LACİVERT: Nursel Köse: İyi ve kötü, nefret ve aşk gibi yan yana

Paramparça dizisinin ‘Keriman’ı Nursel Köse’yle kötü kadın karakteri üzerinden kötülüğü ve oyunculuğu konuştuk.

1425376596453

Keriman kötülük kelimesine yeni bir anlam kattı gerçekten. Merak diyoruz, nasıl bir kadın bu Keriman?

Sınırsız, otantik, sırf güç ve para üzerinden kimlik kurmuş, ayakta kalma egosu anlaşılır gibi olmasına rağmen, acımasızlığı nefret uyandıran bir kadın olarak algılıyorum ben Keriman’ı…

Uzun zamandır sektörün içindesiniz ama belki de en çok konuşulan rolünüz bu ve karakter kendini kötülükten besliyor adeta. Böyle bir rolle gündeme gelmek nasıl bir his?
Ben Keriman’ın kötülüğünün derinliğine indim, sebeplerine baktım, gerekçelerini gözlemledim, haklı yanlarını aradım ve buldum. Bu yüzden her hareketinde, kızsak da ‘haklı ama…’ diyebileceğimiz bir konumda oynamak istedim. Oynadığım karakterlerin beğenilmesi, takdir görmesi, seyirciye kazandırılması, ödüllendirilmek, mesleğimin olmazsa olmazları.

Kötüyü oynamak nasıl bir duygu?

Setten eve dönene kadar Keriman’ı üzerimde taşıyorum. Çok ağır bazen… Kötülük dehlizlerine gidip dönmek… Ancak komik bir kadın, bizi güldürüyor, ekiple de hep beraber gülebildiğimiz için daha rahat oynuyorum. Yani Keriman salt kötü, salt acımasız değil. Tatlı kötü…Bu role hazırlanmak için özel şeyler yaptınız mı? Yani kötüyü gerçekten hissetmemek ve anlamamak, role de tam adapte olamamayı getirir beraberinde. Siz Keriman’ı anlayabiliyor musunuz ki oyunculuğunuz bu anlamda çok beğeniliyor?
Bugüne kadar gözlemlediğim, birebir yaşadığım ve yaşamadığım birçok olaydan, tanıdığım tanımadığım birçok kadından süzme bir karakter. O yüzden herkes bir şey buluyor Keriman’da. Ayna tutuyor gibi hepimize. Tanıdık geliyor, çevremizden birilerini hatırlatıyor ama yine de nevi şahsına münhasır biri.Sokakta insanlar nasıl tepkiler veriyor? Neler söylüyorlar size?
“Keriman, niye Gülseren’e bu kadar çile çektiriyorsun?”, “Sen niye bu kadar kötüsün?” veya “Aynı benim görümcem, kaynanam, annem gibi” diyenler oluyor. Tepkisini, kızgınlığını yansıtanlar da oluyor. Eğer zamanım varsa ve keyfim yerindeyse Keriman’ı zevkle savunuyorum. “Düşünün ki, kendine ait bir yatak odası dahi yok. Yapayalnız, geçim derdinde, ayakta kalmaya çalışan, kocası, çocukları olmayan bir gariban” diyorum. O zaman gülüyorlar.

Evet, Keriman kötü bir karakter ama aynı zamanda hayatta çok fazla şeye de sahip olamamış bir karakter. Oynarken role bu açıdan yaklaşabildiniz mi ya da önemli mi böyle bir eksiklik?

Keriman artık bir karakterden, adı soyadı, mahallesi, komşuları ile bir şahsiyete dönüştü. Onu herkes tanıyor, içimizden biri oldu. Evi, eşyaları, yediği, içtiği, yaşadığı ve görüşleri ile Nursel Köse’yle alakası yok. Karakter tam da buralarda yerini buluyor, kişiliği oturuyor. Kostüm, makyaj ile yaşadığı mekânda canlanmaya ve kişileşmeye başlıyor.

Her insanın hayatında eksiklik ya da elde edememe söz konusudur. Bu kötülük için bir meşruiyet zemini oluşturabilir mi sizce?
Asla… Kötülük sadece yokluktan, yoksulluktan, elde edemeyişten çıkabilir demek, eksik ve tek yönlü kalır. Her şeyi elde etmiş, maddi çokluk, manevi yokluk yaşayan insanların kötülükleri daha da katmerli ve güçlü olur bence. İyi ve kötü; nefret aşkı gibi yan yanadır. Kopmaz parçamız aslında.
Açlık, insan onurun yitirilmesinde çok büyük bir etken. Korkutucu, tehlikeli… Bir karanlığa düşüyor ve asla dönüş yolunu bulamaz oluyoruz. İşte burada her şey kopabiliyor. Ahlak, din, inanç, gelenek, kültür gibi kavramlar güçsüz ve geçersiz kalıyor sanıyorum. Kötülüğün tohumları başka yerlerde de atılır. Gelenek, görenek, toplumsal yapı, aile konumu, yetiştirilme tarzı, sosyalleşme, ahlaki konuma göre de filizlenir. Sevgisizlik, sevgiyi yaşamamış, yaşatmamış olmak naçar bırakır insanı… Kötülüğün kol gezdiği ortamlar bunlardır bence.

