LACİVERT: Yedi Cihan Kadınları: Müziğin birleştirici gücünü kullanıyoruz

Yedi cihana bedel halk şarkılarını, farklı coğrafyaların şarkılarını söylerken hiçbir kültürü göz ardı etmeden, Sefarad müziğinden Yunan müziğine, Süryani müziğinden Gürcü müziğine, Anadolu’da ve çevre coğrafyalarda bizim yapabileceğimiz ne varsa hepsini koyduk. Yedi Cihan Kadınları’nı dinleyenler kendi köklerine yolculuk yapacaklar, herkes kendinden bir şey bulacak. Çünkü biz o edeple geliyoruz, o edeple söylüyoruz.

 1433162791398

Yedi cihanın şarkılarını söyleyen dört kadın… Mehtap Demir; grubun fikir ve isim annesi. Etnomüzikolog ve akademisyen. Eda Eraytuğ; Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk müziği araştırma ve uygulama topluluğunda solist. Arap asıllı. İmran Salkan; Arnavut kökenli bir müzisyen, Balkan dillerinde şarkılar seslendiriyor. Ayrıca Balkan kültürü ile ilgili çalışmaları var. Züleyha; Kürtçe ve lehçelerinin yanı sıra Ermenice, Gürcüce ve Lazca şarkılar söylüyor. Yayınlanmış üç solo albümü var. Grubun en genç üyesi. Her biri kendi alanında çalışmalar yapmış bu dört kadın, aynı sahnede el ele yan yana durarak, Türkçe, Azeri Türkçesi, Arapça, Kürtçe, Arnavutça, Soranice, Yunanca, Lazca, Çerkezce, Ladino gibi daha birçok dili kadın dokunuşu ve hassasiyetiyle icra ediyorlar. Bu dört kişilik grubun üç üyesi ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Yedi Cihan’ın dört kadınısınız…

Mehtap: Yedi Cihan bir tanım. Şanı yedi cihana yayılmış, yedi kıtada hüküm sürmüş ataların çocukları olduğumuz için bu benzetmeyi kullandık. Biz ki yüzyıllar boyunca dünyanın farklı kıtalarında kültürümüzden izler bırakmışız. Hem kültür mirasımız yedi cihana yayılmış, hem devlet geleneğimiz.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve sonrasında uygulanan bazı politikalar kültür damarımızı koparttı, müzikte de var böyle bir kopuş öyle değil mi? Bunu yeniden kazanmaya çalışmak mı sizin amacınız?

Eda: Bizim hülyamız aslında sizin bu söylediğinizin içinde. Ben mesela azınlıkta olan bir topluluğun evladıyım. Adana, İskenderun, Hatay’da yaşayan bir Arap toplumu var. Benim ailem Suriye Lazkiye’den gelme. Hâlâ orada akrabalarım var. Bu toprakların evladıyım tabii ki ama bunu da inkâr etmemek lazım.

Azınlık değil, Anadolu’nun kadim halkları demek lazım bence. Bu tanımları değiştirsek daha rahat edeceğiz sanki.

Mehtap: Azınlık derken daha çok egemen kültüre karşı yerel kültür özelliklerinden bahsediyoruz. Şu bir gerçek ki yaptığımız Yedi Cihan Kadınları müziği ile çok dilde repertuarı söylemenin yanı sıra, popüler kültür ve kitle kültürünün alternatifi olan yerel müzik öğelerini de ortaya çıkarıyoruz. Burada eşitlik seviyesi aynı fakat icra seviyesindeki mecralar farklı. Şimdi o mecraları daha çok insanlara sunmaya çalışıyoruz.

Bu grup, bu proje size kişisel olarak neler kattı?

Züleyha: Ekibin en küçük üyesiyim ama müzik hayatında profesyonelliğe adım attım ve yaklaşık beş yılımı doldurdum. Yalnız ben hiç grup içinde çalışmamıştım. Öncelikle grupta şarkı söylemeyi öğrendim. İlk verdiğimiz konserden bugüne baktığımda arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Sadece bireysel hareket ediyordum önceleri. Mehtap Hoca konservatuara gittiğimde ilk dersime giren hocamdı ve ilk söylediği türkü ‘allı turnam’dı. Hayatımda kıymetli yerlerde olan insanlarla çalışıyorum. Müzikal anlamda da kendimi geliştiriyorum. Repertuar anlamında da ufkumuzu geliştiriyoruz. Aslında müzik arşivi olarak farklıyız. Bir araya gelip bütünleştiği zaman ortaya rengârenk bir şey çıkıyor. Elbette çok şey katıyor. Yedi Cihan bir marka. Bugün Züleyha gider yerine Fatma gelir ve Fatma ile Yedi Cihan kadınları yoluna devam eder.

