Teşkilat Terbiyesi – Edeb, İtaat ve İstişare

“Teşkilat hayatım boyunca başkanım olan arkadaşlarıma karşı hep saygılı oldum, doğru bildiklerimi de teşkilat terbiyesi içinde söyledim.”

“Genel merkezin kararlarına karşı çıkmayacağını söyleyip, bunu teşkilat terbiyesi ile gerekçelendiren kişi teşkilat terbiyesi almıştır.”

Teşkilat terbiyesi….

Bazılarına göre biat kültürü…

Bu terbiyenin sadece siyasi parti içinde geçerli olduğunu düşünmeyin. Bir dönemin çocukları (benim yaş grubum) bu terbiyeyi ailesinden almıştır. (Ne kadar içselleştirdiğimiz ayrı bir yazı konusu olabilir)

Teşkilat terbiyesi bir tür davranış eğitimi diplomasıdır.

Bazı aşamaları geçerek bu diplomayı kazanırsınız.

Bu terbiyeye sahip olmak için üç huya sahip olmalısınız; Edep, İtaat ve istişare…

Bu eğitim nasıl verilir?

İlk öğrenilmesi gereken hiyerarşidir. Ast-üst ilişkileri çok net belirlenmelidir. Bu sıralamada belirsizlik olamaz, belirsizlik durumu itaat problemi ortaya çıkaracaktır çünkü.

Ast-üst ilişkilerinin ilk belirlendiği kriter yaştır. Hayat tecrübesi fazla olan kişi otomatik olarak sizin üstünüz olarak nitelendirilir. Bu ilişki türünü ilk öğrendiğiniz yer de doğal olarak ailenizdir.

Aralarında 11 ay olan iki kız kardeşim, babamı ancak evlendikten sonra birbirlerine isimleri ile hitap etme konusunda ikna edebildiler. Kendimden bir sınıf büyük olan ama aynı yaşta olduğum arkadaşlarıma ismi ile hitap ederken sadece ailemden değil, akranlarımdan da “abla” desen daha iyi olmaz mı uyarıları aldığım olmuştur.

Ast-üst ilişkilerini belirleyen bir diğer fonksiyon ise ilimdir. Kişinin ilminin sizden fazla olması durumu sizi onun astı duruma sokacaktır. Yaşınızın ondan büyük olması sizin bu konumlamayı yapmanıza engel değildir. Lakin burada kritik bir nokta var. Karşınızdaki kişi de teşkilat terbiyesi almış/alıyor ise, ilmi sizden ne kadar fazla olursa olsun size çeşitli unvanlar vererek onore edecektir.

Bu durum aynı zamanda hesap verme sorumluluğunu beraberinde getirir. Teşkilat terbiyesinin kritik noktalarından biri de budur. Bağımsız, başına buyruk bir hayatınız olamaz, seçimleriniz başkalarının onayına sunulmalıdır. Hesap vermekten kendinizi soyutlayamazsınız. Çünkü Teşkilat terbiyesi alan biri yaptıklarının sadece kendisi ile ilgili olmadığını etki alanın geniş olduğunu bilir. Temsil görevi vardır.

Ben bunların hepsini edep olarak nitelendiriyorum.

İtaat ise, edep sonrası otomatik bir refleks olarak karşımıza çıkıyor.

Ast-üst ilişkisi çerçevesinde zihninizde yerlerine oturttuğunuz kişilerin sözleri, teklifleri, talepleri karşısında itaat eder, elinizden geleni yaparsınız.

Buradaki kritik nokta ise itaat edilen kişiye itimadınızın tam olmasıdır. Size söyleyeceği sözün, sizin iyiliğiniz için olacağına, talebinin size asla zarar vermeyeceğine, tekliflerinin sizin menfaatinize uygun olduğuna %100 inanmalısınız. Bu bazı bireyselcilere irite edici ve aşağılayıcı görünebilir ama güvenmek ve yaslanmak kişiye bir şey eksiltmez, yeter ki karşınızdaki doğru kişi olsun. (Karşınızdaki kişi eğer gizli ajandası olan ve kendi menfaatleri doğrultusunda size yönlendirmeler yapan biriyse geçmiş olsun) Ayrıca bu durum itaat edenden çok itaat edilen için yüktür. Çünkü sorumluluk duygusu, teslimiyetten daha ağırdır.

Sonrası ise istişare, terbiye diplomanızı almadan önce uygulamasını öğreneceğiniz bu davranış şekli aslında sizi mezuniyet sonrası sorumluluklara hazırlar.

Hayatınızla ilgili bir karar aşamasına geldiğinizde bu güvendiğiniz ve itaat ettiğiniz insanlarla istişare etmeniz gerekir. Hayat sizin hayatınızdır elbette ve elbette siz aklı kendine yeten birisinizdir ama neden daha çok tecrübe ile daha doğru işler yapmayasınız?

Dini geleneğe de uygun olan bu danışma fonksiyonu, hayati kararlarınızda adeta bir can simidi olacaktır.

Şimdiye kadar bahsettiklerim aile içinde veya küçük gruplar içinde gözlemlenecek şeyler.

Bunu daha kurumsal bir alana yayarsak bazı kurallar karşımıza çıkar.

-Teşkilat terbiyesi alan biri göreve talip olmaz, görev kendisine verilirse en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır.

-İşe talip olmamaktan kasıt işten kaçmak değil, bir beklentisi olmadığını belirtmektir. Verilen işi beğenmemek gibi bir şey söz konusu olamaz.

-Teşkilatçının verilen işi beğenmeme lüksü yoktur, ne olursa olsun görev yerine getirilir. Sabır altın bileziktir.

-Teşkilat terbiyesi alan kişi teşkilatın safındadır, kişilerin safında durmaz.

-Teşkilat terbiyesi alan kişi de oldukça geniş bir sorumluluk duygusu vardır, benim derdim değil diyemez, birilerinin derdi onun derdidir.

-Bağırarak konuşmaz, fısıldar. Eleştiri konunun muhataplarına edep çerçevesinde yapılır. Otoritenin verdiği karar esas kabul edilir.

-Ve elbette kol kırılır yen içinde kalır.

Şimdi bu terbiye çerçevesinde büyüyen insanları düşünün…

Hiyerarşi, ast-üst ilişkisi, itaat, güven ve istişare kapsamında gelişen bir davranış kalıbı, şekillenen bir kişilik düşünün….

İşte o zaman AK Parti’deki çekirdek kadronun davranışlarını anlayabilir, lidere bağlılığın altında yatan nedenleri görebilir, takım ruhunun kodlarını çözebilirsiniz….

————-
NOT: Teşkilat terbiyesinin, doğru olup olmadığı, İslami olup olmadığı tartışılabilir lakin realitesi tartışılamaz.

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

İncir Hanım’la Sohbet

Meyvelerinin kurtlu olduğu iddia edilen İncir Hanım, kaşıntıdan şikayetçi.

Kurt iddiasını dile getirenler için, onlar kendilerine baksınlar, yine bu kadar hastalık ve şu illet kaşıntı ile iyi meyve veriyorum diyor.

İncir Hanım’la tanışıklığımız çok yeni. Bir nehir kenarına kök salmış hanımefendi.

Komşusu ile kendisini bir hamak ile birbirlerine bağlamışlar. Sormadılar bana diyor, ister miyim istemez miyim, merak etmediler…

Zaten ne zaman fikri mühim olduk ki eşrefi mahlukatın gözünde diye de ekliyor kırgın kırgın…

Mahçup mahçup kuruluyorum aradaki hamağa. Rahat ol diyor, alıştım artık, kızmam, kırılmam sana. Hem belli ki ihtiyacın var gölgemde uzanmaya…

Şu incir milleti amma halden anlar…

Komşusuna sırtımı döndüm özür dileyerek, zaten pek de konuşkan değil. İncir Hanım’ın söylediğine göre küçük bir fidanı varmış, zamansız kurumuş. O gün bugündür çok konuşmaz olmuş.

Çevirdim yüzümü İncir Hanım’a uzattım ayakları başladı bir koyu sohbet.

İncir Hanım’ın geleni gideni cok. Bizim Ayşe Hala’ya benzemiş.

Ayşe Hala da Rize’de dükkanın önünde sabahtan akşama oturur geleni gideni dinler…

Neyse yazımızın konuğu İncir Hanım, Ayşe Hala değil.

Nerede kalmıştık? Heh!

İncir Hanım’da malzeme çok. Gölgesinde soluklanan, hamağında sallanan bol.

Güleryüzümü esirgemem kimseden diyor. Zaten hayat üç günlük kimseye kötü davranmaya değmez. Ölüm var sonuçta…

-Aman İncir Hanım pek bir duygusal konuştunuz.

Gülüyor… Ne oldu rahatsız mı oldun? Bir ağaç ile konuşan sensin duygusal olan benim öyle mi, diyor.

Hmm… İncir Hanım pek bir hazırcevap, anlaşıldı. Huyuna gitmeli…

En çok neye gülüyorum biliyor musun diye soruyor İncir Hanım.