Senaryo ilk geldiğinde ne düşündünüz? Kötü bir karakter oynamak bir oyuncu için zor mudur? Veya bazılarının dediği gibi şans mıdır?
Keriman önce kayınvalideydi. Daha yaşlı biriydi. Sonra senaryo değişti ve görümce oldu. Hemen evde kılık kıyafet uydurdum, yaşlı makyajı yaptım kendi kendime. Bir iki sahne oynadım, videosunu çektim. Ajansıma ve güvendiğim arkadaşlarıma yolladım. Geri dönüşler çok iyiydi. “Bu ne, bu iğrenç kadın kim” filan dediler. Ben de Keriman bir karaktere dönüşebilir diye rahatladım.
Ben ‘iyi mi, kötü mü?’den ziyade, bir karakter yaratmaya ve onun daha önce oynanmış veya canlandırılmış karakterlerden farklı olmasına çok takılırım. İnsan yanını ararım, otantik olması ve cepten oynanmaması gerektiği koşullarından yola çıkarak, hayatımı biraz da zorlaştırıyorum aslında. Karakter çıkana kadar çok sancı çekerim, arkadaşlarımın başının etini yerim. Her rolüme kendi damgamı vurmak isterim.

Hem Almanya’da hem Türkiye’de yaşıyorsunuz? Gurbet hikâyeniz de var yani… Neden Almanya’ya gittiniz? Hayatınızda nasıl bir dönüm noktası idi bu?
Üniversite okumak için gittim Almanya’ya. Almancayı sonradan öğrendiğim için ilk başta oyunculuk okuma alternatifim yoktu. Yüksek mimar mühendis oldum ve altı yıl çalıştım. Altı yıl mimarlık yaptım ve hatta Türkiye’de proje menajerliği ile proje takipçiliği yaptım.
Çok kültürlülüğü savunan Avrupa’da, azınlık, göçmen, yabancı ve Türk-Müslüman kadın olmanın, önyargılı şablonlardan çıkma şeklini yaşadım ve gözlemledim. Bu da 50 yıldır susmuş azınlığın dili, sözü, savunucusu olmayı getiriyor sanki. Bu yüzden, bir sanatçı olarak ben, kültürler arası köprü oluşturmak, tolerans sınırlarını kaldırmak adına hep bir misyon taşıdım. Sanatsal çalışmalarımı hep bu temelden oluşturdum.

Mimarlıktan sonra sizi oyunculuğa çeken şey ne oldu?
Oyunculuğum ve sanatsal çalışmalarım mimarlık tahsilimle hep yan yana gelişti. Yani keskin bir geçiş yapmadım. Mimarlığı Almanya’da oturum izni almak, vatandaş olmak, aile içinde bir diploma sahibi olmak için okudum. Oyunculuk ise hep istediğim şeydi ama dil açısından, bürokratik açıdan vs. çok daha zordu. Ben iki yolu da aynı anda yürüttüm.

Türkiye ve Almanya… Sinema sektörlerini karşılaştıralım desek, ne dersiniz?
İlk göze çarpan ve en önemli fark, sektörlerdeki sendikal hakların, telif haklarının düzeni veya düzensizliği derim.

Sinema, tiyatro, dizi… Hangisi daha zor? Hangisini daha çok seviyorsunuz?
Sinema ve dizi, kamera önü olması açısından birbirine pek uzak değil. Sinema, sonsuzluğa atılan bir imza gibi. İş çıktıktan sonra silmek, yok etmek, değiştirmek mümkün değil. O yüzden seçici olmak, farklı iş çıkarmak tercihim oldu her zaman. Sahne canlıdır. Seyirciyle aynı havayı teneffüs ettiren, görsel sanatın en önemli disiplinlerindendir. Olmazsa olmazlarımdan tabii ki… Dizi ise 5 bin metrelik bir koşuyu kazanmak için her hafta 100 metre koşuyu kazanmak koşulunu getiren ağır, uzun vadeli, düzenli bir performans istiyor. Paramparça dizisinde Keriman karakteri ile sinemada ve sahnede şu sıralar yaşayamadığım komedi yanımı da yaşatıyorum.

Sizin için yeni Aliye Rona benzetmesi yapılıyor. Örnek aldığınız bir oyuncu var mı?
Benzetilmeler beni onurlandırıyor. Aliye Rona benim çocukluğumun ‘kötüsü’ydü ve muhteşemdi… Bir karaktere hazırlanırken kimseyi örnek almam, kimseyi taklit etmem, benzer rolleri araştırmam, izlemem, cepten veya ezberden oynamam. Sinemada oyunculuğum; yalana, rüyaya, gerçek olmayana nefes üfleyip, içimizden biri olabilme durumu yaratmaktır. Oyunculuk adına örnek aldığım hiç kimse yok. Sanatçı kimliği ile de sinema dünyasına damgasını vuran sanatçıların biyografilerini okurum, izlerim.
Kötülük demişken, geçtiğimiz günlerde Türkiye gerçek bir kötülük örneğine şahit oldu. Özgecan Aslan’ın katledilmesi, kadına şiddet gerçeğini bir kez daha yüzümüze vurdu. Bir kadın olarak ne hissettiğinizi ve düşündüğünüzü merak ediyorum.
Kadınını üçüncü sınıf gören, cinselliği tecavüze endekslemiş, şiddeti eğitim metodu olarak kullanan, katılaşmış, karanlığa gömülü, insanlık ayıbına bürünmüş erkeklikten korktum, esef duyuyorum, kınıyorum, acı çeken her kadınla birlikte canım acıyor, ruhum acıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir