Ben Kendi İşimi Kendim Hallederim

Ben Kendi İşimi Kendim Hallederim

İlkokul 4. sınıftaydım, ailem İstanbul’a taşınma kararı aldı. Anadolu’nun bağrından koptum geldim gari. Sessiz sakin, kurallara uyan bir tiptim (bunun çok dramatik bir nedeni var ama konu bu değil)

Fatih, Vatan caddesine taşındık, e ben de mecburen Neslişah İlköğretim Okuluna yazıldım. Okul Sulukule’nin dibinde, eğlenceyi varın siz düşünün.

Beni en iyi sınıf öğretmenlerinden birine verdiler, tabi derslerde çok geri olduğum ilk haftada ortaya çıktı. Başarısızlığın, taşradan gelmiş olmanın verdiği o büyük eziklik duygusu ile iç dünyamda daha da derinlere daldım, sesi çıkmayan bir çocuk oldum. (bizim hiç evimiz olmadı ki, acıların çocuğu mod..)

Sınıftaki Çingene çocuklardan biri bu ezikliği hissetmiş olacak ki, beni kum torbası olarak kullanabileceğini fark etti. Haftanın en az iki gün düzenli olarak dayak yedim. Beni gördüğünde gözleri sevinçle parlar, ağır ağır gömleğinin kollarını sıvamaya başlar sonra da itina ile dalardı.

Yarım dönem süren düzenli dayak faslı şükür ki yaz tatili ile bitti. Burada normal olan şudur, gider öğretmene veya ailene durumu söylersin, çocuk zaten Çingene, normalin iki katı sopa yer(evet öyle olur, herkes bir hata yapmalarını bekler bu insanların), bir daha da seni ancak kıyıda köşede yakalarsa hırpalar. Ben bunu tercih etmedim. Bakın neler oldu;

5.sınıfın ilk günü; (hen hen) Arkadaş sınıfa girer ve sınıfın arka köşesinde beklemekte olan Zeynep’i görür. “Oooo Zeynep özlemişim seni” der ve ağır ağır kollarını sıvamaya başlar. Zeynep rakibinin ona ilerlemesini bekler, rakibini bir sürpriz beklemektedir. (Robert Ludlum romanına mı bağladım nedir?) Tam özlediği, bir yaz boyunca beklediği eğlence başlayacaktır ki, “niaaaa” diye bir ses duyulur (yuh, yok öyle bir ses, burada abarttım) Zeynep’in gözleri çekikleşmiş… (tamam tamam)

İşi sulandırmadan anlatayım. Yarım dönemlik telkinlerim işe yaradı (aslansın kaplansın, kurban olayım bir dur de şu işe, hamsi kafa ne dayak yiyorsun, laz kızısın sen). Arkadaşa öyle bir daldım ki, iki öğretmen beni, bir öğretmen onu tutup bizi ayırdığında elimde gömleğinin parçaları vardı.

Rocky serisini izleyenleriniz bilir, Balboa önce yenilir sonra kendini dağlara, ovalara, ırmaklara vurur, haldır huldur çalışır sonra döner, rakibini devirir falan… İlk Rocky filmi izleyeli 7 ay falan olduğuna göre içimde bir Rocky yaşıyormuş ama ben farkında değilmişim.

Böyle bir durum karşısında şaşıran öğretmenim bana neler olduğunu sorduğunda ona geçen sene arkadaşımın beni dövdüğünü söyledim. Şaşkınlık içinde neden bana söylemedin diye sordu.

Ben kendi işimi kendim hallederim dedim ve hep kendim hallettim.

07/09/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Oy Vaylari Vaylari

Son dört senedir tatilimi Karadeniz’de geçiriyorum. Memleket kontenjanından torpili var bölgenin. Bu sene Ankara’dan geçtim Trabzon’a. Uçağa bindiğim an anladım Karadeniz’e gittiğimi, zira havası uçakta vuruyor.

Yaşlı bir teyze (saolsun varolsun) koridorun diğer tarafındaki koltuğa oturmak için hamle yaptığında anlamıştım başıma bir şey geleceğini. Lakin zamanında hareket edemediğim için teyzenin ayağıma (on kaplan gücünde) basmasını engelleyemedim. Canım o kadar yandı ki tiz bir ses (viiiik) çıkarmışım. Böyle durumlarda “normal teyzeler”in “pardon çocuğum, affedersin evladım” şeklinde bir cevap vermesi beklenir. (karşınızda bir Karadeniz teyzesi varsa daha çok beklersiniz). Ama on kaplan gücüne sahip teyze baktı baktı, “O kada da basmadım” dedi. Evet bu kadar!

Sonrasında oturduğu yerden kınayan bakışlar fırlatmaya devam etti. (çünkü ayağımı ovuşturuyordum o esnada).Teyze rahat durmadı, oturduğu yerden “O kada mı acıdı, o kada da basmadım” diyerek ısrarına devam etti. Sonunda uçağın koridorundan doğru, moraran ayak parmağımı teyzeye doğru kaldırıp sallamak zorunda kaldım. Tabi o yine özür dilemedi. Olayı hatırladıkça gülüyorum.

—————

Trabzon’dan bindiğim otobüs Rize’ye doğru yol alırken Of civarında tekbir getirdiğimi eklemek isterim.(Malum kutsal mekandur)

—————

Bu sene Gürcistan sınırına kadar uzandım. Kaldığımız ahşap pansiyon, bir dağın yamacına yapılmıştı. Sanki bir akraba ziyaretine gitmiş gibiydik. Pansiyonu işleten ailenin içtenliği planladığımız süreden fazla kalmamıza neden oldu. (Eğer yolunuz Borçka’dan geçerse Lapera Pansiyonu sorun, muhakkak gidip bir çaylarını için. Güleryüzle ve samimi bir sohpetle ağırlayacaklar sizi.)

Bir akşam, “ pansiyonda iki Lübnanlı varmış” dedi oda arkadaşım. Şaşırdık iki Lübnanlının Artvin’in bu dağ köyüne tatil yapmaya gelmesine. Akşam yemeğinde selamlaştık.  O da ne! Lübnanlılardan biri bildiğin Urfalı. Şive aynı, görüntü aynı. Yaptığımız sohbette ailelerinin Adana, Urfa bölgesinden tehcir zamanında Lübnan’a göç ettiğini öğrendik. Annelerimiz Türkçe bilirdi dedi bir tanesi. Günün birinde karavanı ile köyüne dönen bir Ermeninin şarkısını çaldı bize. Çok imreniyorum bu adama dedi, bir köyü varmış geri dönebileceği. Sonra bize Beatles’dan şarkılar çaldı. O “Yestarday”i çalarken baktım etrafıma,  5 Gürcü, 1 Laz, 1 Arap, 5 Niğdeli ve 2 Ermeni  vardı aynı şarkıyı dinleyen.

————–

Gürcistan sınırındaki Maçahel, muhakkak görülmesi gereken bir bölge. Tema vakfı tarafından koruma altına alınmış Kafkas Arıları var bölgede. Maral köyündeki İremit camisini gördükten sonra ise bütün cami yapım işlerinin Gürcülere verilmesi gerektiğine karar verdim. Cami, dişi bir camii, o nedenle çok sıcak ve sevimli.

—————-

Birkaç tane de can sıkıcı notum var. HES’ler bölgenin canına okumaya devam ediyor. Fırtına’nın sit alanı ilan edilmesi biraz ferahlatsa da, derelerin büyük bir kısmı tehlike altında. Bana faydalarından bahsetmeyin. Hırçın bir çocuk gibi severim Karadenizi. O nedenle umrumda değil HES’lerin faydası, getirisi. Hatırlıyorum İkizdereyi, gördüm Çoruh’u…

Memleketçilik bazı şeyleri görmeyi engellememeli, geçen zamanla kayıplarını daha iyi anlayacak bölge halkı, ama doğa için çok geç olacak. Biliyorum, görüyorum…

10/08/2011

Cesaretiniz Var mı?

Dört ay önce bir mail aldım. PsikoDrama Yaşantı grubu başlıyor!

“Psikodrama yaşantı grubu” kendini tanımak, psikodrama ile tanışmak, ilişkilerini sorgulamak, duygu dünyalarına bakmak ve çeşitli ruhsal sorunlarına çözüm üretmek isteyen herkese yönelik bir yaşantı grubu.”

Çekingen bir ruh hali ile aradım, katılmak istediğimi söyledim. İlk toplantıda kurduğum ilk cümle “Bu görüşmeler kayıt altına alınıyor mu?” olmuş. Bunu bana dramatistlerden biri son toplantıda hatırlattı.

Birbirini hiç tanımayan, tek ortak noktaları cinsiyetleri olan bir grup kadın ilk toplantımızı yaptık. (Bize öyle denk geldi. Genelde gruplar karma oluyormuş. Yoksa çalışmanın ön şartı cinsi latif olmak değil!)

Ben filmlerde izlediğim sahneleri yaşamayı bekledim. Hani herkes elele tutuşur, sevgi kelebeği olur, biri çıkar hayatı boyunca kabullenemediği gerçeği açıklar;

“Merhaba ben Michael, alkoliğim” hikayesini anlatır ve sonunda moderatör, “Hepimiz bu paylaşım için Michael’a teşekkür edelim.” Alkış kıyamet ve hep bir ağızdan “Teşekkürler Michael!”

Meğer o, grup terapisiymiş! Psikodrama da bir tür grup terapisi ama tabiatı biraz daha farklı. Kişilerin hayat hikâyelerinden kesitleri, günlük yaşantıları, geçmişte halledemedikleri meseleler, acıları, mutlulukları, utanç duydukları, gurur duydukları veya tanık oldukları anları diğer grup üyelerinin katılımıyla tiyatro olarak canlandırılıyor. Bu sizin yaşadıklarınızla yüzleşmenize hatta hesaplaşmanıza yardım ediyor. O ana geri dönüp kendinizi, durumu ve sizde bıraktığı izleri tekrar irdelemenize yardımcı oluyor.

Psikodrama isteyerek veya istemeyerek yüklendiğiniz rolleri tekrar gözden geçirmenizi hatta yeniden düzenlemenizi sağlayan bir çalışma.

Canlandırmaların en büyük faydası olaylara farklı pencerelerden bakmayı sağlaması ve sıkıntıları küçültüp sıradanlaştırması. Üstelik bunu kendiniz yapıyorsunuz, kimse size bir şey söylemiyor. Akıl veren, nasihat eden, anne modunda koruyup kollayan kimse yok bu çalışmada, yalnızsınız, çıplaksınız. “Sen bir yetişkinsin, bu sorunu halledebilirsin” diyen otoriter ses, sadece çok düştüğünüz zamanlarda fısıldıyor kulağınıza “Seni anlıyoruz”

Paylaşımlar haricinde gerçekleştirilen grup çalışmaları basit oyunlar gibi görünseler de size kendinizle ilgili ciddi ipuçları veriyor. Birbirinden farklı kavramları ve rolleri aynı başlık altında toplayarak ciddi bir sınıflandırma problemi yaptığımı, insanlarda nasıl izler bıraktığımı bu çalışmalar sırasında fark ettim. Bir çalışmada dramatist, söylediği rollere uygun grup arkadaşlarımızı seçmemizi istedi. Tatil arkadaşımızı, mahpus arkadaşımızı, eşimizi, babamızı, annemizi, rakibimizi, düşmanımızı, sevgilimizi, çocuğumuzu ve şimdi hatırlayamadığım pek çok rolü seçtik. Her seçimimizi de bir cümle ile özetledik. “Seni seçtim, çünkü…”

Anne ve rakip olarak aynı kişiyi seçmek, eş ve düşman olarak aynı kişiyi seçmek, anne olduğu halde anne rolü için kimse tarafından seçilmemek, kimsenin sizi çocuk olarak seçmek istememesi…

Seçtiğiniz rolleri gözden geçirdiğiniz zaman, sınıflandırmalar daha belirgin şekilde ortaya çıkıyor. Seçildiğiniz roller ise kişiler üzerindeki etkiniz ile ilgili ciddi ipuçları.

Aynada kendinize bakmak, sağlam bir muhasebe yapmak isterseniz, deneyin derim. Ama bu, gerçekten cesaret gerektiren bir çalışma. Sizde var mı?

15/07/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Wellcome to Fight Club

real-life-fight-club-1Birkaç haftadır tüketim kültürü ile ilgili okumalar yapıyorum. Arkadaşlarımın deyimiyle, kültür mantarı olma yolunda ilerliyorum.

Tüketim kelimesinin geçirdiği anlamsal evrime bakmak bile tüketim kültürü ile alakalı fikir veriyor aslında. “Yok etmek”,” harcamak” gibi negatif anlamlar taşıyan kavram, son yüzyıl içinde “seçmek” ve “satın almak” gibi pozitif anlamlar yüklenmiş. Hatta yeni çalışmalarda tüketim sadece maddi ihtiyaçlar kapsamında değil, kişinin sosyolojik ve kültürel ihtiyaçlarının giderilmesi anlamında da kullanılıyor.

İnsanın temel var olma nedeni, önceleri üretim olarak görülürken, artık tüketim.

Tabi bu anlam kaymalarının temelinde ihtiyaçların şekil değiştirmesi var. Sanayi devrimi öncesi temel ihtiyaç olarak değil, arzuya ve tutkuya dayalı istek olarak görülen kavramlar, artık temel ihtiyaç kategorisinde değerlendiriliyor. Daha önceleri bireyin yaşamı, tüketim araçlarının çeşitliliği ile şekillenirken artık, bireyin tüketim ihtiyaçları ile üretim araçları şekillenmekte.

İhtiyaç yaratma işinin vazgeçilmezlerinden biri ise reklamlar.

Reklamların dayattığı ihtiyaçlar karşılanmasa, birey yoksunluk hissediyor. İhtiyaçlarını gideremeyen, istediğini tüketemeyen insan, zaman içinde bireysel ve toplumsal sorunlar yaşamaya başlıyor. Toplama kimlikler oluşuyor. Karizmalar kol saatinden,  güzellik makyaj malzemesinden,  etkileyicilik parfümden,  sosyallik giyimden…

Upuzun bir zincir bu. Tüketim kültürü konusunda ciddi çalışmalar var. Binlerce makale, yüzlerce kitap…(Tüketim kültürü deyince akla ilk gelen isimlerden biri Jean Baudrillard. Tüketim kültürü isimli kitabı, Fransız entelektüelin sistem eleştirilerinden oluşuyor. Son günlerin modası Fransız mallarını boykot biliyorum ama size yine de bu adamı boykot etmeyin) Ama bütün bunları insanların anlayabileceği hale getiren, basitleştirip sunan, okuduğum bütün yazıların bana verdiği mesajı net olarak özetleyen bir söz var. Bir kapitalizm ağıdı. Efsane kahraman Durdenizmin kurucusu Tyler Durden’in manifestosu.

“Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz. Biz tarihin üvey evlatlarıyız. Hayatta ne hedefimiz var, ne yerimiz. Biz ne bir büyük savaş yaşıyoruz, ne de büyük buhran. Bizim savaşımız ruh dünyamızda; bizim büyük buhranımız, kendi hayatlarımız. Televizyonla büyütüldük ve bir gün hepimiz milyonerler, film yıldızları veya rock yıldızları olacağına inandırıldık. Ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz ve feci şekilde asabımız bozulmuş durumda.”

Fight Club.

22/12/2011

Sev(ebil)me Sanatı

Erich Formm’un sevme sanatı kitabını okuyorum son günlerde. Sevmenin sanatı mı olurmuş demeyin, Fromm’ a göre sevmek bir sanat ve bu sanatı icra edebilmek için çok çalışmak gerekiyor.

Kitapta bir aşk tarifi var ki, akıllara zarar. Fromm’a göre hayat bir serbest pazar ve herkes elindeki imkanlar ölçüsünde alış veriş yapıyor. İki kişi elindeki satınalma gücüne göre pazardaki en iyi nesneyi bulduklarına inandıkları gün aşık oluyorlar birbirlerine. Buna inandıkları anda bütün duvarlar birden yıkılıyor ve bu birleşme anının baş döndürücü havası kaplıyor insanları. Ya sonra?  İki kişi birbirini tanıdıkça hayal kırıklıkları yaşamaya başlıyor ve başlangıçtaki coşku yok oluyor.

“Böylesine baş döndürücü umutlarla, bekleyişlerle başlayıp da sonunda sevgi gibi hiç şaşmadan yok olup giden başka hiçbir eylem, hiçbir yatırım yoktur” diyor Formm.

Yalnızlığın getirdiği acıyı unutmak için insanların toplumsal kaynaşma yoluna gittiğini ve bunun sonucunda bireyin tümüyle yittiğini söylüyor. Çünkü bu aşamadan sonra kişinin tek amacı sürüye katılmak oluyor. Kişi şunu düşünmeye başlıyor, “eğer onlar gibi olursam, beni onlardan ayıran duygularım ve düşüncelerim olmazsa, geleneklere, fikirlere toplumun yaptıklarına uyarsam bu yalnızlık duygusundan kurtulurum”. Fromm’a göre bu fikir kişilere, buyurganlıkla yönetilen toplumlarda gözdağı verilerek ve korkutularak, demokratik toplumlarda ise fikir ve propaganda yoluyla veriliyor.

Kişinin yalnızlıktan kurtulmak için topluma ayak uydurmak zorunda hissetmesinin altında yatan neden ise eşitlik kavramında gizli. Kişiler kendi eşitlerini seviyorlar, eşitlik ise “bir olmak”tan çok “aynı olmak” anlamına geliyor artık. Yani biz, bizimle aynı fikri paylaşan, aynı yaşam şekline sahip olan, aynı partiye oy atan insanları eşit görüyoruz ve seviyoruz.

Kitabın en çok ilgimi çeken bölümü anne sevgisi oldu. Fromm, anne sevgisi ile ilgili çok güzel bir benzetme yapıyor.

“Süt, sevginin ilk yönünün, ilgi ve bakımın simgesidir. Bal, yaşamın tatlılığının, yaşama sevincini, yaşamanın verdiği mutluluğu gösterir. Annelerin çoğu süt verirler, ama pek azı bal katabilir buna. Bal verebilmek için o kişinin yalnız bir “iyi bir anne” olmakla kalmaması, mutlu bir insan olması da gerekir.”

Fromm bu sanatta uzmanlaşmak isteyenlere, kendilerini geliştirmelerini tavsiye ediyor. Olaylara nesnel bakabilen, kendini seven, başkası için emek verebilen her şeyden öte kendine ve insanlara saygı duyan kişilerin gerçekten sevebileceğini söylüyor.

Ben onun yalancısıyım.

21/06/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

İyelik Eki İle Sevmek

Sahiplenici kör bir sevgi türüdür bu.
Neden sanki varolma değil de ait olmadır.
Bir şeyi veya birini size ait olduğu için seversiniz onun varolması önemli değildir. Her ne kadar varlığını lütuf olarak görseniz de vardır iyelik eki sonunda.
Peki ya bir gün o senin iyelik ekini atmak isterse üzerinden, tek olmayı sahiplenilmemeyi isterse, ipinden boşalır, koşarsa…
O lütfettiğin sevgi ne hal alır?
Evet evet, muhakkak başka bir şey bulurum sahiplenmek için, sevmek için diyorsun,
bulursun tabi, ama bulduğun yine sen olmaz mısın?
Tuhaf bir devir daimdir bu, bir kaptan diğer kaba akarsın, her aktığın kabın şeklini alırsın, kiminde yıllarca kalırsın, kimi seni alelacele uğurlar.

Eksik kalmasın, iyelik eklerini yakından tanıyalım:
“İyelik” Türkçede “sahiplik” anlamına gelir. İyelik ekleri ismin karşıladığı nesnenin bir kişiye veya nesneye ait olduğunu gösteren çekim ekidir.

Benim, senin, onun, bizim, sizin, onların…
Örnekler:
Benim hayatım,
Senin duyguların,
Onun hataları,
Bizim problemimiz,
Sizin gücünüz,
Onların doğruları…

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

Sürüne Sürüne Erkek Olmak

88237

Sürüne sürüne erkek olmak, Pınar Selek’in 2009 Pen Duygu Asena ödülüne layık görüldüğü kitap. Bir sosyolojik araştırma kitabı.

Kitap, erkeklerin nasıl bir toplumsal gömlek ile büyüdüklerini, nasıl yükler yüklendiklerini ve bunların sonucu olarak kaçınılmaz şekilde bakış açılarının değişimini konu alıyor.

Öncelikle askerlik erkekler için deneyim ve sınanma alanı olarak görülüyor. Dış dünyaya çıkan, başka insanlarla ve başka hayatlarla tanışan erkek, toplumun onu ittiği davranış kalıplarını askerlikte sertleştiriyor. Zor şartlara, sıkıntılara, olanaksızlara dayanarak pişiyorlar.

Doğdukları andan itibaren toplumun genel görüşü ile erkeklere kabul ettirilen iyi şeylerin erkeksi; değersiz şeylerin kadınsı olduğu fikri askerlikte hemen her an alt mesaj olarak veriliyor. Erkeklere sürekli duygusallık veya zayıflık gibi kadınsı özellikler göstermemeleri, zayıflıklarını gizlemeleri söylenerek mevcut ataerkil değerler daha da güçlendiriliyor.

Askerlikte silah kullanmayı ve dövüşmeyi öğrenen erkek, bundan sonraki hayatında sadece devletin düşmanlarına karşı değil başta karısı, kız kardeşi ve annesi olmak üzere namusuna el uzatan herkese karşı şiddet fikri geliştiriyor.

Askerliğin erkeklere öğrettiği en önemli konu ise şüphesiz hiyerarşik yapı. Ne olursa olsun kendi üstünde olan birinin verdiği emir yerine getirme zorunda olan, üstünden şiddet gördüğünde en ufak bir hareket dahi yapması yasak olan erkek disipline giriyor.
Tüm bu yapı içinde olan erkek, kendi sınırlarını zorluyor, şamarı, öfkeyi bastırmayı, intikamı, hıncı yaşıyor, yani sürüne sürüne erkek oluyor.

Ağlamaması, dişlerini sıkması gerektiği küçüklüğünden beri söylenen erkekler, güç koşullarda ayakta kalmaya çalışıyor. Toplumun oluşturduğu erkek mitine uyabilmek için her gün daha çok çaba sarf ediyor, her gün daha çok gözyaşlarını saklıyor.

Son günlerde sayısı iyice artan kadın cinayetlerine bir de bu açıdan bakmak gerek.
Bu kitaba, eli silah tutacak her erkek bir göz atmalı.

24/05/2011

Olur Öyle…

Yüzümdeki ufak lekeler için İstanbul’un en tanınmış bir cilt doktoruna gittim geçtiğimiz günlerde. Doktor bir ablamın “Her doktorun bir mezarlığı vardır” sözlerini hiç aklımdan çıkarmadığım için, her ne rahatsızlığım olursa olsun, birkaç görüş almak isterim. Ve görüştüğüm doktorun branşının iyilerinden olmasına gayret ederim.

Sabah çok erken kalktım ve yola koyuldum. Çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte hastanenin giriş kapısına geldik. Doktor hastanenin süper starı gibi, ayrı sıra butonu var. Erken geldiğimiz için rahattık, numaramızı aldık ve görevliye sorduk.”Kaç dakika sonra sıra gelir acaba?” görevli numaramıza baktı ve öğlene doğru girersiniz içeri dedi. Kör sabahta gelip, numara alıp, öğlene doğru girmek nesi dedik. Sonra anladık ki insanlar çok daha erken saatlerde gelip kuyruğa giriyorlarmış numara almak için.

Velhasıl başladık beklemeye, hastanenin diğer koridorları normal bir nüfusa sahipken bizim koridorda cümbüş havası hakim. Oturacak yer bulan tuvalete gitmek bile istemiyor. Yaşlısı genci kalabalık bir güruh olarak bekliyoruz. Öğlene doğru ismim söylendi. Çok ciddi bir soruna sahip olan insanların o ağır hüznüyle girdim içeri. Öyle ya bu minik lekeler çok ciddi bir görüntü kirliliğiydi benim için. Üstelik bu lekeler kesin ciddi bir hastalığın habercisiydi.

Doktor bey, buyur etti oturdum sedyeye, sorun nedir dedi. Başladım anlatmaya; ”Bu lekeler çıktı. Uzun bir zamandır var, ne yapsam gitmiyor, bazen belirginleşiyor bazen soluklaşıyor çaresizim, lütfen yardım edin”.

Doktor bey derin bir sessizlikle 10 kamyon farı büyüklüğündeki lambayı yüzüme doğru tuttu. Ciddi ciddi incelemeye başladı. Evet dedim, gerçekten kimsede görülmeyen bir şey olmalı bu. Baksana adam nasıl bir ciddiyetle inceliyor, kim bilir kaç tane ilaç yazacak, belki de klinik bir operasyon geçireceğim.

Aklımda bu düşünceler raks ederken doktor bey ışığı söndürdü ve arkasını dönüp masasına doğru gitti. Heh, şimdi ilaç listesi geliyor.

Bana baktı. Sordum, “Nedir bu, neden oluyor?”. Cevap verdi. “Olur öyle!”. “ Nasıl yani?” dedim. “Normal bir şey” dedi, “Vücut yapar. Bunların çaresi yok, bunlarla yaşamayı öğrenmelisin”.

Listeler halinde ilaç ve özel bir hastalık adı beklerken, doktorun bana gayet rahat bir şekilde olur öyle, bunlarla yaşamayı öğren demesi takdir edersiniz ki beni yıktı.

Başım önde çıktım doktorun odasından, sırasını bekleyen arkadaşımın yanına oturdum. Arkadaşım sordu, “Ne oldu?, Ne ilaç verdi?”. Sadece arkadaşım değil, bekleme salonundaki insanlarda bu sorunun cevabını bekliyordu. Yutkundum ve cevapladım. “Olur öyle, bunlarla yaşamayı öğren” dedi. “Bir bepanthen bile yazmadı” dedim. Bekleme salonu ahbaplarının düşünce baloncuklarında benzer şeyler yazıyordu. “Hay akılsız kız, ortada bi şey yok doktor doktor geziyor” “Derdi yok, dert arıyor” “Bu yeni nesil böyle” “Kedi bir tarafını görmüş, yaram var sanmış” “Genç de yavrum, bir psikiyatriste gitse daha iyi olur”

Arkadaşımın tepkisini yazmam mümkün değil tabi. O, hala bu olayı hatırlatıp alay ediyor benle.

Ben mi? Ben de lekelerimle yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Mükemmel olmak zorunda olmadığımı hatırlatıyorum her gün kendime. Aksaklıklarımın ve kusurlarımın da benim bir parçam olduğunu söylüyorum ayna önünde, günde 5 kere…

Cerrahi operasyon çözüm olur mu acaba?

19/05/2011

Siyah-Renk-Ne-Anlama-Geliyor

40 Yaşında Ergenlik

Tanım olarak ergenlik; bireyde çocuksu tutum ve davranışlarının yerini yetişkinlik tutum ve davranışlarının aldığı, cinsiyet yetilerinin kazanıldığı, bireyin erişkin rolüne psikolojik ve somatik olarak hazırlandığı dönemdir.

Kısaca yetişkinliğe selam çakmaktır, ergenlik.

Bu dönemde östrojen veya androjen hormonlarının üretimi pik yaptığı için zat-ı ergen dengesiz tavırlar içine girer. Bir gün ayaklarını yere vura vura istediğinden ertesi gün vazgeçebilir. Bugün humanisttir, ertesi gün sadist. Birlikte olmak istediği kişiler onu da aralarına alsın diye şekilden şekile girebilir. Hayatı kendinden ibaret görür.Bir tek o yaşamaktadır şu dünyada. Önemli olan tek şey onun istekleridir ve bu istekler karşılanmadığında hafazanallah gök kubbe başımıza geçebilir. Ayrıca pis bir bohem vardır bu kişilerde. Dünyaya acı çekmek için geldiği, herkesin ve herşeyin ona düşman olduğu, kök salmış ağaçların bile onun üstüne üstüne geldiği konusunda yeminler edebilir. Hislerini öyle bir coşkuyla yaşar ki, güldüğünde güneş açar, ağladığında kainat ağlar. Yeni şeyler denemeye meraklıdır.Rutin dışına çıkmak keyif verir.

En önemlisi de bu dönemde hep takdir edilme ihtiyacı duyar ergenlik yaratıkları. “Aman paşam, aman güzelim ne doğru yapmışsın sen, nasıl muhteşem bi insansın, sen var ya sen, güneş sen varsın diye doğuyor inan ki”, şeklinde ara gazları yaşam enerjilerini besler.

Vucuttaki kimyasal değişik nedeniyle ortaya çıkan sivilceler ise, alamet-i ergendir.

Ergenliğin yaşı genel olarak 11-20 arası olarak görülüyor ama genetik, ırk ve iklim faktörleri bu yaş aralığını değiştirebiliyor. Türkiye’de genel olarak ergenlik yaşı 11,5-19. Ama son yıllarda yediğimiz bitki azmanı bol hormonlu yiyecekler, ergenlik yaşını düşürüyor.

Ben Türkiye’de ergenliğin 11-50 yaşları arasında olduğunu düşünüyorum. Doktor değilim o nedenle sınırsız, hudutsuz sallama hakkım var. Bana göre ergenlikten çıkış bileti birey olabilmek, omuzlarının üzerinde duran ve hafiften futbol topunu andıran şeyin, bir işe yaradığını, insan olabilmek için illa birilerini taklit etmek zorunda olmadığını anlamak.

Bakıyorum etrafıma, yaş tamam, 40 a ermiş ama hala kımıl kımıl sivilce dolu kafalar.

Bir türlü birey olamayan, hayatı çalıştığı yerden, makamından ibaret sayanlar,

Bir grubun parçası olmak için etik değerlerini hiçe sayanlar,

Saygı görmek için saygısız davranmak gerektiğini düşünenler,

En kötüsü de sürekli onaylanma isteği, hayattan bezdiriyor insanı.

10/05/2011

videogames

Dini Referanslar Reklam Algısını Etkiler mi?

Geçen sene bir grup arkadaşımla Fokus Grup çalışması yaptık. Fokus Grup çalışması, kalitatif araştırma yöntemlerinin en sık kullanılanlarından biridir. Bir moderatör yönetiminde 8-12 kişi ile yapılır. Amaç, oluşturduğunuz grubun araştırdığınız konu ile ilgili neler düşündüğünü derinlemesine incelemektir. Bizim araştırma konumuzun ana başlığı “reklam algısı”ydı. “Dini referanslar reklam algısını etkiler mi?” sorusunun cevabını aradık. Oluşturduğumuz gruplardan ilki tesettürlü ve ağırlıklı olarak dini eğitim almış kadınlardan, diğeri ise tesettürsüz ve hayatını dini referanslarla yaşamayan kadınlardan oluşuyordu.

İlk sorduğumuz sorular ve elde ettiğimiz bulgular klasik satınalma tespitleriydi. Reklamın, kişilerin satınalması üzerinde çok büyük bir etkisi yoktu, genellikle geçmiş tecrübelerine dayanarak satınalma yapıyorlardı.

Araştırmanın esas üzerinde durduğu dondurma reklamlarıydı çünkü dondurma reklamları genel olarak kadın öğesinin yoğunlukla kullanıldığı, çok fazla cinsel içerikli çağrışımları olan reklamlardır. Hanımların reklamlardaki kadın öğesine ve kullanımına ne kadar dikkat ettiklerini sorgulamak için çeşitli sorular sorduk ve videolar izlettik. Tesettürsüz kadınlardan oluşan grupta kadının bir özne olarak algılanmadığını fark ettik, onlar daha çok reklamın özellikleri, reklamdaki kadının giydiği kıyafet veya görseller üzerine konuştular. Reklamların cinsel teması ile değil, kurgu ve estetiği ile ilgilendiler.

Tesettürlü kadınların ise ilk ifadeleri ise çok fazla kadın öğesinin kullanıldığı ve bunun rahatsız edici olduğu yönündeydi. Hatta bazıları sırf bu nedenle sözkonusu markayı tercih etmediklerini söylediler. Onlara göre reklamda çok sayıda cinsel çağrışım vardı ve bu rahatsız ediciydi. Kritik sorulardan biri olduğunu düşündüğümüz “Anne olsanız çocuğunuzun dondurma reklamları izlemesinden rahatsız olur muydunuz?” sorusu karşısında iki grup çok farklı yönlere gittiler.

Tesettürlü olmayan kadınlar, bu durumun onları rahatsız edeceğini çünkü çocuklarının tüketim odaklı bir çocuk olmasını istemediklerini söylediler. Ayrıca çocuğun sağlığı açısından da bunun sakıncalı bir durum olduğunu, çok fazla dondurma tüketmenin zararlı olduğunu söylediler.

Tesettürlü kadınlar ise bu durumun onları reklamların içerdiği cinsel çağrışımlar ve öğeler nedeniyle rahatsız edeceğini böyle bir durumda çocuğun dikkatini başka yöne çekeceklerini ifade ettiler. ”Günümüzde çekicilik reklamın en büyük kozu” şeklinde tespitte bulunan katılımcılar, aslında tüketicinin her şeyi farkında olduğunu vurguladı.

Kadınlara reklamlardaki kadın öğesi hakkında direk düşünceleri sorulduğunda ise tesettürlü olmayan kadınlar, toplumun eskisine göre daha rahat olduğu için bunun normal olduğunu, hatta reklamda biraz da abartı olması gerektiğini söylediler. Tesettürlü kadınlar ise kadın öğesinin kullanımı ile ilgili görüş belirtirken, reklamlarda sadece seksi kadın değil seksi erkeğin de kullanıldığını eklediler. Tüm reklamlarda benzer öğeler kullanıldığı için katılımcılar bu reklamların oldukça normal olduğunu, aksi durumunda reklamların ilgi çekmeyeceğini, bu nedenle tepki göstermenin gereksiz olduğunu belirttiler.

Tesettürlü olmayan katılımcılardan biri, toplumdaki cinsel tabular ne kadar fazla olursa bu tip reklamların o kadar ilgi çektiğini, tabuların azalması ile birlikte reklamların sıradanlaşacağını ifade etti.

Dikkatimi çeken bir husus sadece tesettürlü olmayan kadınların değil tesettürlü olan kadınlarında reklamın tabiatı gereği cinsel öğe kullanımının normal olduğu konusunda fikir birliği içinde olmalarıydı. Bunu kendi içlerinde normalleştirdiklerini gözlemledim. Bazıları kadının bu şekilde kullanılmasının kendileri için de oldukça incitici ve aşağılayıcı bir şey olduğunu söylediler ve reklamda entellektüel ve güçlü bir kadın karakterinin onları rahatsız etmeyeceğini eklediler. Yani sorun varlık değil, nitelikti.

Tesettürlü olan kadınlara bu kadar eleştirdiğiniz halde neden bu markaların ürünlerini kullanıyorsunuz diye sorduğumuzda aldığımız cevap manidardı.

“Ama ne kadar konuşursak konuşalım, yine de tüketiyoruz. Bu da bizim açmazımız. Sonuçta bundan hep rahatsızlık duyacaksınız ama yine de yapacaksınız. Günlük hayatta biz böyle şeylerle çok karşılaşıyoruz. Mesela bazen boykot malları oluyor, bir zaman böyle gidiyorsunuz bir ay iki ay falan, sonra kendi içinizde savaşıyorsunuz ve yine alıyorsunuz. ”

Elbette çalışma profesyonellerce, çok sayıda kişi üzerinde yapılmış bir çalışma değil ve genelleme yapmak yanlış olabilir. Ama kişilerin söyledikleri üzerinden bazı çıkarımlarda bulunmak mümkün.

Benim fikrim, dini referansların ürün reklamlarını izlenmeyi\beğenmeyi\algılamayı etkilediği ama satınalma alışkanlıklarını değiştirmediği yönünde. Kısa süreli ürün boykotları olsa da kişiler uzun vadede alıştıkları lezzetleri tercih ediyorlar. Bu dirençsizliğin onları rahatsız ettiği ve içsel sorgulamalara ittiği aşikar. Ama onlar bu tip çelişkilerin hayatlarının bir parçası olduğunu düşünüyorlar.

09/05/2011

magnum_203x150