Aman Hanımım nereden bileyim diyorum.

İki günlük mutluluk için buraya kadar geliyorlar diyor, o kadar yol katedip, mutlu olmak için geliyorlar. Ama sırf yol yapmak da yetmiyor, tutamayacakları sözler veriyorlar birbirlerine…

Şartlar var anlıyor musun? Uzun listeler falan… Benim kadar çok söz işitince sözlerin anlamı kalmıyor sende.

Aman canım diyorum ne yapsın insanlar mutsuz olmak için mi gelsinler buraya?

Hayır diyor sadece yaşamak icin gelsinler… Hayatının bir kac gününü yaşamak icin, bir hedefi olmasın veya gizli bir ajandası… Verdiği para karşılığı mutluluk almaya çalışmasın. Çok bu zor geleni kabul etmek? Bu mükemmellik, bu iyi olma hırsı neden? Bazen mutsuz olman gerekir… Yanlış mıyım?

Doğrusun Hanım…

Çok naif kadın İncir Hanım…

Söylemek istediklerini büyük bir nezaketle dile getiriyor…

Anladık birbirimizi…

Belki de bu nedenle bir sonraki buluşmamızda hiç konuşmamam ve gülmemem O’nu şaşırtmadı.

Sakince gülümsedi sadece, heh şimdi oldu der gibi…

13/09/2012

Dindarım, Dindarsın, Sana Zulmediyorum Ama Sesin Çıkmasın

Geçen gün şöyle bir olay yaşadım. Sitemizin içinde apartmanların etrafını dolaşan çember şeklinde bir yol var, dar ve tek yön. Bu yolu kullanarak evimize gidiyoruz ve arabamızı park ediyoruz. Ayrıca bu yol yokuş aşağı.

Arabamla geldim. Baktım ki büyük bir kamyon bir apartmanın önünde park halinde. Ben de durdurup arabayı beklemeye başladım. Bu sırada arkama bir araba daha geldi. Balkonda bir hanım da bizi izliyor. 10 dakika bekledik. Sonra baktık gelen giden yok, aşağı inip, kamyona gittik, o da ne? sürücü içerde… Al ağbi kamyonu kenara, biz evimize gidelim dedik. Adam ben eşya indirecem, aracı kıpırdatmam dedi. Süper pişkin ve rahat bir modda… Arkamdaki aracın şoförü çıldırdı. Bunun üstüne balkonda seyir halindeki kadın, “bizim eşyalarımız” dedi. Biz bu nasıl iş diyince de, araba ile metrelerce yolu, hem de yokuş yukarı ve kıvrımlı, geri geri gitmemizi tavsiye etti. 🙂 Biz buna hakkınız yok, bu yol sizin malınız değil diyince de ayıp ettiğimizi komşuluk hakkı olduğunu söyledi. Bu tartışma sürdü gitti ve sonunda biz balataları yakmak suretiyle geri geri çıkıp yaşadığımız sinir harbi ile kaldık.

Bu olaydan bir gün önce bir konuşmada Atılgan Bayar köylü ile kentli arasındaki farklardan birinin kamusal alan algısı olduğunu söylemişti. Kapı önüne ayakkabı bırakma, apartman önünde halı yıkama, bu şekilde yol kesme…  Bunların hepsi kişinin kamusal alanı kendi malı zannetmesinden kaynaklanıyor. Bizzat yaşadım yani. 🙂

Ama beni asıl sinirlendiren, kişinin yaptığı bu zulüm karşısında susmamız için dini bir değeri kullanmasıydı. Komşu hakkı! Malum komşu hakkı İslami gelenekte çok önem verilen bir konudur. Asıl rahatsız edici olan budur bence.

Dindarım, dindarsın, sana zulmediyorum ama sesin çıkmamalı çünkü komşu hakkı var. 🙂

Bu konu hakkında ayrıntılı düşününce günlük hayat pratiğimde böyle pek çok örnek olduğunu fark ettim.

Hak arama konusunda farkındalığımızın yüksek olduğu söylenemez. Aynı kafesteki muza uzanmak isteyen maymunlar gibi, hamlede bulunanın da kafasına da bir şeyler indiriyoruz zaten…

Meraklısına:

Bir grup bilimadamı 5 tane maymunu bir kafesin içine koydu.Maymunların arasınada üzerinde muz olan bir merdiven yerleştirildi.

Nezaman maymunlardan biri muzları almak için merdivene tırmanmaya kalksa bilimadamları diğer maymunları soğuk suyla ıslattı.

