Aslım Karadeniz’den olduğu için de normal olarak biraz torpil geçerim kendi memleketime. Çayı, fıkrası, üzümü ama çokça insanı meşhur olan Rize’dir dedelerimin yurdu.  Geçtiğimiz hafta sıla-i rahime niyet ettim, memleketimin yolunu tuttum. Ailemin büyüklerini ziyaret ettim. Her bir evde ayrı bir sevgi ile sarıp sarmalandım. Uzun zamandır hissetmediğim bir huzur geldi misafir oldu ruhuma.

Rahmetli babaannem bir şey söyleyip de karşı taraftan anlaşılmadığını fark ettiğinde “gelirsin yaşıma gelirim aklına” derdi. Yirmili yaşlarda büyüklerime ve aileme bakışım ile şimdiki bakışım arasında müthiş bir fark olduğunu hissediyorum. Zaman, ailenin anlamını arttırıyor. Büyükler bir bir aramızdan ayrıldığında anlıyoruz varlıklarının ne denli önemli olduğunu.  Sıla-i rahimin bereketi bol gülümseme ile gösterdi kendini. Modern hayatlar ve şehirler esir ederken bizi, gülmeyi unutmuşuz sanki.  Geçtiğimiz günlerde “huzurum kalmadı” dediğim bir arkadaşım “en son ne zaman gökyüzüne baktın?” diye sormuştu, hatırlayamadım. İşte tam da bu yüzden memleketimde en çok gökyüzüne baktım. Şehir ışıklarının görünmez yaptığı gökyüzüne, yayladan bakınca fark ettim eşsiz ışık şölenini. O nasıl bir güzellik!

Zor bir yıl ve çok zor bir yaz geçirdik. Hüzün yılıydı bu yıl. Çok kaybımız oldu. Varsın birileri yaşanmaz deyip terk etsin, varsın çekilmez burası desin. Toprağı, suyu, dağları her şeyden öte insanı ile benzersiz bir memleket burası. Şükretmek için çok sebebimiz var.

Rize’yi bilmeyenler için birkaç uyarı yapayım en önemlilerinden. Yaylarında kalmadan Rize’yi görmüş olmazsınız. Fırtına’nın suyu teninize değmeden ayrılmayın Rize’den. Cesaretiniz varsa rafting yapın. Ardeşen’den vadiye sapıp Fırtına’nın yarenliğinde yukarı doğru tırmanın, Zilkale eşsiz manzarası ile sizi büyüler. Zilkale’ye gelmeden sola doğru saparsanız yol sizi Sal ve Pokut Yaylası’na götürür. Bu iki yayla arasında rüya gibi bir orman yolu var. Avusor Yaylası Ayder’in biraz daha üstünde, iki bin 400 metre rakımdaki bu yaylada konaklayıp daha yukardaki buzul göllerine yürüyüş yapabilirsiniz. Lakin sise dikkat, rehbersiz kaybolma ihtimaliniz var.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/sila-i-rahim

Sefer 14.09.2016

Hac insanın Allah’a seferidir diyor Ali Şeriati.  Dünyanın dört bir tarafından gelen farklı renklerin farklı milletlerin bir olduğu ve tek olduğu… Ölümün sıradanlaştığı, hayatın farklı bir anlam kazandığı… Gerçek bir mahşer provasıdır Hac. Bir sefere çıkıyor insan, beraberinde milyonlarca Müslümanla, ama tek başına. Hem yaratıcısını arıyor hem de kendini.

Hac oldukça meşakkatli bir yolculuk ve bu yolculuk Kabe’yi terk ederek başlıyor. Yeniden gelmek üzere yola çıkıyorsunuz. İstikamet Arafat. Dünyanın dört bir tarafından gelen Müslümanlar büyük buluşma için Arafat’ta yani ilk tövbenin kabul edildiği, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın kavuştuğu, onların yaratıcıyı bildikleri ve af diledikleri yere geliyorlar.

Yaklaşık 3 milyon Müslüman aynı anda aynı yöne dönüp ayağa kalkıyor ve yaratıcıya dua ediyor. Arafat’tan Müzdelife’ye, şuur ve idrak makamına yolculuk başlıyor sonra.  Sabaha karşı yine yola düşüyorsunuz ama bu sefer silahlarınızı kuşanarak. Çünkü vakit düşmanla karşılaşma, İsmail’ini kurban etme ve Aşk için vazgeçme vakti. Bir babanın Allah istediği için oğlundan, bir oğlun Allah babasından istediği için hayatından vazgeçtiği makama çıkıyorsunuz. İsmail’inizi kurban edip, terk ettiğiniz Kabe’ye geri dönüyorsunuz. Bilgi, şuur ve aşk makamlarından müteşekkil bir sefer bu. Sonsuz sabitlik ve sonsuz hareketten ibaret.

2015 yılında Hac mevsiminde iki büyük felaket yaşandı. İlki mataf alanındaki vinç kazası, ikincisi Mina’daki izdiham. Bu iki olayda binden fazla kişi hayatını kaybetti. Ben 2015 yılında hacı oldum. İki büyük faciaya da şahit oldum. Özellikle vinç kazasında orada idim. Bu meşakkatli hac yolculuğunun üzerinden bir yıl geçti.  Gitmeden önce bana, zor olan Hac değil sonrasıdır, demişlerdi. Döndüğüm zaman anladım ne demek istediklerini. Evet, gerçekten zor olan hac sonrası o duyguları muhafaza etmek, kurbanını, vazgeçtiklerini aklında tutmak, akdinden dönmemek.