Anladığım kadarıyla bu grup bir amaç doğrultusunda bir araya gelmiş. Kişiler çok da ön planda değil. Kişiden ziyade grubun misyonu ön planda.

Mehtap: Yedi cihana bedel halk şarkılarını, farklı coğrafyaların şarkılarını söylerken hiçbir kültürü göz ardı etmeden, Sefarad müziğinden Yunan müziğine, Süryani müziğinden Gürcü müziğine, Anadolu’da ve çevre coğrafyalarda bizim yapabileceğimiz ne varsa hepsini koyduk. Fakat grup elemanları olarak dikkat ettiğimiz unsur o kökenden gelmiş olmak. Yani bir tablo gibi düşünün. Ben de çalışsam Kürtçe ezgi söyleyebilirim veya Eda da çalışsa Balkan türküleri söyleyebilir ama amacımız o kökenlerden kültürlenerek, o kokuyla büyüyerek gelmiş olanın söylemesi. Ben bir Soranice ezgiye Züleyha gibi bir tını katamam çünkü onun doğasında var. O nedenle şunu diyoruz; Yedi Cihan Kadınları’nı dinleyenler kendi köklerine yolculuk yapacaklar, herkes kendinden bir şey bulacak. Çünkü biz o edeple geliyoruz, o edeple söylüyoruz.

Eda: Tabi şunu da eklemek lazım, araya renkler de katıyoruz. Mesela ben Arapça söylüyorum ama Süryaniceyi de okuyorum. Araya serpiştiriyoruz yani…

Mehtap: Mesela Eda Ortadoğu kökenli bir aileden geliyor, Züleyha Mezopotamya kökenli bir aileden geliyor, ben Orta Asya kökenli bir aileden geliyorum. İmran, Balkan kökenli bir aileden geliyor ama bizler bu vatanın evlatları ve kadınları olarak çok kültürlü ruhu biliyoruz.

Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Mehtap: Hiç olumsuz tepki almadık. Aslında keşke bu soruyu seyirciye sorabilseniz, çünkü şimdi kendimizi övüyor gibi olacağız. İnanılmaz güzel tepkiler var. Bir kere fikir olarak çok beğeniliyor bu proje.

Züleyha: Bizim projemiz daha kıymetli. Evet her birimiz farklı kökenlere sahip ama bir mesaj da veriyoruz. Diyoruz ki, biz hepimiz biriz ve bir olunca da diriyiz. Bizim mesajımız hep barış ve kardeşlikten yana. Biz bu işin her şeyini beraber yapıyoruz. Repertuarını hazırlıyoruz, müzikalini hazırlıyoruz, araştırıyoruz, bu bizi de geliştiriyor. Arkamızda kimse yok yani.

Dört farklı kadın, dört farklı köken, dört farklı dünya ve ortak nokta müzik… Müziğin birleştirici tarafıyla ilgili şöyle söylemiştiniz; “müziğin ayrıştırıcı değil birleştirici özelliğini vurgulama.”

Mehtap: Biz farklı kökenlerden gelen, farklı kültürlerden gelen hatta farklı müzik eğitimlerine sahip kadınlar olarak, Türkiye devletinin çok kültürlü yapısına inanarak, tek bayrak ve tek millet anlayışı ile hemhal olarak bu müziği yapıyoruz. Maalesef müzik ayrıştırıcı olarak kullanıldı.

Nasıl yani?

Mehtap: ‘Bişeycilik’ olarak kullanıldı. Yani tarafçılık olarak kullanıldı, siyasileştirildi. Türkiye devletinin ötekisi olarak lanse edildi. Oysa biz diyoruz ki, hayır biz çok kültürlü olarak yan yana yaşadık. Biz müziğin birleştirici özelliğini kullanıyoruz.

Kürtçe konuşmanın yasak olduğu, Kürtçe konuşan insanların ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir Türkiye’yi yaşıyorduk ve maalesef çok can kaybettik. Ve bugün Şiwan Perver’le İbrahim Tatlıses’in Barzani ile o dönemde T.C. Başbakanı olan Erdoğan’ın aynı sahnede bir araya geldiği bir Türkiye var. Bununla ilgili ne hissettiğinizi merak ediyorum. Bu gelişmeler gelecek ile ilgili umut veriyor mu? Sizin yaptığınızdan çok bağımsız değil bu gelişmeler.