Bir süre sonra nezaman maymunlardan biri merdivene tırmanmaya kalksa diğer maymunlar onu dövmeye başladı.

Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra merdivendeki muzlar nekadar çekici olursa olsun maymunlardan hiçbirisi merdivene tırmanmaya cesaret edemez oldu.

Bilimadamları maymunlardan birini değiştirmeye karar verdi.Kafese giren yeni maymunun yaptığı ilk şey merdivene tırmanmayı denemek oldu.Diğer maymunlar hemen ona saldırdılar ve yeni maymunu dövdüler.

Defalarca dayak yedikten sonra yeni maymun sebebini bilmediği halde merdivene tırmanmaması gerektiğini öğrendi.

Kafesteki maymunlardan birisi daha değiştirildi ve ilk değişimde yaşananların aynısı yaşandı.Hatta değiştirilen ilk maymunda ikinci maymunun dövülmesine yardım etti.Üçüncü ve dördüncü maymunlarda değiştirildiğinde aynı olaylar gözlemlendi.Son olarak beşinci maymunda değiştirildi.

Artık kafeste hiç soğuk suyla ıslatılmamış olan,ama buna rağmen merdivene tırmanana saldıran beş tane maymun vardı.

28/08/2012

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Benim Bedenim, Kimin Kararı?

fotograf.jpg.scaled.1000

Son bir kaç günde en çok gördüğüm slogan “Benim Bedenim, Benim Kararım” oldu. Kişinin bedeni üzerinde söz sahibi olması ile ilgili verilen bu çaba, gerçekten takdir edilesi. Zira 28 Şubat sürecinde kadınlar bedenleri üzerinde söz sahibi olmak istediğinde devlet, “Hayır senin söz hakkın yok” demişti. O dönemde kadınlar “Biz tesettürü tercih ediyoruz, bu bizim kararımız” diye haykırdığında, birileri “Hayır, bu sizin kararınız olamaz, saçlarınız ve boynunuz görünmek zorunda, devlet öyle istiyor” demişti.

Bağlantı kuramadınız mı? Ben yardımcı olayım. Tesettür de kadının kendi bedeni ile ilgili kararıdır. Ne kadar enteresan değil mi? Hiç bu açıdan düşünmemiştik. Neyse konumuz bu değil zaten. Benimki çağrışım…

Şimdi bedenime dokunma kampanyaları ile kıyamet kopartanlar, kürtajı, yağ bezesi aldırmakla karıştırıyor sanırım. Bedenin kutsallığı üzerine konuşmaya gerek yok tabi.

Peki ya bebeğin hayatı? Bunun bir kutsallığı yok mu?

Farklı görüşler var bu konuda, eminim pek çoğunuz okumuştur. Ben kendi el kitabımı inceledim. İşte bana bunları söylüyor;

-Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde 8-9)

-Sizi bir tek candan yaratan O’dur. Demek ki, bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Gerçekten, ayetlerimizi ince anlayışlı olanlar için açıkladık. (En’am 98)

-(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” (En’am 151)

-Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Mümtehine 12)

Biliyorum ki bir kadın taşıdığı çocuğu doğurmak istemiyorsa iki cihan bir araya gelse aldırmaktan vazgeçmez. Kürtajın yasaklanması, operasyonların merdivenaltına kaymasına, ölüm ve sakatlanmaların artmasına neden olacaktır. Bu durum pek çok sıkıntıyı beraberinde getirebilir. Kürtaj ile ilgili düzenleme yapılırken oldukça dikkatli davranılmalı, iyi düşünülmeli.

Ve son….

(Ey Resulüm!) Şimdi belki sen, «Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gezip dolaşsa ya!» diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terkedecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.

Evet, sadece uyarıcıyız…

06/06/2012

Süpermen Kabini ve Kapı Önü Radarı

Başörtüsü ile ilgili kişisel tarihim gösterişsiz ama anlamlıdır. Uygulanan şiddeti duygusal boyutta ziyadesiyle yaşadım. Yasak karşısında madden direnen ama duygusal olarak zayıf düşen biriyim.

Başörtüsü yasağı nedeniyle zihnimde oluşan anlamsız bağlantıları, yersiz alınganlıkları yok etmem uzun senelerimi aldı. En ufak bir ima karşısında kılıç kuşanarak saldıran, sonrasında çapraz sorgulamalarla kendini heba eden kız yok artık. Aklı selim değerlendirmeler yapmayı öğrendim zamanla, komplekslerimden kurtuldum.

Üniversiteye ilk başladığım günlerde başımı kapının tam önünde açardım. Ağır hareketlerle çıkarırdım örtümü, katlardım. İç tülbendimin çapraz bağlarını çözmek iki dakikamı alırdı. Bunu neden yaptığımı uzun uzun sorguladım sonraları… Öyle ya, bir insan kendi canını neden bu kadar acıttığını sorgulamalı. Anladım ki bu bir savunma mekanizması, kimse sizi incitmesin diye kendi kendinizi daha fazla incitmek…

Bunun bir de adı var literatürde, ama yok o kadar değildir diyip geçiyorum…

Yeterince canımı yaktığıma kanaat getirmiş olmalıyım ki, Süpermen kabinine terfi ettim. Sihirli bir kabindi benim için. Sıradan vatandaş Clark Kent olarak girer, olağan üstü güçler kuşanıp Süpermen olarak çıkardım. Bir pelerinim eksikti, onu da gösteriş olur diye takmadım.

Ah azizim… Çift hayat yaşamak vakitsiz yordu beni.

Bir ara bandana bağlayıp girmek istedim okula. Bana göre bandana, çakma iç tülbenttir. O zamanlar okul girişlerine radar koysalar, başörtülü kızların hepsine ceza yazılırdı. Malum güvenlikten bir laf işitmeden geçmek için hız ihlali yapmanız gerekirdi. Böyle gaza bastığım günlerden birinde, arkamdan bir “duuuur” ihtarı geldi. Acı bir fren yapıp döndüm görevliye, sırıttı bana ağzının içindeki üç beş dişiyle. “Saçını göreceeem” dedi. Bandana var ya kafada kapşonu da geçirmişim başıma, adam haklı tabi saç görünmüyor. Ensemden çıkardım bir tutam, “buyur” dedim, “oldu mu?”. Sırıttı yine üç beş dişiyle “tamam” dedi, geçtim. Ne zaman bir üniversite kapısından geçsem bu anım aklıma gelir.

Bir keresinde de İlahiyat fakültesine girmek istedim, zekiyim ya, aklı sıra arka kapıdan sızacam okula. Tam geçiyordum ki, güvenlik görevlisi durdurdu beni yine. “Aman abla dedi, böyle geçemezsin, al bunu tak başına” Elinde hasırdan yapılmış bir plaj şapkası. Öğrencilerden biri delirmiş olmalı. Başka şapka da yok ellerinde. El-mecbur taktık başımıza hasır şapkayı. Altta ceket etek, kafada hasır şapka girdik okula. İşimi bitirdim merdivenlerden aşağı iniyorum, kafamda bin bir düşünce. Bir kızla göz göze geldik. Uzun pardüsesini giymiş, başörtüsünü salmış omuzlarından aşağı, lakin başında turuncu bir melon şapka. İki mutsuz, iki gergin yüz birbirini inceledi önce, sonra bastı kahkahayı. Güldük birkaç dakika, hiç konuşmadık, geçtik gittik yollarımıza.

Böyle işte…

Geçmiş heybemde ekşi bir elma…

15/02/2012

Superman_by_iGamer

Keje… Bir Gecede Büyümek

IHA_20111226_163595

Siyaseti, devlet işlerini tartışa dursun büyükler…

Stratejiler belirlesinler, büyük laflar etsinler, küçük adımlar atsınlar.

Önemli değil…

Çünkü çocuklar hala oyunlar oynuyor dağlarda…

Şehirde cüce olan çocuklar, ellerine değneklerini alıp, dağlarda şarkılar söylüyorlar.

Keşke buna inansaydım…

Emine Uçak’ın “Bir Gecede Büyümek” isimli öykü kitabı, bütün çocukların büyüdüklerini fısıldadı kulağıma, hem de bir gecede. Çocuk yalınlığı ile anlattığı öykü içimi burktu.

Naze toprak damı süpürdü, çalı süpürgesinin örgüleri benim elimi acıttı.

Fikriye beyaz pabucu giydi, ben sekerek yürüdüm köy yollarında.

Ahmet boğuldu havuzda, benim nefsim kesildi.

Şirin’i sevdiğine yar etmediler, benim ayaklarım nasır tuttu.

Neriman sustu, ben konuştum.

Esat’ın tanık oldukları onu sarstı, beni dağıttı.

Hayrettin öksüz kaldı, ben yetim…

Kendinize bir güzellik yapın, Güneydoğu meselesine bir de çocukların pencerisinden bakın…

“Aynı daldaydık, aynı daldaydık

Aynı daldan düştük, ayrıldık

Aramızda yüzyıllık zaman, yol yüzyıllık”

07/02/2012