Varlık İçinde Yokluk 03.09.2016

Birkaç yıl önce Kuzey Avrupa ülkelerinden birinde, ormanlık alanda zincirleme trafik kazası oldu ve birkaç kişi hayatını kaybetti. Ülkenin televizyonları hafta boyunca bölgeden canlı yayın yaptı. Durum size ilginç gelmiş olabilir. Gelmesin. Bir ülkede siyaset normal seyrinde olunca medya ya zincirleme trafik kazalarını ya da pandaların doğal yaşamını gündem yapar. Bizde böyle kazaların ömrü en fazla 3 dakikadır. O da daha önemli bir gündem maddesi… Özetle, gündemi hareketli, yaşaması zor bir memlekettir burası. Bakın tatil planları yaparken bir anda darbe yapılmak istendi ve biz yaz mevsimini yaşadığımızı bile unuttuk.

Yaz…  Deniz, kum, güneş, huzur… Yaz size bunları mı çağrıştırıyor? Şanslısınız. Benim için yaz, stres mevsimidir. Nedenini şöyle izah edeyim.  Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili ve adalar dahil sahil uzunluğu 8300 kilometre. 600’ün üzerinde havayolunu gerçek zamanlı olarak tarayarak fiyat karşılaştırması sunan, tatilcilerin en çok tercih ettiği arama motoru Skyscanner’ın yaptığı ankete göre dünyanın en güzel 15 plajından 5’i bizim memlekette. Bunlar, Muğla Dalyan’daki İztuzu, Antalya Kaş’taki Kaputaş ve Patara,  Muğla Fethiye’deki Ölüdeniz, Antalya Olimpos’taki Çıralı. Bendeniz için bu plajlar kartpostal görseli kıvamındadır. Bakar bakar iç geçiririm. Zira dünyanın en güzel sahillerine sahip olan memleketimde denize girmem kısıtlı bölgeler hariç mümkün değil. Her sene yaz mevsimi geldiğinde çılgınlar gibi tatil mekanı ararım. Son yıllarda özel işletmelerin bu konuda daha cesur davranması ve yerel yönetimlerin yol açması ile kadınlar plajı sayısında artış olsa da, mevcut ihtiyacı karşılamıyor. İstanbul’a yakınlığı nedeniyle çok tercih edilen Yalova Esenköy’de dört kadınlar plajı var. Ama deniz çoğunlukla pis ve dalgalı. Tesislerdeki korkunç müzikler ve tuhaf eğlenceler de cabası. (Sosyal ortamı yazmaya cesaret bile edemiyorum)

Tesettür otelleri olarak bilinen oteller verdikleri hizmetin çok üstünde aldıkları paralarla insanı hem canından hem tatilden bezdirebiliyor. Oteller dışardan yıldız yağmuru gibi görünse de içeri girdiğiniz anda yaşattığı toplama kampı ile devlet misafirhanesi arasındaki psikolojiyle sizi esir ediyor. Üstelik bu otellerin kadınlara tahsis edilen kıyılarının (ki genelde kadınların havuzla idare etmeleri isteniyor) muhafazalı olduğu da söylenemez, biraz açılmanız durumunda işin mahremiyeti ortadan kalkıyor. Mecbur diz kapağı yarımadalarında serinlemeye çalışıyorsunuz. Sayısal olarak baktığınızda da tesislerde ciddi bir adaletsizlik söz konusu. En geniş plaj, en büyük havuz erkeklere tahsis ediliyor. Diğer tarafta metrekareye 3 kadın 6 çocuk düşüyor.

Alternatif tatil planı yapmak isteyenler, bir parça huzur, biraz neşe ve illa ki deniz arayanlar için elde güzel seçenekler yok.  Ülkedeki kadın profili ve mevcut tablo düşünüldüğünde muhafazakar dindar aileler için tatil, çocukların ve beylerin tatili oluyor, kadınların yanına yorgunluk kar kalıyor.  Varlık içinde yokluk çekiyoruz. Ve bu çok saçma.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/varlik-icinde-yokluk

TSK 2.0 31.08.2016

Genelkurmay Başkanlığı Türk ordusunun ve Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209’u zikrediyor. Yani ordumuzun iki bin yıllık tarihi var. Bu ordu pek çok isyanı bastırmış, Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekatı’na katılmış, yaklaşık kırk yıldır da terör örgütü PKK ile savaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri toplam güç ve sayı bakımından dünyanın 8, NATO’nun ise ABD’nin ardından 2.büyük ordusu.  Halkta karşılığı Peygamber ocağı olan bu birliğin komuta kademesi zihin olarak ne kadar halka yakın sorgulamak lazım.