Eda: Umut olmasa yaşam olmaz. Bu söylediğiniz normali. Bunda şaşılacak bir şey yok ki.

Züleyha: Kendi adıma yorum yapayım. En başından beri Kürt açılımına destek vermiş biriyim. Ben de kendi ailemde gördüm. Faili meçhulü olan ailelerden birine mensubum. Geçtiğimiz yıl haziran ayında dört kişinin cesedi asit kuyusundan çıktı ve defnedildi. Dolayısıyla bunları yaşayan ailelerin çocukları şimdiyi görüp de nasıl geleceğe umutla bakmasın? Daha da çok yol kat edileceğini düşünüyorum

Taze bir nefes aldık yeni bir sayfa açtık…

Mehtap: Ben şöyle düşünüyorum. Türkiye devleti gerçek gücünü kullandı. Türkiye devleti her zaman bu güce sahipti ama birtakım doğal olmayan süreçler gücümüzü kullanmamızı engelliyordu. Çok kültürlü yapımızı, anaç tavrımızı, çözümden yana olan gücümüzü yeni kullanmaya başladık.

Eda: İnsanlar daha da bilinçlendi bence, bunun da etkisi var.

Züleyha: Sindirilme olayı vardı. Şimdi insanlar kendilerini çok rahat ifade edebiliyor. Meydana çıkıp kendi ifade ve özgürlük alanını kullanabiliyor.

Mehtap: Bunlar tabi hassas konulardı, çabuk kutuplaşma olabilecek konulardı. Ufacık çomak sokmalarda insanlar çok çabuk kutuplaştı. Doğal olmayan bir süreç yaşadık. Peki, biz müzisyen olarak ne yapabiliriz? İşte tam da burada müziğin birleştirici gücü ortaya çıkıyor. Ötekileştirilenlerin müziğini yapıyorum, ezilenin müziğini yapıyorum üzerinden olmaz artık, normalleşti her şey ve biz kendi müziğimizi yapıyoruz.

Züleyha: Bu jargon artık eskidi. Ezilenler vs. herkes kendi ifade özgürlüğünü kullanabiliyor.

Ben bunun yolunun biraz da şundan geçeceğine inanıyorum. Bir kürdün müziğini Laz sahiplenmeli. Laz’ın müziğini Kürt belki. Senin müziğin değil, hayır bu bizim müziğimiz, benim müziğim demeli.

Eda: Elbette. Biz omuz omuza yaşadık. Toplum, aile, seni nasıl yetiştiriyorsa o öyle gidiyor. Bilinçli hareket etmek gerek. Yani toplum çevre istediği kadar ayrıştırsın eğer kişi birey olarak kendini bilinçlendiriyorsa, beyazla siyahı ayırt edebilir, kendi kararını verebilir.

Züleyha: Düğünleri düşünün. Müzik birleştirici bir güçtür. Mesela Karadenizliler Kürtlerden kız alırlar. Müzik başlayınca herkes oynamaya başlar.

Mehtap: Mesela Balkan damat halayı var ya, Erzurum’da düğüne gittim orada bile çalıyordu.

Züleyha: Duygusal toplumuz, duygusal insanlarız. Aklımızı kullanırsak müziğin yanı sıra bizi birleştirecek çok şey bulabiliriz.

Mehtap: Müzikte temsilcinin rolü çok önemli. Biz Yedi Cihan kadınları olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden yana bir temsil sergiliyoruz.

Züleyha: Bu tavrı söylemekten de çekinmiyoruz.

Peki Türkiye Cumhuriyeti’nden yana tavrımızı koyuyoruz dediğinizde siyasallaşmakla suçlanıyor musunuz? Eleştiriler oluyor mu?

Züleyha: Bir kişiden eleştiri gelmişti ama o da ileri safhada siyasi bir eleştiriydi. Cevap vermeye gerek görmedim.

Mehtap: Bu tarz eleştirilerin gelmesi iyi bir şey. Az geliyor, demek ki bazı şeyler yolunda gidiyor bu ülkede. Bir de şu var. Son yıllarda dünya müzik festivallerine çok gidiyorum. Türkiye müzik temsilinde biraz eksik. Kürt müziği, Alevi müziği ve Sufi müziği dediğimiz Tasavvuf müziği dışında Türkiye müzik kültürü hakkında kimsenin hiçbir bilgisi yok. Çünkü temsilci yok, gidip bunların hepsini icra eden biri yok.