Yaşadığımız hayatlar mekanikleştikçe, hissetmek zorlaşıyor. Allah ile olan ilişkimizi de sanal dünyanın bir parçası haline getirme eğilimlerimiz var. Hac ihram ile soyutlarken, kalabalığın içinde yaşadığın yalnızlıkla seni Allah’a yaklaştırıyor. Yaşanılan yalnızlık ise şehir hayatındaki yalnızlığa hiç benzemiyor. Kaçıp kurtulmak istediğin nefesini kesen bir yalnızlık değil, tam tersi serin rüzgarlar estiren ferah nefesler aldıran bir yalnızlık bu. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey yani. Bilme, anlama ve hissetme… Bu duygularla izledim hac haberlerini.  Bu meşakkatli yolculuğu nihayete erdiren, Allah’la akitleşen tüm hacıların seferi mübarek ve daim olsun. Allah isteyen herkesi kavuştursun.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/sefer

Tarz Meselesi 07.09.2016

Bir önceki yazıda muhafazakar dindar kadınların tatil çıkmazından bahsetmiştim. Üç tarafı denizlerle çevrili bu güzel memlekette deniz tatili için uygun alternatif bulmanın zorluğunu anlatıp, varlık içinde çektiğimiz yokluğu paylaşmıştım. Bir vatandaş olarak talebim her sahil beldesine bir kadınlar plajı açılmasıdır. Kadınlarının neredeyse yarısının tesettürlü olduğu bir memlekette bu teklifin lüks olmadığını düşünüyorum. Ayrıca uygulamada tesettürlü olmayan kadınların da tercihini bu tesislerden yana kullanacağını biliyorum. Muhafazakar kadınların bu tercihleri yılmaz insan hakları savunucusu, olmasaydın olmazdık seküler kesim tarafından görmezden gelindi. Görmezden gelmek şöyle dursun, bu ihtiyacı karikatürize ederek sözüm ona deneyimsel haberler yaptılar. Çözümler üretildiğinde ayağa kalkıp laikliği tekrar gündeme getirdiler. Bu basit ve insani ihtiyacı anlamak bu kadar zor olabilir mi?

Bu yazının konusu ihtiyaçlar değil. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak görünürlük kavramından bahsetmek istiyorum. Muhafazakar dindar kadınların sorunları neden görülmüyor/görmezden geliniyor? Aslında bu sorunun temeli cumhuriyet sonrası modernleşme, kadına verilen rol ve kadın üzerinden zihniyet dönüşümü inşasına kadar geniş bir perspektifte değerlendirilebilir. Cumhuriyet ve modernlik kendi tanımına uygun olmayan dindar tesettürlü kadını uzun süre görmezden gelmeyi tercih etti. Düşünün mesela yakın zamana kadar ürün ve hizmet reklamlarının ne kadarında tesettürlü bir kadın figürü vardı? Ben size hatırlatayım. Hiç yoktu. Hatta bir gayrimenkul şirketinin reklamlarında tesettürlü bir kadının fotoğrafını kullanması haber oldu. Düşünsenize, bu memlekette yaşayan kadınların neredeyse yarısı tesettürlü ama bu reklam haber değeri taşıdı.

Peki görmezden gelme, görmezden gelinen kesimi nasıl etkiledi?  Son dönemde zehirli bir sarmaşık gibi genç kızlarımızın etrafını saran İslami moda veya tesettür modası tabir edilen garip furyanın da temelinde uzun zamandır görünmez olan bu kadınların kendini görünür kılma çabası olduğunu düşünüyorum.

Elbette tüketim sosyo-ekonomik statü ile direkt ilgilidir. Ama bu tüketim kültürü furyasının altında az da olsa, görünür olma isteği, onu uzun zamandır görmezden gelen bir sisteme karşı “hayır ben de varım” çığlığı olduğunu düşünmek yersiz mi olur? Gittiğim konferanslarda genç kızların bana sorduğu sorulardan biri nereden giyiniyorsunuz, özel bir marka tercihiniz var mı olur. Pazardan parça kumaş alıp terziye kıyafet diktirdiğimi öğrenince şaşırırlar. Dikkatli bakıp, gençlerin üstündeki kıyafet ve aksesuarların maliyet hesabını yaparsanız, bazen bu rakamın 10 binlerin üzerinde olduğunu görürsünüz. Görünür olma isteği zaten harcama için küçüklükten müşteri yetiştiren tüketim kültürünün en fazla kullandığı motiflerden biri.

“Bunu kullanırsanız herkes sizi sever”

“Bunu alırsanız herkes size saygı duyar”

“Bunu alırsanız herkes sizi görür”

Bu yorumu ağır bulabilir, sataşma var diyebilirsiniz. Bence görünür olma istediği doğal bir sonuç. Ama kritik nokta şu. Uzun zamandır ihtiyaçları ve kendileri görmezden gelinen dindar kadınlar ne ile görünür olmak istiyor? Kıyafetleri, şalları, ayakkabıları, çantaları, tarzları ile mi? Zekaları, profesyonellikleri, zarafetleri ve kabiliyetleri ile mi? Cevap aramamız ve sorgulamamız gereken mevzu budur. İleriki günlerde bu konu üzerinde daha çok konuşacağız.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/tarz-meselesi