Kişilerin eylemleri kendilerini konumladıkları yere göre şekillenir. Kenan Evren’in 1995 yılında yazdığı bu satırlar askerin kendini nasıl gördüğü ve nasıl konumlandırdığı konusunda küçük bir ipucu verebilir. “Ülke yönetimi kötü ellerde ve gidiş iyi değilse millet seçimdeki oyları ile onları temizlesin, bugüne kadar olduğu gibi hemen ordudan medet ummasın, ne duruyorsunuz müdahale etsenize demesin. Ederse de silahlı kuvvetlerimiz tahrik ve teşviklere kapılmasın, zira şimdiye kadar müdahaleler sonucu bozulan düzeni onardı da ne oldu? Müdahale düzeninde orduya alkış tuttular, normal düzene geçince kağıda kaleme sarılıp faşist ordu demediler mi?”

Ordunun temel motivasyonu Atatürk ilke ve inkılapları, bunların ne zaman ihlal edilmiş olacağı konusunda karar verme ve müdahale yetkisi de yine onlara ait. Bu anlamda kendilerini ayrıcalıklı ve halkın üstünde gördüklerini söyleyebiliriz (Kendisini halkın hizmetkarı olarak gören vatan evlatları müstesna). Bir ülkenin silahlı kuvvetinin kendini koruyucu olarak görmesinde bir sakınca olmayabilir ama asıl belirleyici nokta neyin koruyucusu oldukları. TSK kendini rejimin koruyucu olarak görüyor, halkın değil.

Tam da bu nedenle ordunun görev tanımı 2013 Temmuz ayında “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk Yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve muhafaza etmektir”, ifadesi, “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirildi.

15 Temmuz sonrası yaşananlar bu konuda TSK içinde zihni bir değişime yol açmış olabilir. Çünkü halkın o akşam orduya verdiği mesajlardan biri de “senin görevin beni korumak, bana rağmen bir kalkışma yapmak değil”di. Genelkurmay Başkanının sözlerini en büyük asker bizim asker nidaları ile kesilirken, Paşanın halka selam durmasının anlamı büyük.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ yapılanmasına dair detaylar ortaya çıktıkça insanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Kırk yıldır terörle mücadele ediyoruz, aynı zamanda yaklaşık kırk yıldır devletin içine sızan bir terör örgütü ile karşı karşıyayız. Terör operasyonlarını komuta eden generalin darbenin bir numaralı ismi olduğu gerçeği yüzümüzde tokat gibi patladı.  Aynı general Suriye’deki DAEŞ hedeflerinin koordinatlarını veren ve bunlara top atışı yapılmasını emreden kişiydi. Açıklamasında “misli ile karşılık verildi”  diyordu.

Şu an yapılan Cerablus operasyonun ordu içindeki bazı komutanların direnci nedeniyle iki yıl geciktiğini de öğreniyoruz. Yedi düvel bir araya gelseydi bu kadar zarar veremezdi. Bizi bize benzeyenle vurdular ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık temizlenme, arınma ve yeniden yapılanma vakti.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/tsk-20

One Minute 27.08.2016

“Korkunç bir kaosa sürükleniyoruz, insanlar ülkeyi terk etmeyi düşünüyor”, bu sözler birkaç gün önce söylendi ekranda.P eki gerçekten öyle mi? 15 Temmuz’daki hain darbe girişimi bizi canımızdan mı bezdirdi? Memleketi terk etmeyi mi düşünüyoruz?  Bu ve bunun gibi soruların cevabı yakın zamanda yayınlanan bir araştırmada saklı. ARGETUS Araştırma Şirketi bin 200 kişi ile yüz yüze görüştü ve kişilere 15 Temmuz’u sordu. 15 Temmuz darbe girişiminin toplumda duygusal ve zihinsel dönüşümlere yol açtığı ortada. Ankete katılanlar 15 Temmuz ile darbeye karşı ortak tepki gösterme davranışının geliştirdiğini, bayrak ve vatan sevgisinin pekiştiğini, demokrasiye olan bağlılık inancının tüm dünyaya gösterildiğini, toplumdaki ayrışmaların azaldığını düşünüyor. Bunlar memleketini terk etmeye hazırlanan birinin düşünceleri olamaz. Korku ve panik yaşandı bu bir gerçek. Hepimiz geleceğimizle ilgili endişelendik. Ama ortaya çıkan sonuç terk etme isteği değil, tam tersi kalma ve hep birlikte olma isteği. Endişeli arkadaşlarımızın belki de biraz sokağa çıkmaya ve vatandaşı dinlemeye ihtiyacı var.

Devam edelim.

Darbe girişimini kişiler büyük oranda televizyondan öğrenmiş (%75,6) bilgiye ulaşma saati ise %84,9 oranında 21-24 saatleri arasında. O gece sokağa çıkanların oranı %46,6. %58,5’lük grup ise demokrasi nöbetlerine ve mitinglere katılmaya devam etmiş.

Meydanlara çıkıp demokrasi nöbeti tutanların amaçları sırası ile millet iradesine sahip çıkmak, demokrasiyi sahiplenmek, FETÖ ve dış güçlerin oyunlarına dur demek ve seçilmiş cumhurbaşkanı ile seçilmiş hükümete destek vermek.  Bu sonuçlardan en çok merak ettiğim, sokağa çıkmayıp evde kalanların bu tercihi yapma nedeni. Önemsememek mi? İnanmamak mı? Konfordan taviz vermemek mi? Toplumsal mutabakat arayışlarının sağlıklı sonuçlara ulaşmasını istiyorsak bu soruların da cevap bulması gerek.

Gelelim darbenin nedenine, araştırmaya katılanlar darbenin nedenleri arasında %90 oranında NATO ve Amerika’yı gösteriyor. 15 Temmuz öncesi hükümetin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ısrarla yaptığı paralel örgüt uyarılarını siyaseten söylenmiş sözler olarak gören bir kesim olduğunu biliyoruz. Sonuçlar gösteriyor ki yapılan bu uyarıların ne kadar haklı olduğu anlaşılmış, kişiler yargıdaki arındırma çalışmalarını ve yeniden yapılanmayı destekliyor ve kamudaki FETÖ operasyonlarının derinleştirilmesini istiyor. Üstelik bu destekler %90’ın üzerinde.

Gelecek günler için beklentiler arasında gözaltına alınanların adil yargılanması, ordu, emniyet, yargı başta olmak üzere bürokrasi ve tüm kurumların yeniden düzenlenerek kontrol altına alınması var. Üzerinde titizlikle durulması gereken bir diğer şey, ordunun güvenilirliği ile ilgili çıkan sonuç. Araştırmalarda güvenilir kurumlar arasında çoğu zaman birinci olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin büyük ölçüde güven kaybettiği ortaya çıkıyor. Ben bu güven azalmasının geçici olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü destekleyen şey şüphesiz Yenikapı mitinginde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın sahneye çıktığında alanda yaşanan duyguydu. En büyük asker bizim asker sloganları ile sık sık konuşması kesilen Akar, defalarca teşekkür ederek minnettarlığını ifade etti. Millet orduyu yürekten sevdiğini gösterdi. İleri ki günlerde yapılacak sistem değişikliklerinin bu güveni yeniden olması gereken yüksek seviyeye çıkartacağını düşünüyorum. Dürüst olalım, hiç kimse darbe girişimi karşısında bu denli geniş kapsamlı bir direniş olacağını tahmin etmedi. Geçmiş darbelerde yaşanan tecrübeler bu konuda iyimser düşünmemizi engellemişti. Beklenen olmadı, sesler yüksek çıktı, demokrasinin sekteye uğramasına, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve seçilmiş hükümeti düşürmeye yönelik bu harekete halk “one minute” dedi.  Darbe gecesi sokağa çıkanların duygularını bir yiğit teyze çok güzel özetledi.  “Babam Menderes’e ağladı, ben Özal’a ağladım, çocuklarım Erdoğan’a ağlamayacak” Evet, ağlamayacağız…

http://www.gazetebirlik.com/yazi/one-minute

Üç Maymun 24.08.2016

15 Temmuz bu topraklarda yaşayan hemen herkesi aynı duygu ve düşüncelerle bir araya getirdi. Bizler demokrasi için meydanlarda toplanıp istikbalimizi korumaya ant içerken, yabancı basın ilk günden itibaren bu hain darbe girişimini bambaşka şekillerde yansıttı. 15 Temmuz öncesi ve sonrası yayınlanan haberleri üst üste okumak büyük resmi görmemize yardımcı olabilir.

– 2002-2004 yılları arasında Amerikan Savunma Bakanlığı’nda Irak ve İran konusunda danışmanlık yapan Michael Rubin 24 Mart’ta Newsweek dergisinde bir yazı kaleme aldı. Rubin, “Türkiye’de bir darbe olur mu başlıklı?” yazıda, durumun çok kötü olduğunu ve giderek kötüleştiğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolden çıktığını belirtip, bir darbenin sürpriz olmayacağını söyledi.

– ABD’nin özel istihbarat sağlayan etkili düşünce kuruluşlarından Stratfor, darbe girişimini an be an takip edip, uçak koordinatlarına kadar yayınladı. Ayrıca Erdoğan’ın Almanya’ya iltica edeceği iddiasını ortaya attı.

– Fox News’in siyasi analisti emekli yarbay Ralph Peters darbe girişimi sonrası yazdığı yazıda darbeyi “Türkiye’nin son umudu” olarak nitelendirdi. Peters’a göre darbe Türkiye’nin İslamileşmesini durdurabilecek tek yoldu. Orta rütbeli askeri yetkililerin ülkelerini kurtarmak için yaptıkları girişim sonrası kaybettiklerini, batının buna sevindiğini oysa yakın zamanda yas tutacaklarını söyledi.

– The Independent Gazetesi’nin Ortadoğu muhabiri Patrick Cockburn darbe sonrası İstanbul’da bir hafta kaldı ve izlenimlerini yazdı. Cockburn, bir zamanlar Ortadoğu için büyük bir umut olan Türkiye’nin güçsüzleştiğini ve istikrarsızlaştığını belirtti. Yazı “Suriye Türkiye gibi olacak diye düşünürdüm şimdi Türkiye Suriye gibi oluyor” başlığı ile manşetten verildi. Darbe ile ilgili yazılan yazılardan birinin başlığı ise şöyleydi “Darbeden kurtulan Erdoğan’ın geleceği belirsiz”

– 1990’lı yıllarda yaptığı röportajlarla Usame Bin Ladin güzellemeleri yapan Robert Fisk “15 Temmuz bir darbe değil, gelecek aylar ve yıllar için hazırlıklı olun” çağrısı yaptı. Fisk ayrıca darbenin başarısız olmasının, ordunun Erdoğan’a sadakat gösterdiği anlamına gelmeyeceğini söyledi. (Fisk, 1993’lerde Usame Bin Ladin’in Sovyetler için çok tehlikeli bir adamken, aynı dönemde Amerikalılar için kahraman olduğunu söylemiş ve Amerikalıların 20 yıl sonra onu ele geçirmek, öldürmek için milyarlarca dolar harcayacakları akıllarına gelmezdi yorumunu yapmıştı. Kim bilir şu an kanaat önderi ve eğitim neferi olarak gördükleri Gülen de ileriki yıllarda Amerika’nın ortadan kaldırmak için milyarlarca dolar harcayacağı bir isim olabilir. Malum Gülen örgütü Amerika’daki en büyük charter eğitim ağına sahip).

– New York Times Gazetesi “Türkiye’nin Yeni Anti-Amerikancılığı” başlıklı başyazısında “Türkiye’de ateşlenen Anti-Amerikancılık hem NATO hem de Amerika ile Türkiye’nin uzun vadeli istikrarlı ilişkileri konusunda ciddi bir risk oluşturuyor, diyerek üstü kapalı tehdit etti.

– Guardian “Darbe girişimi sonrası Türkiye’yi karanlık günler bekliyor” “Seçilmiş diktatörlüğe dikkat” “Darbeye karşı direnişin karanlık yüzü” ifade ve başlıkları ile dünyayı 15 Temmuz felaketine hazırlamaya çalıştı.

– Fetullah Gülen bir grup medya kuruluşuna verdiği açıklamada darbe girişimini eleştirdi ve bu girişimde iktidara yakın kişilerin yer aldığını iddia etti. Yani 15 Temmuz darbesi bir tezgahtı. Tüm medya kuruluşları bu açıklamalara geniş yer verdi. Öte yandan Suudi Arabistan’ın Dubai’den yayın yapan televizyon kanalı El Arabiya, Gülen’le yaptığı röportajı gelen tepkiler üzerine sitesinden ve youtube’dan kaldırdı.

– New York Post “darbe insanlarım umudu olabilirdi” derken, WallStreet Journal, Erdoğan’ın tasfiyeleri ülkede karışıklıkların devam etmesine neden olacak diyerek uyarıda bulundu.

Büyük resim ortada. İlk olarak sorulması gereken soru şu, Türkiye kendini ifade etmekte yetersiz mi? Kendi tezlerini anlatamıyor mu? Türkiye kendini ifade edebiliyor, çok ideal durumda olmasa da uluslararası kamuoyuna bilgi akışını sağlayacak çeşitli kurumlar oluşturdu. Bu kurumlar zaman içinde daha etkili çalışacak. Gelelim kendi tezlerini anlatma konusuna. Türkiye iletişim açısından bakarsak şanslı. Çünkü tezlerinin oldukça sağlam bir altyapısı var. Somut deliller ile savunmasını yapabiliyor. Peki neden uluslararası basın Türkiye’nin tezlerini tamamen göz ardı ederek yayın yapıyor? Bu sorunun cevabını şu küçük olayda bulabiliriz. 15 temmuz gecesi, ekranlarda peş peşe açıklama yapan siyasiler ve halkı meydanlara davet eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, uluslararası yayın kuruluşunun haber merkezi ve haber merkezinin başındaki kişinin yorumu, “bu hiç iyi olmadı, istediğimiz bu değildi”. Biz ne yaparsak yapalım, uluslararası medya Türkiye’yi kendi istediği gibi görecek. Bu üç maymun durumu ne zaman değiştirir diye soracak olursanız. Zaman, strateji, lobi ve para derim.

Not: 15 Temmuz darbe girişiminin ilk anından itibaren haber akışını sağlayan ve bunlardan haberdar olmamızı sağlayan Esra Öztürk’e teşekkürler.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/uc-maymun

Suç Ortakları Asla Birbirlerinden Ayrılmaz 20.08.2016

Bütün bu olaylar ortadayken nasıl hala kendilerinin masum olduklarına inanabilirler? Bu kadar vahim bir durumu nasıl göremezler? Bu ihaneti nasıl fark edemezler? Normal şartlarda yetişen, vicdanlı insanlar için FETÖ elemanlarının kendilerini masum görmeleri hayret verici bir durum olduğu için, bu soruların sorulması normal. Cevaplar için mevzuyu çok yönlü ele almak lazım. Ayrıca bütün bu çıkmazlar bir günde meydana gelmiyor. Hayat boyu devam eden bir süreç bu. FETÖ’nün kendine bağlı, kutsal ve milli değer tanımayan ordusundan bahsediyorum. En başa dönelim.

Zeki bir öğrencisiniz, dershaneye gitmeye başladınız, sizinle özel olarak ilgilenen ablalarınız, ağabeyleriniz var. Size nasihatler veriyorlar, özel biri olduğunuzu, çok önemli yerlere gelmeniz gerektiğini, sizden hizmet beklendiğini söylüyorlar. Üniversiteyi kazanıyorsunuz. Aslında gönlünüzden başka bir şey geçiyor ama ablalarınızın ve ağabeylerinizin yoğun telkinleri ile polis akademisine gidiyorsunuz. Başarılı bir öğrencisiniz, irtibatı koparmıyorlar, bu süre içinde ufak tefek ihtiyaçlarınızı halletmek için hep yanı başınızdalar. Terfi etmek istiyorsunuz, önünüzde bir sınav var, size soruları veriyorlar ve bunu yaparken yine yüksek ideallerden, hizmetten, Allah rızasından, İslam ümmetinin durumundan bahsediyorlar. İşte burası çok kritik. Neden? Dünyada herkes birbirinden ayrılır, iki sevgili, iki arkadaş, iki kardeş… Bir tek suç ortakları hayat boyu birbirlerinden ayrılamazlar. İşte burası, yani ilk suç ortaklığı, hayat boyu işbirliğini getirir. Bu işbirliğini kolaylaştıran ise suçun hem dini hem de idealist bir paket ile sunulması.

Suça bulaştınız. Artık suç ortağısınız. Hayat devam ediyor, terfi aldınız artık bir yuva kurmak niyetindesiniz. Ağabey ve ablalarınız bu konuda da size yardımcı oluyor. Tam sizin statünüze uygun, hali vakti yerinde fiziki durumu makul kişilerle görüştürüyorlar sizi. Biri için tamam diyorsunuz. Kocaman bir halka daha takılıyor boynunuza.

Zaman içinde sizden mesleğinizle ilgili hukuka aykırı şeyler yapmanızı istiyorlar. İtiraz etme hakkınız yok, sizi okuttular, meslek sahibi yaptılar, terfi ettirip saygın bir pozisyona yükselttiler, o da yetmiyormuş gibi evlendirdiler, muhtemelen çocukların ihtiyaçları konusunda da oldukça ilgililer, ayrıca talep ettikleri şey, hizmet için çok önemli. İstedikleri her şeyi veriyorsunuz. Uzun süreli, sistematik çalışma insan üzerinde böyle meyvesini veriyor.

Diğer yandan dini anlamda çok ciddi bir tahribat meydana getiriyorlar. Pratik uygulamalarında sorun yok bu insanların. Tüm Müslümanlar gibi namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar hatta görüntüde daha takva ehliler ama kendilerini ayrıcalıklı ve özel görmeleri, zaman içinde ciddi bir enaniyet duygusuna ve zihni ayrışmalara neden oluyor. Kendilerini imam olarak tanımlamaları bu mevzularda derinlemesine düşünmek için iyi bir ipucu.

Bu yazdıklarım kafalardaki sorular için. Peki bu yapılan itibar suikastlerini, özel hayata müdahaleleri, insanların haklarına girmelerini, darbe yapıp kendileri ile aynı topraklarda yaşayan insanlara ateş etmelerini, meclisi bombalamalarını, bu memleketin seçilmiş cumhurbaşkanına suikast planlamalarını haklı çıkartır mı? Hayır. İnsan olmak, olgunlaşmak, doğru ve yanlışı birbirinden ayırt etmek demek. Hepimiz bunun için bu dünyadayız. Bu nedenle suç ortaklığına rağmen duruş sergileyerek bu örgütle bağlarını koparan, bedelini ödemek pahasına yollarını ayıran herkese saygı duyduğumu belirtmek isterim.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/suc-ortaklari-asla-birbirlerinden-ayrilmaz

Peygamber Ocağı 17.08.2016

İslamcı olarak tarif edilen, dini referanslarla yaşayan bir ailenin mensubuyum. Ayrıca İmam-Hatip mezunuyum. Yetiştiğim çevrenin de muhafazakar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Geçtiğimiz günlerde sosyal çevre ve aile sorgulaması yaptım kendi kendime. Son 5 yılı saymazsak, ne ailemde ne de yakın çevremde, hakim, savcı, asker ve polis yok. 12 Mayıs 2016 tarihinde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın açıklamasına göre Türkiye’de 14bin661 hakim ve savcı var. Genelkurmay Başkanlığı ise Mart 2016’da askeri ve sivil personel sayısını 610 bin olarak duyurmuş. Emniyet teşkilatında ise aşağı yukarı 244 bin kişi görev yapıyor. İmam-Hatip mezunu 10 arkadaşıma ailelerinde hakim, savcı, asker veya polis olup olmadığını sordum. Sonuç ilginç, hepsi olmadığını söyledi. Bu kadarı tesadüf olabilir mi? Bence olamaz.

12 Eylül ve 28 Şubat’ta yaşananlar bizim ve bizden önceki kuşağın emniyet, yargı ve askeriye ile arasındaki mesafeyi açmasına neden oldu. Kendi hayatımdan örnek verirsem, asker ve polis gördüğünde hafif şiddette kalp sektesi geçiren bir öğrenciydim. Direkt bir temasım olmasa da, yapılan açıklamalar ve televizyonlardan gördüğüm kadarıyla hakim ve savcılar da birer korku ve öfke öğesi olarak yer aldı hayatımda.  Zaman içinde normalleşen ilişkiler zihinleri de berraklaştırdı elbette. Son yaşadığımız 15 Temmuz hain darbe girişimi ise bu kadroların hayati önemini çok net gözler önüne serdi.  Ordusunu yabancılaştırdığınız bir ülkede kendinizi gerçekten rahat hissedebilir misiniz? Atalarının toprağında misafir-ev sahibi benzeri bir ikilem yaşamak normal olabilir mi?

Üstelik peygamber ocağı olarak tanımlanan bir ordudan söz ediyoruz.  Bu sorgulamayı yaptığım için, hain darbe girişimi sonrası Genelkurmay Eski Başkanı Org.İlker Başbuğ’un açıklamalarını naif buldum. Başbuğ Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişik kesmelerin MİT raporlarına göre yapıldığını söyledi, FETÖ terör örgütünün çok uzun zaman önce önünün açıldığını belirterek tüm sorumluluğu dönemin siyasi iradelere attı.  2007 yılı sonrası ittifak yapıldığını söylerken, bu dönemin başlamasında 27 Nisan e-muhtırası ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan krizler etkili olmuş olabilir dedi. Başbuğ önemsiz bir tonda söylemiş olsa da, o dönem yaşananlar zihinlerde taze. Ordunun siyasete karşı kullandığı tehditkar dil oldukça netti.

Emekli olduktan sonra yaptığı “’Peygamber ocağı dediğiniz bir kurumdur ordu. Dinsizlik söz konusu olabilir mi? Allah Allah diye taarruz eden bir ordudan, gemilerinin direğinde Kuran-ı Kerim bulunan bir ordudan söz ediyoruz. Bu TSK’ya yöneltilen en haksız eleştiridir” açıklamasının bir çeşit günah çıkarma olduğunu düşünenler de olmuştu.  Ordu-din ilişkileri hep sorunlu bir alan oldu. Kendini peygamber ocağı olarak niteleyen ordunun, dini referanslarla yaşayan kişilere karşı önyargısı kimsenin inkar edebileceği bir durum değil. Bu durum hem dindarların ordudan uzaklaşmalarına yol açtı hem de takiye yaparak kuruma sızan ve sonrasında korkunç bir darbe girişimi ile ülkenin geleceğini tehlikeye sokan bir örgütle karşı karşıya bıraktı bizi. Tam da bu nedenle İmam-Hatip ve meslek liseleri dahil tüm lise mezunlarının harp okullarına girmesi benim için önemli. Dört yaşımdaki yeğenime şimdiden telkinde bulunmaya başladım, artık büyüyünce ne olacaksın diye soranlara “asker pilot olacağım” diyor.

http://www.gazetebirlik.com/yazi/peygamber-ocagi

15 Temmuz Ruhu Hep Yaşasın! 13.08.2016

Fetullah Gülen grubuna karşı gönül kırgınlığım lise yıllarıma denk gelir. Nedeni de oldukça basit bir olaydır. Vaktin çıkmasına 10 dakika kalan öğle namazını kılmak için dershanelerine girmiştim bir gün. Öğretmen niyetimi öğrenince bizim öğrencimiz misiniz diye sormuştu, hayır cevabını alınca da “o halde burada kılamazsınız” demişti. Belki güvenlik nedeniyle böyle bir hassasiyet gözetildi diye düşünsem de merdivenlerden inerken yaşadığım kırgınlığı unutmadım hiç.

Hani böyle bir resme bakarsınız da bazı şeyler olmaması gereken yerdedir, tuhaf bir rahatsızlık hissi verir ya. İşte öyle bir duyguydu cemaate karşı hislerimiz. Sonradan anladık o resmin aslında ne olduğunu ve dehşete düştük. Oldukça profesyonel bir şekilde tasarlanmış, hedef odaklı çalışan bir terör örgütü çıktı karşımıza. Kendisinden olmayana yaşama hakkı dahi tanımayan bu yapı ile ilgili tehlike milli bir mesele haline geldi geçtiğimiz yıllarda. MİT krizi ile başlayıp, 17-25 Aralık ile ortaya çıkan dehşet tablosu 15 Temmuz hain darbe girişimi ile son buldu.

Ve 15 Temmuz…

15 Temmuz hepimiz için bir milat oldu. İstikbalimiz ve istiklalimiz tehdit edildi. Bu tehdit karşısında müthiş bir dirilişe de şahit olduk. Hain darbe girişimine karşı kurşunlara kendini siper eden şehitlerimize, gazilerimize can borcumuz var. Bugün nefes alabiliyorsak, güven içinde sokakta yürüyebiliyorsak onların sayesinde. Biz onlardan razıyız, Allah da razı olsun. Onların aziz hatırasını asla unutmayarak geleceğe yürüme zamanı şimdi. 15 Temmuz ruhunu ilelebet yaşatmak için planlı ve kurumsal adımlar atma zamanı. Bu amaçla 15 Temmuz Derneği kuruldu. Kurucuları ve yönetimi içinde olmaktan gurur duyduğum bu dernek, 15 Temmuz 2016 tarihindeki hain darbe girişimi karşısında asil bir duruş sergileyerek darbe girişimine fırsat vermeyen halkımızdaki milli birlik ve beraberlik şuurunu yaygınlaştırmak, bu şuuru gelecek nesillere taşımak, göğsünü kurşunlara siper ederek şanlı bir vatan müdafaası gösteren şehitlerimizin aziz hatırasını yaşatmak, şehit ailelerine, gazilerimize, gazi ailelerine dost, kardeş ve hami olmak amacıyla yola çıktı.

Çünkü biz; çocuklarımız aziz şehitlerimizin isimlerini ezbere bilsin istiyoruz, sokağa giden çocuğuna, şehit olmadan gelmeyin, diyen anaların ellerini öpsün istiyoruz, kendisine verilen şehadet emrine karşılık “Baş üstüne komutanım, hakkım helal olsun. Siz de helal edin” diyen Ömer Halisdemir’le gurur duysun istiyoruz, “Babam Menderes’e ağladı, ben Özal’a ağladım, çocuklarım Erdoğan’a ağlamayacak diyerek sokağa koşan yiğit teyzem gibi cesur olsun istiyoruz, çoluk çocuğumun huzurla yaşayacağı bir ülke istiyorum diyen 28 Şubat mağduru Halil Kantarcı’nın nasıl şehadete koştuğunu bilsin, çocuklarına kardeş olsun istiyoruz, kepçeyle Beykoz gişelerini kapatmış, tanka geçit vermemiş ve o tanktan açılan ateşle şehit edilen Yalçın Aran ağabeyimiz gibi güçlü olsun istiyoruz yanına aldığı bir avuç askerle bir tugayın darbe girişimine katılmasını engelleyerek tek kurşunla şehit olan Piyade Kurmay Albay Sait Ertürk gibi şerefli olsun istiyoruz, tek başına teröriste kafa tutan Safiye Bayat gibi delikanlı olsun istiyoruz, evlatsız, eşsiz, anasız, babasız yaşanır ama vatansız yaşanmaz diyen şehit annesi Perihan Yiğit gibi onurlu olsun istiyoruz, emir komuta zinciri ile, tatbikat yapacağız diye sokağa çıkarılan askeri, sarılıp sakinleştirerek tankın içinden çıkaran polisimiz gibi dirayetli olsun istiyoruz… O gece bir öldük, bin dirildik biz. Bu hislerle kuruldu 15 Temmuz Derneği ve şimdi tüm şehit yakınlarına ve gazilerimize soruyoruz “Bir emriniz var mı?”

BU VATANA CANIM KURBAN

Bu hain darbe girişimi sonrası beni en çok duygulandıran etkinliklerden biri KADEM’in “Bu vatana canım kurban” diyerek ellerini kınalayıp sokağa çıkmasıydı. Binlerce kadın ellerini kınaladı ve Yenikapı’da 15 Temmuz Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde buluştu.

*** YeniBirlik’le Bismillah dedik, yolculuğumuz uzun ve hayırlı olsun inşallah