Bu bizim eksikliğimiz. Olan değerlerimizi tanıtamıyoruz.

Eda: Mesela Tarım Bakanlığı G20 zirvesi yaptı geçenlerde. Pek çok ülkenin temsilcileri geldi bu organizasyona. Pekâlâ başka gruplar ve isimler gidebilirdi ama Türkiye’yi anlatmanın en kısa yolu dediler ve ısrarla bizi istediler. O kadar mutlu etti ki bizi.

Demek ki derdinizi anlatmışsınız.

Mehtap: Taklitlerimiz bile çıkıyor.

Yedi Cihan Kadınları’nın albümü var mı?

Mehtap: Maalesef…

Ne zaman olacak?

Mehtap: Bu yaz Ramazan sonrası inşallah bir çalışma yapmak istiyoruz.

Züleyha: 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir konser vermeyi çok isteriz mesela. Hem albümü de ortaya koymuş oluruz.

Mehtap: Tabi herkesin takip ettiği profesyonel bir iş hayatı da var.

Eda: Kendi alanlarımızda çok yoğunuz aslında ama zoru başarıyoruz.

Mehtap: Bu iş bizi diri tutuyor. Hoşumuza gidiyor.

Züleyha: Şarkı söylemeyi seviyoruz, aynı zamanda birbirimize çok şey katıyoruz.

“Yarının çocuklarını yetiştiren kadınlara has bir hassasiyetle müzik yapıyoruz” diyorsunuz. Bu ifade çok dişi ve ilgi çekici. Ayrılık tohumları çocukken atılır zihinlere bazen. O nedenle anneleri hedef alıyormuşsunuz gibi geldi bana.

Mehtap: Bizim ilk konserimiz annelereydi. Sakarya’da kadınlar gününde ilk konserimizi verdik. Stadyumda sahneye çıktık. Dönüşler inanılmazdı. Ellerinde çocuklarla geldiler ve çok sevdiler. Biz gördük ki önce anneden başlayarak mesajımızı vermeliyiz.

Eda: Beşikten mezara diyoruz.

Pop müzik hakkında ne düşünüyorsunuz? Piyasa hâkimiyeti pop üzerine.

Eda: Kaliteli olan, güzel olan her tür müziğe açığım. Ama seviyesiz müziğe tahammülüm yok. Akordu bozuk, detonesi olan, hiçbir iş yapamayıp sadece alkış toplayan müzik… Bunu sevmiyorum. Pop neden popüler? Çünkü kolay bir müzik. Çok mana aranmıyor.

Züleyha: Yine kişisel olarak cevaplamak isterim. Ben yaptığımız müziğin genel olarak hak ettiği yerde olmadığını düşünüyorum. Popüler müzik arasında kayboluyoruz. Bu noktada Kültür Bakanlığı’mızın çok ilerleme kaydedemediğini, bizimki gibi projelere destek sağlanması ve gerçekten kıymetli sanatçıların desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizim gibi sanatçıların belli standartları olur, mesela ben gece sahne almıyorum, benim çıkacağım alanlar bellidir. Bu konuda alanımız da çok kısıtlı ama popüler müzik böyle değil. Ben halka verilen şeyin yaşatıldığını düşünüyorum, mesela birkaç yıl önce üniversite şenlikleri için şöyle deniliyordu: Gençler türkü dinlemiyor. Bir dakika, bu algıyı kim nasıl yarattı? Buna kim karar verdi? Ne verirseniz onu alırlar. Kültür Bakanlığı destek verse, misal devlet üniversitelerinde etkinlik ve müzik yapılsa olmaz mı?

Mehtap: Sektör üç sacayağından oluşuyor. Müzik, üretilir, tanıtılır, para kazanılır ve tekrar üretilir. Bu sektöre biz piyasa diyoruz. Piyasa müziği başka bir şey. Popu, arabeski, cazı, halk müziği, yerel müziği, makam müziği fark etmez. Her müzik türünün ve tarzının ki artık tarzlar bile birbirine karıştı, iyisi ve kötüsü var. Sanat alınır satılır bir meta olduğu sürece bu süreç böyle işler doğal olarak…

Teşekkür ederim.

http://www.lacivertdergi.com/soylesi/2015/06/01/muzigin-birlestirici-gucunu-kullaniyoruz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir